29/06/2021 | Yazar: Barış Ozan

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası ve Pozitif Dayanışma’nın “HIV Aktivizminde Söz Hakkı Kimin?” Paneli düzenledi.

“Seninle sevişmek için uzay elbisesi giymeme gerek yok” Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası ve Pozitif Dayanışma’nın ortak olarak düzenlediği “HIV Aktivizminde Söz Hakkı Kimin?” Paneli 27 Haziran Pazar günü online gerçekleştirildi.

HIV alanında verilen insan hakları mücadelesini özneleri yani HIV ile yaşayanların deneyimlerini merkeze alarak nasıl yürütebiliriz sorusuna cevaplar aranılan panelde HIV aktivizminin dünü, bugünü ve geleceği üzerine konuşuldu ve tartışıldı.

Pozitif Dayanışma gönüllüsü Oğulcan Yediveren’in moderatörlüğünde Türkiye’de hızla büyümekte olan HIV epidemisinin sosyo-politik boyutlarını incelediği bir doktora tezi yazmakta olan Tankut Atuk ile sağlık hizmetleri araştırması üzerine sağlık bilimi yüksek lisansı yapmakta olan Oğuzhan Nuh panelde konuşmacı olarak yer aldılar.

Neden “HIV Aktivizminde Söz Hakkı Kimin” başlığı?

Neden “HIV Aktivizminde Söz Hakkı Kimin?” başlığını panel için seçtik sorusuyla söze başlayan moderatör Oğulcan Yediveren: “Bu sene Onur Haftası teması olan “sokak” bize ilham verdi ve sokağın çağrıştırdıkları çeşitlilik, dinamizm ve sokağın herkese açık bir yer olması üzerinden düşündük. Dün de gördük polis saldırsa bile mücadeleye varız dedik, herkesin sözünü söyleyebildiği ve öznelerin kendini temsil edebildiği bir alan sokak ve biz de görünür olunan alanlarda, Twitter üzerinden sürdürülen tartışmalarda vb. söz hakkı kimin sorusu üzerinden konuşalım istedik.”

“Twitter üzerinden üretilen nefret söylemleri ve HIV ile yaşayanlar HIV statüsünü açıklamalı mı konusu yeni bir tartışma değil aslında. Epidemi üzerinden yıllarca HIV, ‘gey hastalığı’ olarak ve belli bir yaşam tarzına ait kişilere özel bir enfeksiyon olarak gösterildi ve hak ihlallerinin başlıca sebebi bu. Epidemiye yanıt olarak geliştirilen halk sağlığı yaklaşımı da virüsle enfekte olan kişiyi tespit etmek, filyasyon, temas noktalarını belirlemek ve virüsün yayılmasını engellemek üzerine oldu başlarda. Bu yaklaşımın temelinde de kişilerin sağlık bilgilerinin bir şekilde paylaşılması yatar. Çoklu ayrımcılığın ve damgalamanın söz konusu olduğu HIV epidemisinde sağlık bilgilerinin paylaşılması aslında hak ihlallerinin başlangıcını teşkil ediyor. Ayrıca burada HIV ile yaşayanlar halktan da sayılmazlar. Tüm yaklaşım negatifleri virüsten korumak üzerinedir. Halbuki koronavirüs pandemisinden de artık daha iyi biliyoruz ki virüslerden korunmayı, saklanmayı değil onlarla birlikte yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Bu nedenle de halktan sayılmayan HIV ile yaşayanlar ‘sizler bizim bedenimizle ilgili karar veremezsiniz, beden bütünlüğümüze müdahale edemezsiniz’ diyerek bir mücadeleye başladılar.”

