13/11/2009 | Yazar: Nevin Öztop

Dört transseksüel aktivist, Homofobi Karşıtı Buluşmada bir araya geldiler ve trans bireylerin nasıl ve nerede çalıştıkları veya çalışamadıkları üzerine konuştular. 

Trans Forum! Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Dört transseksüel aktivist, Homofobi Karşıtı Buluşmada bir araya geldiler ve trans bireylerin nasıl ve nerede çalıştıkları veya çalışamadıkları üzerine konuştular. 

Trans Forumu, Ekin Sanat Merkezi’nde 15 Mayıs, Cuma tarihinde izlemiştik. Koltuklar dolu; gündem ise, trans bireylerin nasıl ve nerede çalıştıkları veya çalışamadıkları… 



Serap Akçura, Lambdaistanbul / Kaos GL Dergisi
Deniz Deniz, Kaos GL yazarı
Sinem Kuzucan, Pembe Hayat LGBTT Derneği / Kırmızı Şemsiye Seks İşçileri İnisiyatifi
Buse Kılıçkaya, Moderatör, Pembe Hayat LGBTT Derneği
 
Buse Kılıçkaya: 4. Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma’nın Trans Forum’unu açıyoruz ve bu oturumu, Ankara/Etlik’te başına pompalı silah dayanarak öldürülen transseksüel arkadaşımız Dilek İnce’nin anısına gerçekleştiriyoruz. Konuşmacımızdan Serap Akçura, ‘Trans Politikası Neleri Kapsamalı?’; Sinem Kuzucan ise, ‘Çalışma Hayatının Dışına İtilirken’ başlıklı konuşmalarını bizlerle paylaşacak. ‘Medyada Trans Temsili ve Medyada Trans Olmak’ üzerine de, başta Kaos GL’de olmak üzere çeşitli dergilerde yazarlık yapan Deniz Deniz’in bir sunumunu dinleyeceğiz.
 
Serap Akçura: ‘Trans Politikası Neleri Kapsamalı?’, 15-20 dakikada derinlemesine ele alınamayacak kadar derin bir konu. ‘Trans politikası’ dediğimizde ne anlamamız gerektiği üzerine bir açılış yapmak istiyorum. ‘Trans politikası’, yaşadığımız sorunlara nasıl yaklaştığımıza ve ürettiğimiz çözüm önerilerini karar-alıcılara ve kamuoyuna nasıl kabul ettirebileceğimize ilişkin politik kararlar bütünümüzdür. Bu nedenle, yaşadığımız sorunların kaynaklarını doğru bir yaklaşım ile irdelemek ve uygulanabilir çözüm önerileri geliştirmek can-alıcı önemde. Hukuk mücadelesi ve transfobiye karşı mücadele, hareketimizin temelini oluşturuyor. Öncelikle anayasal korunmanın sağlanması yönünde bir takım çalışmaları var ve u konuda meclise dilekçeler de verildi. Anayasanın 10. maddesine ‘cinsel yönelim’ ve ‘cinsiyet kimliği’ ifadelerinin eklenmesinin gerekliliği üzerinde duruluyor ve bunun uzun erimli bir mücadele olduğunun farkındayız. Bunun dışında, nefret cinayetleri ve töre cinayetleri konusunda, bir takım ceza indirimlerinin önlenmesi çok önemli. Medeni Kanun’la ilgili, devletin, ‘transseksüellerin topluma uyumu’ şeklinde gördüğü ameliyat/kimlik gibi prosedürler konusunda da çalışmalarımız olacak. Çeşitli mahkemelere başvurup ameliyat izni almak, ondan sonra psikiyatri sürecini yaşamak, rapor alıp tekrar mahkemeye başvurmak ve ameliyattan sonra kimlik belgelerinde değişiklik izni almak için, çeşitli hukuki prosedürlerle uğraşmak gibi bir durum söz konusu. Bu konularda, Medeni Kanun’un daha kolaylaştırıcı yöntemler uygulanmasını sağlamak için bir takım öneriler geliştirmemiz gerekiyor. Kimliklerin değiştirilmesi konusu, her trans bireyin güncel hayatta yaşadığı sorunlardan birisi… Medyada, ‘Ayşe takma adlı Ali’ gibi kimliklerle yer almak istemiyorsak, uygulanabilir çözümler üretme konusunda artık ertelemeden kaçınmamız gerekiyor. Bunun yanında, Medeni Kanun’un, ameliyat olunabilmesi için, ‘üreme yeteneğinden yoksun olma’yı şart koşmasını ve ebeveynlik hakkı konusunda çeşitli engelleri önümüze çıkarmasını da oldukça sorunlu buluyoruz.
 
