30/11/2006 | Yazar: Kaos GL

‘'90 yazı, çok sıcak bir Ağustos günüydü. Henüz kaşarlanmamış, gencecik bir eşcinsel olarak güne sevinçle başlamış ve kendimi Sultanahmet Parkı'na atmıştım. Kelebek misali, bir ağacın altından öteki ağacın altına, bir banktan ötekine sıçrayıp dururken, karşı yolda orta boylu, genç irisi, esmer, on dokuzunda bir gencin yürümekte olduğunu fark ettim.’

‘'90 yazı, çok sıcak bir Ağustos günüydü. Henüz kaşarlanmamış, gencecik bir eşcinsel olarak güne sevinçle başlamış ve kendimi Sultanahmet Parkı'na atmıştım. Kelebek misali, bir ağacın altından öteki ağacın altına, bir banktan ötekine sıçrayıp dururken, karşı yolda orta boylu, genç irisi, esmer, on dokuzunda bir gencin yürümekte olduğunu fark ettim.’

KAOS GL

Coşkun

'90 yazı, çok sıcak bir Ağustos günüydü. Henüz kaşarlanmamış, gencecik bir eşcinsel olarak güne sevinçle başlamış ve kendimi Sultanahmet Parkı'na atmıştım. Kelebek misali, bir ağacın altından öteki ağacın altına, bir banktan ötekine sıçrayıp dururken, karşı yolda orta boylu, genç irisi, esmer, on dokuzunda bir gencin yürümekte olduğunu fark ettim. Hemen yerimden kalkıp, elim ayağım titrer bir halde peşinden gittim. Ona yaklaştım. Bir süre beraber yürüdük. Heyecandan konuşacak bir şey bulamıyordum. Birden 70'li yılların Hülya Koçyiğit'i misali, çok hassas utangaç bir köylü kızı saflığıyla Sultanahmet Cami'sini göstererek "Affedersiniz, bu caminin kaç minaresi var acaba?" diye sordum. O, birkaç dakika duraksadıktan sonra "merak ediyorsan say, saymayı bilmiyor musun?" dedi. Fakat yüzündeki hafif gülümseme ve ses tonu beni daha da cesaretlendirdi ve ona "sayıyorum ama minarelerden iki tanesi camiden çok uzakta dikilmiş, ben bu semtte oturmadığım için onların da bu camiye mi ait olduklarını bilmiyorum" dedim. Çocuk şaşkınlıkla "Bu bir kamera şakası mı yoksa?" deyince, ben hemen, "Kusura bakmayın, çok sıkılıyorum, sadece sizinle konuşmak istedim. Beraber birer sigara içebilir miyiz?" diye sordum. O, "Tabi, istersen karşıdaki çay bahçesinde oturalım" dedi. Ama benim artık halim kalmamıştı ve "Boş ver, şöyle oturalım" diyerek, yol kenarında tretuvar taşının üstüne oturdum ve derin bir soluk aldım. O da yanıma oturdu, bana bir sigara verdi, konuştuk. Konuştuklarımızdan onun benden daha kaşar olduğunu anladım. Ertesi gün öğlen Bakırköy sahilde buluşmak üzere ayrıldık.

O akşam çok az yemek yiyebildim. Heyecandan uyuyamıyordum. Mastürbasyon yaptım, uyudum. Sabah uyandım, az bir kahvaltıdan sonra yine müthiş bir heyecan… Ama, evden kaçacak genç kızlar gibi heyecanımı evdekilerden saklayarak, müthiş randevu için hazırlıklarımı gizlice yaptım. Lavajımı, banyomu yaptım, kötü tişörtlerimin arasından en güzelini seçip giydim ve sessizce evden çıkıp, otobüse bindim. Kalbim öyle çarpıyordu ki, ya müthiş bir aşk yaşayacak ya da enfarktüs geçirecektim.