Günümüzde yurtdışında da benzer tartışmaların sürdüğünü belirten Yediveren: “Kanada’da bile HIV statüsünün paylaşılıp paylaşılmaması üzerinden davalar oluyor ve hak mücadelesi bunun için yürütülüyor. HIV statüsünün paylaşılmamasının bir suç olarak görüldüğü vakalar dünya genelinde artmaktadır. Nasıl ki LGBTİ+, kadın düşmanlığı artıyorsa bu anti demokratik Türkiye ortamında HIVfobi de artıyor ve bu çok politik bir konu sadece sağlığa indirgenecek bir konu değil.”

“HIV ile yaşayanların haklarının korunması üzerine çok fazla çalışma desteklenmiyor”

HIV enfeksiyonuna verilen yanıtları evreler halinde özetleyen Yediveren, günümüzü de kapsayan son evre için: “HIV tanısı alanlarda 2008 yılıyla birlikte ülkemizde artış gözüküyor. Günümüzde tedaviye erişim güçlü ve standartlaştırılmış tedaviler var ama çalışmalar önleme noktasında. PrEP ve PEP’in hala adı bile geçmiyor. Bu evre hala devam eden bir evre ve bu evrede biraz daha özneler aktif rol oynamaya başladı. İsminde “pozitif” geçtiği, içinde doktorların ve sağlık çalışanlarının yoğun olarak yer almadığı, bunun yerine öznelerin de yer aldığı STK’ler kurulmaya başladı. Hala bu konuda eleştiriler örneğin öznelerin yeterince sesini duyuramadığına dair çok eleştiren aktivist var. Bu devam eden bir evre. LGBTI+ örgütleri de HIV’i açık olarak sorunsallaştırmaya başladı. Bu alanda fon veren kurumlar da genelde koruma/önleme yönünde çalışıyor ama HIV ile yaşayanların nasıl güçlendirileceği ve HIV ile yaşayanların haklarının korunması üzerine çok fazla çalışma desteklenmiyor. Yine bu evrede hasta hakları alanında bazı gelişmeler yaşandı. Ancak yazılı olan kurallar ile uygulananlar da birbirinden farklı. HIV ile yaşayanların en çok ayrımcılığa maruz kaldığı alanların başında sağlığı görüyoruz. İşe alımlarda yapılan “zorunlu” HIV testi uygulamaları hala yaygın ve buna göre kişiler ya hiç işe alınmıyor ya da işten atılıyor. Özel sağlık sigortalarının yaygınlaşmasıyla beraber kişilerin rızaları dışında statülerinin de sigorta şirketleri arasında paylaşıldığı örnekler görüyoruz. Ayrıca sosyal çevrede şiddet ve baskı da devam ediyor.”

“Yas tutma örgütlen”

Yediveren’in giriş konuşmasının ardından panel konuşmacılarından Tankut Atuk ACT-UP’tan günümüze Amerika’daki HIV aktivizminin dönüşümünü özetlediği bir sunum gerçekleştirdi.

Atuk, ACT-UP’ın ünlü afiş sloganı “Ayağa Kalk Harekete geç, sessizlik ölüm demektir!” ile başladığı sunumunda: “HIV/AIDS aktivizmi çok önemli bir sosyal hareket ver gerçekten ilgiyi ve saygıyı hakkediyor. Türkiye’de HIV aktivizmin potansiyellerini ve engellerini Amerika ile karşılaştırmalı çerçeve içerisinde daha iyi anlamak mümkün. Engeller derken de aktivizmin önüne konulan taşlardan bahsediyorum. Hatta bu yüzden bu sunumun başlığını bu ACT-UP’ın en tanınan sloganlarından biri yaptım. Çünkü bu sloganda verilen mesaj hala çok geçerli bence. Sessizlik bugün doğrudan biyolojik bir ölüm getirmeyebilir ama hak ihlallerine bakınca veya devlet yetkilerinin HIVfobik açıklamalarına bakınca görüyoruz ki sosyal bir ölüm getirebilir. Bu sloganın “ayağa kalk, harekete geç” kısmıyla da Türkiye’de harekete geçmenin ve hareketi güçlendirmenin önündeki engelleri konuşalım isterim. Tabii bugün çok hızlı büyüyen bir HIV hareketi var Türkiye’de, tabandan yükselen, sivil toplumun veya doktorların hakimiyetinde olmayan. Ama bu hareketin güçlenmesi bazı aktörleri korkutabiliyor.”