Güncel sorunlar da yaşıyoruz, cinayet, saldırı, güvencesiz iş, sağlık hizmetlerine ulaşımda imkânsızlık gibi… Örneğin, ameliyat sürecinde yapılan sağlık harcamalarının kişisel imkânlarla değil sosyal güvenlik kurumları tarafından karşılanması gerekiyor. Birçok arkadaşımız, bu harcamaları karşılayabilmek için istemedikleri işleri yapmak ve istemedikleri yaşamlar sürdürmek zorunda kalabiliyorlar. Tabipler Odası’yla bir süre önce yaptığımız görüşmede, çeşitli çözümlerin sinyallerini almıştık ancak maalesef biz bu konuda çok yavaşız ve sürekli erteleyen pozisyondayız. Ameliyat konusunda, doktoru ve sağlık merkezini seçme hakkı üzerinde de durmamız gerekiyor. Çok uzman olmayan doktorlar tarafından yapılan ameliyatların çeşitli sorunlara yol açtığını biliyoruz; bu nedenle, yalnızca güvendiğimiz doktorlar tarafından ameliyatlarımızın gerçekleştirilmesi için bir mücadele yürütmemiz gerekiyor. Çeşitli nedenlerle sağlık merkezlerine gittiğimizde, ayrımcılığa uğrayabiliyoruz. Tabipler Odası, ayrımcılık yapan sağlık personeli meslekten uzaklaştırmaya varabilecek desteği sağlayabileceğini de belirtmişti; dolayısıyla, onlarla ortak çalışma yürütebilmenin önemli koşullarından birisi bizim de bu konuda örgütlü ve kararlı olmamız. Bir diğer konu, seks işçisi arkadaşlarımızın sağlık merkezlerinde ücretsiz ve periyodik olarak sağlık hizmeti alabilmelerini sağlamak ve seks işçilerinin çalışma özgürlüklerinin, Kabahatler Kanunu gibi yasalar ile engellenmesinin önüne geçmek. Travesti ve transseksüel seks işçileri, ‘umumi kadınlar’ içinde yer almadığı için, bir takım yasal yerlerde çalışmaları engelleniyor ve bu tüzük ile ilgili mutlaka bir çalışma yapılması gerektiğini düşünüyorum.
 
Hukuksal ayakların dışında, transfobiye karşı mücadele de çok önemli. Medyadaki ayrımcılıkla mücadele, çalışmalarımızın önemli bir kısmını oluşturuyor ve cinsiyet geçişi yapan bireylerin toplumsal kabulünü sağlamak için medyada ciddi bir çalışma yürütmek gerekiyor. Toplumun bu alandaki genel bilgi eksikliği, bize şiddet, ötekileştirmek, dışlama ve ayrımcılık olarak dönüyor. Üniversite, lise ve ortaöğretimde, cinsiyet-geçişi hakkında çeşitli eğitim ve bilinçlendirme çalışmalarının gerektiğini düşünüyorum. Aynı çalışmayı, polis ve askeri eğitim kurumlarında yapıyor olmalıyız; polis kolejlerine, benzer bir eğitim çalışmasının talebi zaten iletilmişti. Ders kitaplarında ayrımcılık içeren bölümlerin tespiti ve düzeltilmesi konusunda ciddi bir çalışma yapmak gerekiyor. Kastım, basın açıklamaları değil… Türk Dil Kurumu ile görüşüp, Türkçe sözlüklerdeki ‘travesti’ kavramına doğru-dürüst bir tanım konulması için çalışmalar yapmalıyız. Bunları nasıl yapacağız? Örgütlenmenin doğru biçimlerde yapılmasının önemi büyük… Örneğin, seks işçilerinin, insan hakları dernekleri tarzında örgütlenmelerinin yetersiz kaldığını ve sendikal bir örgütlenme tarzı ile ilerlemelerinin gerekli olduğunu düşünüyorum.
 
