25/07/2006 | Yazar: Kumru Toktamış

‘Eşcinsel var oluş biçimini politik olarak savunmak ile felsefi olarak benimsemek arasında bir fark olduğunu düşünüyorum. Politik savunma ister istemez, eşcinselliği bir kimlik olarak kabul ettirme kavgasına dönüştürmüş durumda; yasama hakkı, iş bulma hakkı, ayrımcılığa uğramama hakkı ile birlikte bireyler kiminle nasıl sevişeceklerini uluorta yerde ilan etmek zorundalar adeta. Oysa felsefi düzeyde, bireyin kiminle nasıl sevişeceği akışkan, sınır tanımaz bir konu.’

“Eşcinsel var oluş biçimini politik olarak savunmak ile felsefi olarak benimsemek arasında bir fark olduğunu düşünüyorum. Politik savunma ister istemez, eşcinselliği bir kimlik olarak kabul ettirme kavgasına dönüştürmüş durumda; yasama hakkı, iş bulma hakkı, ayrımcılığa uğramama hakkı ile birlikte bireyler kiminle nasıl sevişeceklerini uluorta yerde ilan etmek zorundalar adeta. Oysa felsefi düzeyde, bireyin kiminle nasıl sevişeceği akışkan, sınır tanımaz bir konu.”

KAOS GL

Kumru Toktamış

Son bir kaç yüzyıldır insanlık kendini bir cemaat üyesi değil de birey olarak düşünmeye başladığından beri yalnızlaşan/tekbaşınalaşan bireyin kim olduğu gibi tasalar ve tasarımlar silsilesi ortaya çıktı. Filozoflar üç aşağı beş yukarı, bireyi kabaca “düşünen etik insan” olarak tanımlamışlardı. Duruma anında el koyan devlet, okul, hastane hatta dini kuruluşlar bireyin kim olduğunu “sapına kadar” tanımlamaya giriştiler. Haliyle “sapı” da tanımlanınca cinsel arzu da bireyin kim olduğunun vazgeçilemez bir parçası haline geldi. Yeni doğan bebeklerin sanki kullanma kılavuzları varmış gibi, üreme organlarının şekline bakıp, ileride kimlere karşı cinsel arzu duyabileceklerine kadar “kimlik” konusunda bilgi sahibi olur durumuna geldik.

Oysa hayat son iki yüzyıldan çok daha uzun süreden beri, kalıplara uymaz, sınır tanımaz çeşitlilikte devam ediyordu. İnsanlar ne zamandır, üreme organlarının işlevleri ile arzularının farklı olabildiklerinin farkına çoktan varmışlar, kilise, din, iman tanımadan, bazen utana sıkıla, bazen keyifle ve şenlik içinde, (kimi zaman da başkalarını hırpalayarak) arzularının peşinde koşmaktaydılar. Bu yüzden, Eski Yunan’dan Memlükler’e, Yeni Dünya’nın Iraqois yerlilerinden Hindistan’a kadar cinsel arzuların ifade edilme biçiminin çeşitliliğine rastlamak mümkün. Birey öncesi toplumlarda cinsellik bir kimlik olmaktan çok bir faaliyet olarak algılandığından olsa gerek, bütün bu toplumlarda bugün kavramakta zorluk çektiğimiz değişken ve karmaşık ilişkiler her zaman çeşitli algılama biçimleri ile var ola geldiler. Fellini, Styricon adlı filminde ne güzel ifade eder bu karmaşıklığı; filmin başında genç adam sevdiği erkeğin peşinde koşarken filmin sonuna doğru kadınlarla sevişebilmek için dere tepe derman arar, bir başka erkek sevgilisinin sevinç çığlıkları arasında. Arzu bu; sınır tanımaz.