“ACT-UP militan bir aktivist grup. ACT-UP’ın en büyük sloganları, “Yas tutma örgütlen” “Yasını öfkeye dönüştür” Yani ACT-UP’ın demek istediği, evde oturmaktansa sokağa çık ve bir şeyler yap. ACT-UP’ın doğması ölümle yüz yüze gelen, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan, ama zaman kaybetme lüksü de olmayan queer aktivistler sayesinde oldu. Ve işte örgütün isminde yer alan güç ifadesi bir araya gelişin, binlerce kişiyle eylem yapmanın gücüne bir vurgu. 1981 yılı ilk HIV tanısının verildiği yıl ve bu sene bunun 40. yılı. 1981 ve hemen sonrası donem en çok ölümlerin yaşandığı dönem, jenerasyonlar kaybedildi. 1987’de ACT-UP’ın New York’ta hayata geçtiği yıl olarak kabul ediliyor ama bunun da öncesinde bir geçmişi var. ACT-UP üyeleri yaptıkları aktivizmi sokak bazlı ve direct-action yani doğrudan eylem, doğrudan aksiyon olarak tanımlıyor. 1983’de HIV veya AIDS ile yaşayan kişiler Denver ilkelerini açıklıyor. Özetle HIV ve AIDS ile yaşayanların, acilen sorumluklarını kendi ellerine almaları gerektiğini ve devletten bir şey beklememek gerektiğini söylüyorlar. Kendilerinin ve arkadaşlarının ölümünü bekleyen insanlar için devletin hiçbir şey yapmadığı bu dönemde ACT-UP herkesi sivil itaatsizliğe çağırıyor. Çünkü AIDS epidemisinden çoğunlukla ölen kişilerin queerler, seks işçileri, yoksullar yani marjinalize edilen gruplar olması gösteriyor ki bu bir rastlantı değil. Yani aslında kişilerin ölümlerinin sebebi HIV ya da AIDS değil, devletin umursamazlığıdır ki bu da bir soykırımdır o dönem için.”

“ACT-UP, aşağıdan yukarı örgütlenmeyi kurmayı başarmıştı ve her şey demokratik katılımla gerçekleşti. Protestolar sırasında bile yeni bir karar alınacaksa protestoya ara verilip oylar toplanıp öyle karar alınırdı. Aynı zamanda toplantılar çark için gidilen, HIV ve AIDS ile yaşayanların partner bulabildikleri güvenli bir alandı.”

“ACT-UP’ın kazanımlarından bahsederken şunu vurgulamak gerekli. ACT-UP’ın elde ettiği aktivist başarılar sadece HIV’le, HIV ilaçlarıyla veya HIV ile yaşayanlarla sınırlı değil. ACT-UP, Amerika’da sağlık, ilaç, bilim ve sosyal alanları çok etkili bir bicimde değiştirdi. Örneğin o dönemlerde HIV tedavi ilacı olarak kullanılan AZT gibi kimi ilaçların devlet desteğiyle fiyatlarının düşürülmesi sağlandı. Umut vaat eden ilaçların test edilme süreci hızlandırıldı ve bazı ilaçlar araştırmaların tam sonucu beklenmeden kullanıma açıldı. İlaç çalışmalarına marjinalize edilmiş topluluklar da dahil edilmeye başlandı. Yine bu ilaç çalışmalarında placebo yerine tedavi ilaçlarının herkese verilmesi sağlandı. Aktivistler ilaç çalışmalarını yönlendirebilen bir sürecin ve mekanizmanın parçası haline geldi. Tüm bunlar da ACT-UP aktivistleri tarafından birçok federal devlet binasının, Wall Street’in işgal edilmesi ve geçici süre kapatılması sayesinde oldu ve genelde de istediklerini aldılar. Medya raporlarına göre ACT-UP eylemleri Vietnam Savaşı protestolarının ardından gerçekleşen en büyük eylemlerdi.”