Deniz Deniz: LGBTT hareketi dediğimiz mücadelede, bugüne kadar ‘kendini tanımlama’ üzerine bir takım tartışmalar yapıldı biliyorsunuz. Herhalde hepimiz kabul ederiz ki, önce ‘Biz neyiz?’ tartışması yapıldı ondan sonra da ajitasyon. Sevinerek görüyorum ki, bu hareket artık bir şeyler üretiyor ve 4. buluşma, bu çerçevede değerlendirilmeli. Başlığımız, medyada transseksüel olmayı içeriyor ancak ‘olamamak’ demek daha doğru olurdu çünkü 5 yıllık bir yazarlık deneyimimden cinsiyet kimliğimden dolayı uzaklaştırıldım. Kalabalığa hitap etmeyi zor buluyorum; söyleşinin sonuna doğru, soru-cevap şeklinde söz almak isterim.
 
Sinem Kuzucan: Deniz Deniz de ben de çalışma hayatından dışlanmışız ve bunu anlatmak gerçekten çok zor. Ben her yerde konuştuğum için, anlatmak zamanla kolaylaştı sanırım… 4 sene öğretmenlik yapmış ve istifaya zorlanmış biriyim ben. Başlığa bir itirazım olacak gerçi; ‘Çalışma Hayatının Dışına İtilirken’ demişiz ama ben artık çalışma hayatının içindeyim. Bir seks işçisiyim.  Sendikalaşma yolunda çalışmalarımız var ancak seks işçiliği dışındaki hayat,  transseksüellere kapanmış durumda.
 
Kendi tanıklıklarımla devam etmek istiyorum. Evet, biz çalışırız ama siz deyin 2 gün, ben diyeyim 3 günde kovuluruz. Cinsiyet kimliğimiz, önümüze engeller çıkartır ve her ortamda problem yaratır. Bir önceki forumun adı ‘Nefret Bir Ömür Sürer mi?’ idi; bizim ömrümüz boyunca sürdü ama umarız başkalarının ömürleri boyunca sürmez. Nefret,  genel ahlak, gelenek ve örflerin bütünü, transseksüelliği ya yok saymış ya da kötü… Transseksüellik sürekli utanç ile anıldığı için, yetişen toplum, bütün kapıları bize kapatmak durumunda kalıyor. Çalıştığınız yerde cinsel tacize uğruyorsunuz. İşyeri sahibi, cinsel ilişki teklif ediyor; ilişkiye girseniz de girmeseniz de, atılmanız 1-2 gün sürer.
 