Buluşma yerinde beni güler yüzle karşıladı, yanağımdan öptü ve "hoş geldin" dedi. Heyecandan karşılık veremedim. Sadece "biz… nereye?" diyebildim. "Hamama gidiyoruz, gel" dedi. Yazın bu cehennem sıcağında hamama gitmek, haydi hayırlısı…

Hamamdan içeriye girerken görevliye "hangi kabine giricez" diye sorduk. Görevli "Her taraf bomboş, istediğinize girin" dedi. İçeriye girdik, sahi kimseler yok. O an "Tanrı bizi seviyor" diye düşünüp, "Biz de seni seviyoruz" diye bağırmak istedim. İkimiz de aynı kabine girdik. Jet hızıyla soyunup birbirimize sarıldık. Günlerdir susuz kalmış iki insan gibi birbirimizin iri, ıslak dudaklarını emmeye başladık. Uzun süren bu labuş (öpüşme) seansından sonra nice süpetler (oral seks) ve nice koliler (anal seks)… Nefes nefese geçen dört saatten sonra, pantolonumu giymek o kadar zor bir işti ki, yorgunluktan. Hamamdan çıktık, tekrar görüşmek üzere ayrıldık. Otobüste boş bir çuval gibi koltuğa yığılıp kaldığımda bir şeyi anımsadım. Ben birkaç kez boşalmama rağmen, Ercan önce bir kez boşalmış, sonra çok kaliteli ereksiyonuna rağmen tekrar boşalamamıştı. Penisinin ucunda yanma ve acı vardı.
Eve gelince kendimi odama attım ve aynada dudaklarımın şişmiş ve morarmış olduğunu gördüm. Mincom (anüsüm) ise acı ve sızıdan uyuşmuştu. Sanki lokal anestezi yapılmışçasına onu hissedemiyordum artık. Oturamıyordum. Sırtüstü yatağa uzandım, koli rehavetiyle (anal seks yorgunluğuyla) uyumuşum.

Birkaç gün sonra boğazımda müthiş bir yanma ve acı başladı. Nefes alamıyor, tükürüğümü yutamıyordum. Aynada boğazımın ve bademciklerimin bembeyaz, peynir gibi olduğunu gördüm.

Panik içerisinde Fatih Kızılay Polikliniği'ne koştum. 45 yaşlarında şişman doktor ağzımın içine bakıp, sakince "çok soğuk bira mı içtin?" diye sordu. Ben de hakimden ve hekimden sır saklanmaz diyerek, "Hayır efendim, birkaç gün önce bir erkeğe oral seks yaptım" dedim. Birden şok olan doktor ayağa kalktı ve kapıyı kapattı. "Boğazın iki iğneyle geçer, sen asıl git bir aids testi yaptır" dedi ve beni hemen odadan çıkarttı. Reçetemi alıp klinikten çıkarken çok korkmuştum.

Eve geldiğimde, yıllanmış şarap misali benim için çok değerli olan, yaşlı bir arkeolog eşcinsel dostumu arayıp, hikayemi anlattım. But (çok) kaşar ablam telefonda bana, "Kezban lubunyam korkmana gerek yok. Laçon (erkek arkadaşın) sana belsoğukluğu bulaştırmış, geçmiş olsun" dedi.

Ertesi sabah altıda kalkıp Haseki Ürolojiye gittim. İlk numarayı aldım. Sabahın köründe iki saat bekledikten sonra, doktorun yanına ilk hasta olarak girdim. Zayıf, esmer, bıyıklı doktor gözlerini ovalarken bana "Ne şikayetin var?" diye sordu. Ben de "Eşcinselim, bir erkekle oral ve anal ilişkim oldu, belsoğukluğu kapmış olmamdan şüphem var" dedim. Birden uykusu kaçan adamın yüz rengi de değişti. Sert bir ifadeyle "peniste akıntın var mı?" diye sordu. "Hayır" dedim. Doktor da bana "çık dışarı, tamam çık dışarı" diye bağırarak adeta beni kovarken, ben ısrarla "bir şey sorabilir miyim?" diyordum. O ise "tamam, tamam dışarı çık lütfen… Ahmet Efendi ikinci hastamızı içeri alır mısın" diye bağırdı.