“Seninle sevişmek için uzay elbisesi giymeme gerek yok. Türkiye bizden uzay elbisesi giymemizi bekliyor” 

“HIV aktivizminin önemli oyuncularından biri olarak ACT-UP, queer ve radikal seks politikalarının yaygınlaşmasında da etkili oldu yine 80’lerde. HIV aktivizminin en büyük mücadelesi seksin etrafındaki muhafazakâr politikalara ve ideolojilere karşı olmaktı. İnsanların kafasındaki seks kirli bir şeydir algısını değiştirmeyi basardı bir noktaya kadar. Queer politik hayata ACT-UP yeniden militanlık getirdi de diyebiliriz. 60’lar ve 70’lerden sonra bir miktar gelişen tolerans ile LGBTİ+ politikada militanlık azalmıştı. Ancak bu “tolerans durumu” HIV epidemisinin başlamasıyla son buldu. 60’lar ve 70’lerde kazanılan haklar ve görünürlük çok zarar aldı. Tüm LGBTİ+’ları kötülemek ve onları günah keçisi ilan etmek için HIV ve AIDS bütün muhafazakârların bahanesi oldu.”

“1992’den günümüze gelen sürede ise hareket ivmesini kaybetti. Amerika’da “saygın vatandaş” politikaları ağır bastı ve LGBTİ+ hareket haklarımızı geri alamayacağız korkusuyla HIV ve AIDS alanından geri çekildi. Bu süreçte ACT-UP’ın beyaz gey bir alana dönmesi ve ırk ve cinsiyet gibi kategorileri yok sayması da bölünmeyi sağladı ve hareketi yorgunluk ve umutsuzluk sardı. Bu dağılışta 96’ya kadar etkili bir ilacın çıkmamış olması ve insanların etrafındaki insanları kaybetmekten ve aktivizm yapmaktan çok yorgun düşmeleri de önemli bir etken oldu. Artık New York’ta kalan tek ofis tarafından planlı protestolar yapılıyor, eski militan dönemden eser kalmadı.”

Atuk, sunumunu Türkiye’ye bağlayarak şöyle sonlandırdı: “Seninle sevişmek için uzay elbisesi giymeme gerek yok. Türkiye bizden uzay elbisesi giymemizi bekliyor. Aktivizm önünde en büyük engel HIVfobi. İncir reçelinden HIV öğrenmiş bir toplumdan bahsediyoruz. Devlet kurumlarında ve devletin HIVfobisinden bahsetmemiz gerekiyor. Ancak devlete çok güç atfetmektense sivil toplumu konuşmak lazım. ACT-UP’ın güçlü olmasının nedenlerinden birisi de alandaki sivil toplum örgütlerinin açık desteğini almasıydı. Türkiye’de aktivistler ve HIV ile yaşayan özneler kendi başlarına mücadele vermek zorunda kalıyor. Devletin de bu kadar terk ettiği bir alanda sivil toplumun önemi büyük ki burada da kritik yapmalıyız. Sivil toplumdan daha çok öznelere ve aktivistlere alan yaratmalarını ve desteklemelerini talep etmeliyiz ki bunları talep etmek de günümüzde aslında trajik çünkü zaten böyle olması gerekiyor. Türkiye’de hala ilk söz hakkı hekimlerde ve sivil toplumda. Ama bunun değişmesi gerekiyor.”

Tankut Atuğ’un sunumunun ardından SPOD HIV Çalışmaları Sorumlusu da olan konuşmacı Oğuzhan Nuh “Sağlıkta HIV ile yaşayanlar olarak ne kadar söz hakkına sahibiz?” sorusundan yola çıkarak bir sunum gerçekleştirdi.