Ben, yüksek bir derece ile yüksek öğrenimimi tamamladım ve 4 sene öğretmenlik yaptım. Tabii bunların hiç birinin önemi yok. Eğer cinsiyet kimliğiniz farklıysa, diğer bütün başarınız -ve hatta iyi bir insan olmanız- hiç bir şey ifade etmiyor.  Üniversiteyi bitirip göreve başladığım sene, -büyük şehirden, küçük bir şehre gitme ile birlikte- cinsiyet kimliğiniz açığa çıkıyor. Trans kimliği saklamak, çok iyi rol yapmayı gerektiriyor ve bunu yamıyorsanız, açıklamak zorundasınız. Trans arkadaşlarım içersinde, çok iyi rol yapanına da bugüne kadar rastlamadım. Kendi kimliğim açığa çıktıktan sonra, kendi eğitimci arkadaşlarım ve milli eğitim müdürü -yani en alttan en üste kadarki çalışma arkadaşlarım- bana karşı cephe almaya başladı. Bana ne yaşama imkânı bırakıldı, ne de sıkışıp kaldığım alandan çıkabilme… Küçük şehirde ya istifa etmek ya da hem psikolojik hem de fiziksel saldırılara maruz kalarak hayatımı sürdürmek zorundaydım. Ben tayin istedim; gittiğim şehirde de aynı şeylerle karşılaşınca, sonunda istifa ettim. İkili bir hayat yaşamak istemedim. Devlet, ‘Yatak odası farklı bir yer; çalışma ortamı farklı…’ diyerek, kimliğinizi saklayarak her şeyi yapabileceğinizin ‘imkânını’ sunuyor bizlere. Cinsel kimliğinizi açıklamanız, onlara göre özel hayata giriyor ama trans kimlik böyle bir şey değil. Trans kimliğinizi kabul edip, fiziksel görünümünüzü buna göre şekillendirmeniz, ‘özel hayat’ olmaktan çıkıyor; ancak, devletin politikası, bunu anlamakta zorlanıyor. Bütün bunların, ‘yatak’ ile hakikaten hiçbir alakası yok. Trans bireylerin, hiç bir işte tutunamamaları da, bu algılardan gücünü alıyor. Ya bütün baskılara ve hakaretlere boyun eğeceksiniz ya da kaçacaksınız. Seçilecek çok fazla yol yok. Görev yaptığım yerlerden bahsedeyim size… Köylerde çalıştım ve halk baskısı ile çok karşılaşmadım. Bu köyler Türkiye’nin doğusundaydı ve oradaki halk, ‘trans kimlik’i değil, ‘öğretmen kimliği’ni biliyor. ‘Öğretmen ne yaparsa yapsın öğretmendir.’ gibi bir algı… Kimliği fark eden kesim, çalışma arkadaşları oluyor ve fark ediş anından itibaren uzaklaşmalar başlıyor. Dışlama başlıyor. Taciz başlıyor. Tecavüz başlıyor. Bunlardan sonra ise, aldığınız bütün eğitimin üzerine çizik atıp, başka bir çalışma hayatı yaratıyorsunuz kendinize. Seks işçiliği. Türkiye’deki algı ‘Transseksüellik = Seks işçiliği’ ile aynı derecede. İstifa ettikten sonraki 2 sene boyunca özel okullara başvurdum ancak hepsinden reddedildim. Milli Eğitim Bakanlığı’nı mahkemeye vermeye kalktığımda, sayısız yüz kızartıcı bahane ile karşıma çıktılar; dava bile açmadan takipsizlik kararı verdiler. Tüm bunlara karşı, -gerek bireysel gerekse dernek olarak- ne yapılabileceğini oturup düşünmemiz gerekiyor. Bu hak ihlallerinin, hukuki zemini tartışılmalı ve hukuki boyutu araştırılmalıdır. Evet, seks işçiliği ayrı bir meslektir; ancak transseksüellik, seks işçiliği demek değildir. İş alanları, devlet ya da toplum tarafından açılmadığına göre, kendimiz bir şekilde işin ucundan tutmalıyız. Özelden mi başlanır, memurluktan mı başlanır, bilmiyorum. Ben, 657’ye tabi bir devlet memuruydum. Şu an transseksüel kimliğim ortaya çıktığı için, bir devlet memuru olmam söz konusu bile değil çünkü transseksüellik 657’de ‘yüz kızartıcı suç’a denk düşüyor. Bu ülkedeki transseksüel bireylerin tümü, Ahlak Masası ya da Cinayet Masası tarafından parmak izlerinin alınmasının, fotoğraflarının çekilmesinin ve fişlenmiş olmalarının ne demek olduğunu, hayatlarının bir döneminde mutlaka deneyimlemiştir. Şunu da eklemem gerekir ki, ameliyattan geçmek ve ‘pembe kimlik’li olmak da bir çözüm olmuyor çünkü hayatınız boyunca seks işçiliği yapmışsanız ve ameliyat olduktan sonra hiçbir işiniz yoksa çok şey değişmiyor. Öte yandan, ülkemizde, transseksüellere ‘engelli maaşı’ bağlanması gibi bir ironi de var; devlet, bizi ‘engelli’ olarak görüyor. Zaten ‘pembe kimlik’ almanız da sicil kayıtlarınıza işleniyor ve bu, iş bulmanızı imkânsızlaştırıyor. Bize sürekli ‘Şöyle giyin, böyle giyin. Güzelsin ama belli olma.’ derler ve ben buna da karşıyım. Kim belli olmasın? Niye belli olmasın? Ne zamana kadar ‘yüz kızartıcı suç’?  
 