Toplumsal tarihe biraz da kurbağa bakışı ile yakından baktığımızda evlilik gibi, aile, cinsellik gibi bugün bize doğal gelen bir sürü kurumun anlamlarının çok daha farklı olduklarını görüyoruz. Sonuç olarak Izabel ile Ferdinand birbirlerine aşık oldukları için değil Aragon parası ile Kastil ordusunu birleştirebilmek için evlendiler, sonrası İspanya tarihi oldu. Ömürlerinin sonuna kadar her ikisinin de bir sürü başka sevgilileri oldu. Çünkü aşkın başka işin başka olduğunu özellikle hükümdar aileleri çok iyi biliyorlardı. Hay allah toplumsal tarih dedim, hanedan ailelerinin evliliklerinden bahsediyorum; peki Amerikan kızılderilileri arasındaki üçüncü seks sayılan, erkek elbiseleri giyip çocuk doğuran ve doğurduğu çocukları bir başka kadınla birlikte büyüten kadınlardan söz edelim o zaman. Ya da, taa Fransa’lardan kalkıp, Kudüs’e ulaşan, aynı ata binip, aynı kaptan su içip, aynı battaniye altında yatan kimi haçlılardan. Bir sürü erkek çiftin Ortodoks kilisesi tarafından kutsanan hayat boyu beraberliklerden veya Avrupalı korsan kürk avcıları kendileri ile değil kabilelerinin erkekleri ile ticaret yapmayı tercih ettikleri için kavimlerini terk eden Eskimo kadınlardan. Tabii bütün bunlardan söz ederken, bu insanları yola getirmeye gücünün yettiğini sanan kurum ve kuruluşların fetvalarına, buyruklarına da bakalım. Cinsel arzunun kolay kolay tanımlanamaz biçimlerde ifade edildiğine tarih şahidimiz.

Geçmişteki her var oluş biçimini savunacak halimiz yok tabii. Ama sonuç olarak insanın oğulları ve kızlarının cinsel arzularını ifade edişlerindeki çeşitlilik her nedense modern toplumun rasyonalite pençesinde daha bir kıstırılmışlıkla karşılaşıyor. Son iki yüz yıldır kendimizi özgür sansak da sürekli bir tanımlanmışlık halinin hegemonyası ile pazarlık yaparak yaşamaktayız. Kim olduğumuz, kimi seveceğimiz, kimi nasıl seveceğimiz kimliğimizin en can alıcı yanı. Rasyonalite dışı bir duygu olduğu halde kimi arzulayacağımız bile birey oluşumuzun en önemli parçası. İşte bu noktada cinsel arzu çeşitliliği, birey tanımlanmışlığına teslim olup çeşitliliği oluşturan faaliyetler faaliyet olmaktan çıkıp kimlik haline geliyor ki günümüz hegemonyalarında yer edinebilsin.

Modern zamanlarda birey hakları kadar, hak etmedikleri ile tanımlanan bir insan. İki yüzyıldır sabah akşam ne yapmanın meşru olmadığını duyuyoruz. “Tamam, karımı dövmek meşrû olmasın peki ama kiminle sevişeceğime müsaadenizle ben karar vereyim” türü pazarlıklar arasında çeşitlilik taleplerimize ses bulmaya çalışıyoruz. Meşruiyet kazanmasını istediğimiz taleplerimizi kimlik türünden sicile geçirmemiz gerekiyor ki, günümüz rasyonalitelerinin sınırları arasında kendine yer edinebilsin. “Ben genellikle uzun boylu erkekleri arzularım ama arada bir de kısa boylu kadınları arzulayabilmek istiyorum” modern toplumun sicil defterine kolay kolay sığmıyor, onun için kısa yoldan kimlik tanımı yapıveriyoruz: “Ben bi-seksüelim.” Oysa, bu tanımı yaptığımız anda sınırlanmayı yeniden tanımlamış olmuyor muyuz?

Bir zamanların dünyasında çeşitliliğin bir parçası olarak kabul edilen (veya edilmeyen) faaliyetleri bugün kimlik olarak sunmak zorundayız. “Ben genellikle erkekleri çekici bulur ve arzularım” diyen bir erkek, kabul görebilmek için kendini modernitenin sicil defterine “eşcinsel” olarak kaydettirmek zorunda. Bir kez kaydoldunuz mu, şimdi bir sürü sorumluluğunuz var demektir. Olur ya bir gün bir kadını arzulamaya kalksanız tüm dostlarınız kapınızı çalmaz olur. Ama “arzu bu, ne yapacağı belli olmaz diye yola çıkmamış mıydık” demek kimsenin aklına gelmez.