Eve dönerken tıp ahlâkından yoksun, deontolojik özürlü bu herife onlarca defa küfrettim. Ama en sonunda onun da gizli bir "ibne" olabileceğini ve beni kıskanmış olduğunu düşünerek, kendimi teselli ettim. Ettim ama, anüsümdeki iltihapsal akıntının ve içime mısır koçanı sokmak isteyecek kadar dayanılmaz olan kaşıntıların çaresini henüz bulamamıştım.
Bir sonraki sabah erkenden Çapa Tıp Fakültesi Dahiliye Bölümüne gittim. Odada bir bayan doktor ve gencecik iki kız stajyer öğrenci olduğu halde, hikayemi değil, sadece anüsümle ilgili şikayetlerimi anlattım. Utanarak, yalvaran bir ses tonuyla… Kadın doktor gülümsedi ve "son zamanlarda, sence riskli olabilecek cinsel ilişkin oldu mu?" diye sordu. "Evet" dedim. "Cerrahi muayeneden sonra bana gel" dedi.

Ertesi sabah, Çapa Tıp Fakültesi Cerrahi'deydim. Cerrah orta boylu, çok yakışıklı ama acımasız bir doktor. Onun yanında beş adet kız stajyer var. Nedense anüsümle ilgili özel şikayetlerimi bu adama anlatırken daha az sıkıldım. Belki de gizli bir haz duydum. Doktor "perdenin arkasına geçip, pantolonumu aşağı sıyırmamı" istedi. Perdenin arkasında hazırlandıktan sonra, doktoru beklerken, hamam olayından beri ilk defa böyle heyecanlandığımı hissettim. Doktor geldi ve "poponu açıp, lütfen secde pozisyonuna geçer misin?" dedi. Tam secde pozisyonuna geçmiştim ki, birden perdenin açılıp, beş adet kız stajyerin kafasını görünce, müthiş bir çığlıkla havaya sıçradım ve popomun üstüne oturdum. O anda odayı bir sessizlik doldurdu, herkes şaşkındı. Doktor bana "ne var, ne oldu?" diye sordu. Ben de namuslu ve utangaç bir eşcinsel edasıyla "lütfen bu kızları dışarı çıkarır mısınız?" dedim. Doktor "hayır, onlar da doktor, onlar da bakacaklar" dedi. "Ne olur, onlar başkasınınkine baksınlar, ben sadece size gösterebilirim, çok utanıyorum, anlayın beni lütfen" dedim. Ama doktor bir dağ keçisi, "olmaz" diyor. Gözlerim yaşlı, başladım yalvarmaya "Lütfen doktor bey, çok acılar çekiyorum, muayeneyi siz yapın onlara anlatırsınız" dedim. 15 dakikalık tartışma sonucunda doktor, "hasta klinik muayeneyi kabul etmemiştir" raporu vererek, beni odadan çıkardı.