Deniz Deniz: Üniversiteyi bitirir bitirmez işe başlıyorsun ve sakladığın bir kimlik var. Bunun transseksüalite mi olduğunu, eşcinsellik mi olduğunu dahi bilmiyorsunuz. Dünyada bir Bülent Ersoy var, bir de ben varım sanıyordum ben… Bu bilinçteki bir insan, iş haklarını, kanuni haklarını ve sosyal haklarını nasıl savunsun? Aileden ve çevreden yıllar boyunca saklanıyorsunuz ve sonunda, toplumun görmek istediği bir kimlik olarak iş hayatının kapısından içeri giriyorsunuz. Onlar da sizi başta ‘o kişi’ sanıyorlar. Zaten bilseler de anlamazla… Zamanla okuyorsunuz, araştırıyorsunuz, Lambdaistanbul’a gidiyorsunuz, eşcinsel yazarlarla tanışıyorsunuz ve dünya tozpembe görünüyor size. İnsanlar durmadan soruyor, ‘Eşcinsel misin?’. Toplumun gözünde ‘eşcinsel’iz hepimiz. İşin acı tarafı, biz de öyle biliyorduk kedimizi…
 
Biraz bilinçlenince, ‘Dini bir takım şeyleri dahi çözmüşüm kafamda, cinselliği niye çözmeyeyim…’ diyorsun. Gey bara gidiyorsun, Lambdaistanbul’a uğruyorsun, bir-iki partner buluyorsun ve işte kadın oluyorsun, Mahsun Kırmızıgül’ün filmindeki gibi… ‘Küçük dünyaları ben yarattım.’ demeye başlıyorsun. Karşına çıkıp da ‘Abla’ diyenler, ‘Açılayım mı şimdi…’ dedirtiyor sana… Bir tarafım ‘Açıl’ diyor, deneyimlerim ise ‘Sakın yapma!’… Kendime, ‘Kadın olursun ama müthiş bir yalnızlığa sürüklenirsin.’ diyorum sürekli… Kendimi ‘eşcinsel’ olarak tanımladığım zamanlarda, o kadar yalnız değildim ve çevremdeki transseksüel arkadaşlarım ‘Sakın değişme.’ derlerdi.  ‘Niye? Ne oluyor ki? Siz çok güzel olmuşsunuz. Ben de olmak istiyorum.’ diyordum… Onların anlattıkları, bana mübalağalı cümleler gibi gelirdi. ‘Her halde bizim de onlar gibi olmamızı çekemiyorlar.’ diye düşünüyordum. Hakikaten o alaylı-mahalle-bilgiçliği ve deneyimi, müthiş kurallarmış. Ne zaman ki kadın oluyorsun,  tamamen soyutlanıyorsun. Hayattaki F-tipi cezaevindesin. LGBT derneklere gelenler tabii ki bunun dışındadır ama çok enteresan ki gey arkadaşların dahi seninle dolaşmak istemiyorlar. Kafenin içinde buluşuyorlar seninle ama dışında ‘aynı sen’le yürümüyorlar.
 