Eşcinsel var oluş biçimini politik olarak savunmak ile felsefi olarak benimsemek arasında bir fark olduğunu düşünüyorum. Politik savunma ister istemez, eşcinselliği bir kimlik olarak kabul ettirme kavgasına dönüştürmüş durumda; yasama hakkı, iş bulma hakkı, ayrımcılığa uğramama hakkı ile birlikte bireyler kiminle nasıl sevişeceklerini uluorta yerde ilan etmek zorundalar adeta. Oysa felsefi düzeyde, bireyin kiminle nasıl sevişeceği akışkan, sınır tanımaz bir konu. Yeşil gözlü olmak, kısa boylu olmak gibi tutulacak kulpu olmayan bir mevzu. Tabii burada iki haklı itiraz söz konusu olabilir: Kimse yeşil gözlü olduğu için, kısa boylu olduğu için toplumsal aşağılanmaya maruz kalmıyor ama eşcinsel faaliyetlerde bulunduğu için hakları gasp edildiğine göre, kimlik bu gasp edilme anında oluşuyor. İkincisi, sonuç olarak sıkça yaptığımız faaliyetler kimliğimizin bir parçası değil midir? Sabah akşam sınıfa girip ders veren bir insanın kimliği her ne kadar “öğretmen” ise, sürekli olarak kadınlara ilgi duyan bir kadının da kimliği o kadar “eşcinseldir.” Bu itirazların siyasi doğrular olduğundan kuşkum yok ama aynı doğrular insanlığa özgü çok güzel bir zenginliğin üstünü kapatıyor. Cinselliğin akıl sır ermez karmaşıklığı, sınır tanımaz çeşitliliğinin evrenselliği yitip gidiyor.

Artık pek az toplum, topluluk ve dogma cinselliği üreme amacından doğru tanımlıyor. Cinsel arzu, sosyal kaygılarla her ne kadar biçimlenirse biçimlensin, eninde sonunda kendini ifade etmenin yolunu buluyor veya ifade edilememenin altında boğulup kalıyor. Modern zamanların eşcinsel bireyleri ile kendilerine heteroseksüel diyenler aynı dili konuşur oldular: “Kendimi bildim bileli böyle hissederim.” Oysa insana dair duygular, arzular bu kadar değişmez, bu kadar tutucu mu? “Sexing the Body” kitabının yazarı biyokimyacı Anne Fausto-Sterling’in şöyle bir ifadesi var: “On küsur yıl bir adamla evli kaldım, 40 yaşından sonra bir kadınla birlikte yaşamaya başladım. Her iki ilişkimi de aşkla ve şehvetle yaşadım.” Tabii Fausto-Sterling için kutumuz hazır “aa, bi-seksüel.” Oysa geçenlerde yıllardır sevdiği kadınla evlenen Fausto-Sterling kendini “kendimi bildim bileli deney tüpleri ile oynamayı çok severim” diye tanımlıyor kendini.

Rahmetli Jacqueline O. Kennedy’nin üvey kardeşi ve bir zamanlar ABD başkanı olmaya çalışan Al Gore’un kuzeni, ABD’de eşcinsel aşk üstüne ilk romanlardan birini yazan romancı/eleştirmen Gore Vidal, otuz yıldan fazla birlikte yaşadığı erkek arkadaşını yeni kaybettiği halde, “ben herkesin kadınları da erkekleri de arzulamakta özgür olması hakkını savunmak istiyorum” diyerek kendisinin “gey” ve “biseksüel” olarak tanımlanmasına yıllardır karşı çıkmakta. Kendini Amerikan edebiyatının “kancık beyfendisi” olarak gören Gore Vidal’e göre, insanlığın eğer doğal bir hali varsa o da herkesin her iki cinsi de arzulayabilme kabiliyeti.

Bütün bu şöhretli örneklerden sonra kendi bildiğimiz tarihlere, yaşamlara bakalım. Hiçbir kutuya, kategoriye sığmayan hayatların öykülerini hepimiz duymuşuzdur. Hatta bugün batıdan bildiğimiz yığınla hikaye bir yana, bizim eski Akdeniz dünyamızın, kuytu Ege ve Ortadoğu köşelerinden, olmadık yaşanmışlıklar arasında çok daha hoşgörülü var oluş biçimlerine rastlayabiliriz. Belki eşcinsellik de aynı heteroseksüellik gibi altı üstü bir faaliyetin adıdır, sonradan modernlik olsun, birey yola gelsin diye kimlik haline gelmiştir.

mart 2005, Brooklyn NY


Etiketler:
Nefret