Nuh, “Sağlığa sadece biyomedikal bir olgu olarak bakıyoruz. Sağlığın sosyal tüm yanlarını görmezden geliyoruz. Bu aslında geçtiğimiz yüzyılda daha çok benimsenen bir yaklaşımdı 2001 yılında dünya sağlık örgütü sağlığı sadece hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, bedence, ruhça ve sosyal yönden tam iyilik hali olarak tanımladı. Tabi bu değişime akademinin etkisi ve akademide de sağlığın konuşulmasının önemli bir etkisi oldu.”

“Globalleşme HIV hizmetlerinin diğer ülkelerdeki durumundan haberdar olunmasını sağladı”

“20. Yüzyılın başında daha tam olarak halk sağlığı kavramının anlaşılmadığı bu süreçte klinik tıp verdiği servisleri önlem ve tedavi olarak ikiye ayırıyordu. 20. Yüzyıl sonlarına doğru bu yetersiz yaklaşımın hak ihlallerine ve damgalanmaya yol açması ile farklı farklı hasta hakları grupları oluştu. Tüberküloz, kanser, ruh sağlığı öznelerin haklarını arayıp başarılı oldukları alanlardan birkaçı. HIV de bu sağlık durumlarından biri. 1980’lerde HIV ortaya çıktığında bilinen etkili bir tedavi yoktu. Yeni bir tedavi bulmak için bir araştırmalar da yoktu. Toksik olduğu ve ağır yan etkileri olduğu bilinen daha önce kanser vb. diğer tedaviler için kullanılan ilaçlar HIV için de deneniyordu. Klinik tıp önlem olarak ise yine davranış kontrolü öneriyordu. Bu da aslında halk sağlığı ve klinik tıp yaklaşımlarının arasındaki farkın doğurduğu durumları körüklüyordu. HIV aktivistleri de bu konularda savunuculuk yapmaya ve özneler olarak haklarını aramaya başladılar.”

“Amerika’da düzenlenen protestolar sayesinde FDA ve HIV aktivistleri arasında toplantılar alındı. Bu toplantılarda aktivistler ilaç onaylama sürelerinin ve klinik araştırmaların tek bir standartta yürümesinden şikayet ettiler ve var olan süreçlerin yetersiz kaldığı HIV ve benzeri epidemiler ve pandemiler için daha hızlı işleyecek mekanizmalar kurulmasını talep ettiler. Geçtiğimiz yıl tam onaylanmadan kullanılmaya başlanan Covid-19 aşıları olmuştu. Covid-19 aşıları için uygulanan bu hızlı prosedürler aslında HIV aktivistlerinin talepleri doğrultusunda oluşturulan onaylama ve klinik araştırma prosedürleri. Şu an Amerika’da HIV alanında yapılan ilaç, kesin tedavi, aşı vb. diğer araştırmalarda araştırma kurulunda HIV ile yaşayanlardan bir topluluk temsilcisi yer alıyor. Bu komite aslında ülke içinde planlanan politika uygulama ve tedavi her değişime yönelik öneriler veriyor ve öznelerin görüşlerini ilaç şirketlerine, araştırmacılara, politikacılara, Sağlık Bakanlığına vs. iletiyor.”

“Globalleşmenin de etkisi ile uluslararası kurulan bağlar farklı ülkelerde politika ve hizmet değişiklikleri hakkında HIV hizmetlerinin diğer ülkelerdeki durumundan haberdar olunmasını sağladı. Türkiye’deki HIV tarihine baktığımızda da aslında kurulan derneklerin çoğunun diğer ülkelerdeki aktivist ağlarının da desteği ile kurulduklarını görüyoruz. Globalleşme ile HIV aktivizminin ülkeden ülkeye sıçradığı bu dönemlerde HIV alanında oluşmaya başlayan komite ağları ilaç şirketleri ile fiyat pazarlıkları yapmaya başlıyordu.”