Gazeteciliğime de değinmek istiyorum. Gazetecilik, halkla yüz yüze yapılan olan bir meslek; hele ki muhabirseniz… Polis ve adliye ile sorunların sonu gelmez… Basında, transseksüel kimliği ile çalışan bir Ceyhan Fırat vardı, bir de ben vardım. En azından, benim bildiklerim bu kadar… Hürriyet Gazetesi’nin Yazı İşleri’yle görüşmüştüm yıllar önce ve bana ‘Bir transseksüelin ya da bir travestinin, Diyarbakır’da bir toplumsal olayı takip ettiğini düşünebiliyor musun?’ diye sormuşlardı. Düşünebiliyorum ama neler olabileceğini de düşünebiliyorum. Evet, bu bir bahanedir ama toplumsal bir arka planı olmayan bir bahane midir? Hayır. Bir travesti, elinde kamera ile Diyarbakır’daki bir toplumsal olayı takip ederse, kendisi haber olur. Bu kaçınılmaz bir durum olabilir ama tüm bunlara rağmen çalışmalıyız. O Yazı İşleri müdürlerinin anlayamadığı da bu… Üç yıl boyunca, adliye muhabirliği yaptım; kimliğimi belli etmeye başladıktan sonra, bana bir jest yaptılar ve beni Kültür&Sanat’a aldılar. Orada da başka bir sorun oldu ve atıldım. Türkiye basını, birçok alanda toplumdan önde olduğunu falan iddia eder ancak çoğu zaman gerisindedir. Hele ki konu LGBTT’ler ise… Anlaşamadığınız şefiniz, ‘Çocuklar sünnet edilmiş. Haberini sen yap.’ der. Hâlbuki o haberin girileceği yoktur ama gıcıklık yapmak diye bir şey vardır… Başımıza geldi böyle şeyler… Bu nedenlerle, bazı değişikliklerin gerçekleşmesi için, yeni yasalar gerekli. Toplum alışkanlıklarının değişmesi için asırların geçmesi lazım; acil bir değişim ise, kanunla olabilecek bir şey…
 
Buse Kılıçkaya: Görünür olmaya başladıktan sonraki sorunlara dair konuşmaları dinledik. Serap Akçura’nın, neler yapılması noktasında söyledikleri, hepimize çok büyük işler düştüğünü gösteriyor. Çalışma pratiklerimiz, insan hakları ve ayrımcılık, çalışma hayatı ve ameliyat süreçlerinde yaşanan sorunlar, tamamen hukuksal bir sürece tekâmül ediyor. Evet, biz bu mücadeleyi vereceğiz ama bunu, sadece transseksüel bireyler olarak değil, toplumun bütünü olarak yapmak istiyoruz. Çok kolay bir mücadele değil ama LGBTT bireylerin son zamanlarda verdiği mücadeleyi azımsamamak gerekiyor. Birimizin görünür olduğu yerde, diğer bir insanın görünür olmak istememe duygusunu da anlamak gerekiyor. Ben görünür bir transseksüelim ama her lezbiyenin ve geyin görünür olmasını beklemek çok doğru değil çünkü hayatın tam dışına itiliyoruz, işlerimiz ellerimizden alınıyor, ailelerimiz tarafından reddediliyoruz, toplumun kenarına bırakıyoruz ve en yakın arkadaşlarımız bizi ötekileştiriyor. Anayasanın 10. maddesinin artık ‘cinsel yönelim’ ve ‘cinsiyet kimliği’ni içermesi; ameliyat süreçlerimiz ve kimlik meselesine ilişkin çalışmalarımızın ilerlemesi ve en önemlisi insan hakları, şiddet ve ayrımcılık noktasında atacağımız her adım, bizim daha özgür bir ülkede yaşamamızın temelini oluşturacaktır. 
 
* ‘Türkiye’de Kadın Olma Halleri’ başlığı altında 2009 yılı boyunca gerçekleştiriyor olduğumuz söyleşiler, Heinrich Böll Stiftung Derneği tarafından desteklenmektedir.
 

Etiketler: kadın
Nefret