Dahiliyeye döndüm. Bayan doktor, "Klinik muayene zordur, sen iyisi mi özele git. Orada stajyer yoktur" dedi. Teşekkür ettim ve ertesi gün Akasya Polikliniğine gittim.
Cerrah uzun boylu, şişman, 60 yaşlarında, çok sevimli bir beyefendi. Balamozcu değilim ama bu adamı çok sevdim. Odada stajyer yok, ikimiziz, bu iyi. Ben dini bütün insanlar gibi yine secde pozisyonundayım. Fakat, sütten yanmış olduğumdan, yoğurdu üfleyerek misali teşhis için çok önemli olmasına rağmen hikayemi bu doktora da anlatmaya korktum. Doktor eldivenlerini giydi ve ışığı popomun dibine kadar yaklaştırdı. Parmaklarıyla anüsümün etrafındaki şişkin kasları yoklarken ben, utancımdan popomu sağa sola kıvırıp kaçmaya çalışıyordum. Bu fiziki muayeneden sonra adam, nerden bulduysa birkaç milimetre kalınlığında ve belki bir metre uzunluğunda, kabloya benzer ama çok esnek ve saydam plastik çubuğu boydan boya vazelinleyip, yavaş yavaş içime sokmaya başladı. Aman Allahım! Böyle bir acı olmaz. Bir yandan yastığı ısırıyor, bir yandan da ellerimle yatağın kenarını sıkıyorum. Ama ne çare. Ben bağırdıkça, adam içime sürmeye devam ediyor. Sanki doktor değil elektrik tamircisi, adam içime resmen kablo döşüyor. Benim gözlerimden ateş çıkıyor, adam sokmaya devam ediyor. Yer misin, yemez misin. İçimden "Ay balamoz (moruk) yeter artık, gözün kör olmasın" diyorum. Adam tınlamıyor. Beni muayene değil sanki uyuşturmadan kürtaj yapıyor. Neyse, yalvarışıma mı acıdı, yoksa kolu mu yoruldu bilmiyorum. Kablonun bir bölümü hâlâ dışarıda olduğu halde sokmayı bırakıp, birkaç dakika dinlendikten sonra, kabloyu evirip çevirerek çekmeye başladı. İşte o an ciğerim yandı, bağırsağıma bıçaklar saplandı. Yastık gözyaşlarımdan ıslanırken, çarşaf yırtıldı. Operasyon bitmişti.

Doğum sonrası acı çeken anne misali yatakta yatarak bir süre dinlendim, ama ortada ne bebek vardı, ne de onun çığlığı. Doktor bağırsaklarımda kılcal boyutta çatlak yada çiziklerin olabileceği tanısıyla bana bir reçete yazdı. Kapıdan çıkarken ürkek bir sesle "sebep ne olabilir?" diye sordum. "Kabızlıktan olabilir" dedi. Oysa o dönemde hiç kabız olmamıştım ki.
Olay mikrobik miydi yoksa büyük penisle defalarca yapılan sert anal seksin fiziki hasarı mıydı, bilemiyordum. Klinikten ayrılırken yüreğimin cızladığını hatırlıyorum. Hastaydım, korkularım tarifsizdi. Ama çektiğim bütün acılara ve eziyete rağmen ne ben derdimi anlatabilmiştim ne de doktor tam bir teşhis koyabilmişti. Çünkü eşcinseldim ve ahlâken yasaklıydım. Vaktiyle Hipokrat "Hekimin görevi acıyı dindirmektir" demişti ama hastaya suçlu muamelesi yapan, cinsel yöneliminden dolayı onu horgören ve hastayla kontak kurmaktan aciz doktorların bunu nasıl yapabileceklerine dair bir reçete yazmamıştı.

İlaçlarımı aldım ve eve geldim. Tedavi gereği sabah akşam leğene koyduğum ilaçlı sıcak suyun içine 15 dakika oturmak zorundaydım. Bir keresinde annem durumu fark etti ve "Ne o loğusa mısın oğlum, sıcak sularla ne yapıyorsun öyle?" dedi. Utandım, cevap veremedim.
Tedavi amaçlı kullandığım fitiller anüsüme tarifi imkansız hazlar veriyorlardı ve sekiz aylık cinsel perhizimde bana büyük destek olmuşlardı. Bu süre içinde anüsüm dinlendi, tazelendi. 8 ay sonra normal ilişkilerime tekrar başladım ama kullandığım o fitillerin yan etkileri yüzünden aylarca gastrit ve yüksek tansiyon şikayetlerim oldu.

''Yemenimde hare var''

''Mincomdan kaşıntım var''

''Ne vurdurdum kurtuldum''

''Ne bu derde çare var.''

Hiçbir kurum ya da kişiye karşı önyargı oluşturmayı amaçlamayan bu hikâyem, hafızamda benim açımdan kezbanlık, tıbben ise madilik (kabus) olarak yer almıştır.





Kaynak: Kaos GL, Aralık 1998, Sayı 52



Etiketler: insan hakları, sağlık
Dijital