“Türkiye’de topluluk danışma kurulları şu an yok. Daha önce bir derneğin ve yurtdışından bir HIV aktivistinin desteği ile ilk kurul toplantısı alındı ve başarısız olundu. Toplantının herhangi bir çıktısı olmadı. HIV ile yaşayanların ihtiyaçları ve deneyimlerini konuşulamadı, yine önlem konuşukdu ve dernekler arasındaki sorunların ve çekişmelerin iş üretilmesini engellediği bir toplantı yaşandı.”

“Peki bizim bu komitelere ihtiyacımız var mı şu an?” sorusuyla sunumuna devam eden Nuh, “Sunumda ismini kapatarak gösterdiğim bu prospektüs HIV tedavisinde kullanılan bir ilaca ait. Klasik her prospektüste olduğu gibi ilaç hakkında bilgiler yazıyor bu prospektüste. Ancak şöyle koyu bir not eklenmiş: “Etkili antiretroviral tedaviyle, riski azalıyor olsa da bu ilacı almaktayken de başkalarına HIV bulaştırabilirsiniz.”

Sorular da cevaplandı

“Bu bilimsel olarak doğru değil. Bunun doğruluğunu bile tartışmaya açmak değil amacım. B=B yanı belirlenemeyen bulaştıramayan artık güvenirliği tartışılmayan bilimsel bir gerçeklik. Ama Türkiye’nin prospektüsünde, HIV tedavisi alan herkesin her ay için bir tane olmak üzere düzenli olarak kutudan alıp çöpe attıkları ya da belki açıp okudukları bir belge bu. Ve içinde yazanlar bilimsel bulgular ile uyuşmuyor. Örneğin bu topluluk tavsiye komitesinin derneklerden bağımsız bir şekilde bu tür hataların değiştirilmesi için baskı uygulayabileceği bir nokta. Ama biz dernekler ve ilaç şirketleri arasında oluşan fon bağları ve sürdürülebilirlik endişesi dolayısıyla bunun üzerine ne kadar gidebiliyoruz?”

“Sivil toplum dışında bir örnek vermek gerekirse. Doktor-Danışan ilişkisini konuşabiliriz. Türkçede doktor-hasta ilişkisi deniliyor ama hasta kelimesini fazla rahat kullanıldığını düşünüyorum Türkçede ve ben danışan demeyi tercih ediyorum. Bu ilişki günümüzde global olarak değişti. Bu aslında görüşme sırasında alınan kararlarda danışanların ne kadar söz sahibi olması gerektiğini gösteren bir değişim. Bu değişimi biz daha sağlık hizmetleri kapsamında yaşamadık. Ben yeni tanı aldığım dönemlerde yaşadıklarımı hayatıma nerden geldiğini anlamadığım bir hiyerarşi ile boğuşmak olarak tanımlıyorum. Hayatım boyunca devam etmem gereken bir tedavi söz konusuydu ve bu tedavinin seçimi konusunda hiçbir söz hakkım yokmuş gibi hissetmiştim ve tedaviye başlamayı sırf bu yüzden reddetmiştim. Aslında uygulanacak tedaviyi anlama, tedaviye başlama, ara verme, erteleme ya da komple durdurma kararları hastaya ait haklardır ve genel hasta haklarının temellerini oluştururlar.”  

Katılımcılardan gelen soruların cevaplandığı panelin son bölümünde Pozitif Dayanışma’dan moderatör Oğulcan Yediveren’in yönelttiği “Türkiye’de HIV ile yaşayanları merkeze alan bir aktivizm nasıl mümkün olur? sorusunu da cevaplar arandı ve katılımcıların deneyim aktarımları ile panel sonlandı.

 


Etiketler: insan hakları, yaşam, sağlık, sağlık hakkı
Telegram