11/10/2006 | Yazar: Kaos GL

‘Benden kıdemli olan üst sınıf öğrencilerini ‘Acaba aynı durum onların da başına geldi mi?’ diyerek gözlemeye başlamam da bu döneme denk gelir. Galiba gözlemi fazla abartmış olmalıyım ki en sonunda bir erkek öğrenciye aşık olmuştum. (İlişkimiz maalesef bir porno film materyali niteliğinde ayrıntılar taşımıyordu. Daha ziyade sıkıcı bir Türkan Şoray-Kadir İnanır klasiği gibi bir şeydi ve hatta bir Zuhal Olcay filminden de sahneler içeriyordu.)’

‘Benden kıdemli olan üst sınıf öğrencilerini ‘Acaba aynı durum onların da başına geldi mi?’ diyerek gözlemeye başlamam da bu döneme denk gelir. Galiba gözlemi fazla abartmış olmalıyım ki en sonunda bir erkek öğrenciye aşık olmuştum. (İlişkimiz maalesef bir porno film materyali niteliğinde ayrıntılar taşımıyordu. Daha ziyade sıkıcı bir Türkan Şoray-Kadir İnanır klasiği gibi bir şeydi ve hatta bir Zuhal Olcay filminden de sahneler içeriyordu.)’

KAOS GL

Sıtkı Sıyrıldı - Kırşehir

1986 yılında Psikoloji bölümünü kazandığımda, başıma geleceklerden habersiz, saat vaadiyle kandırılıp sünnet masasına yatırılan bir çocuğun masum sevinciyle kaydımı yaptırmıştım. İtiraf etmek gerek daha ilk yıl bütün meslek derslerinde kalınca ‘acaba yanlış mı yaptım?’ diyerek derin derin düşünmeye başlamıştım.

Benden kıdemli olan üst sınıf öğrencilerini ‘Acaba aynı durum onların da başına geldi mi?’ diyerek gözlemeye başlamam da bu döneme denk gelir. Galiba gözlemi fazla abartmış olmalıyım ki en sonunda bir erkek öğrenciye aşık olmuştum. (İlişkimiz maalesef bir porno film materyali niteliğinde ayrıntılar taşımıyordu. Daha ziyade sıkıcı bir Türkan Şoray-Kadir İnanır klasiği gibi bir şeydi ve hatta bir Zuhal Olcay filminden de sahneler içeriyordu.)
Nevrotik kavramı ile ilk karşılaşmam da bu döneme rastladı zaten. Benim için anlamı belirsiz bir kelime: Nevrotik misin oğlum? diye sorarlar o an ki durumuma göre bir anlam bulmaya çalışırım; aç mısın, otobüsü mü kaçırdın...? Herhangi biri için ‘Nevrotik nevrotik bakıyor’ denir, ben erotik erotik şeklinde tercüme ederim. O kadar sık kullanılır olmaya başladı ki bir dönem, sonunda tüm cesaretimi toplayıp bir bilene sormaya karar verdim. Keşke sormasaymışım: Küçük çaplı bir konferansı andıran cevabı ilk üç saatten sonra takip edememenin açtığı yara kesinlikle bir psikanalize konu olacak kadar derindir.

Bir akşam aynı sınıftan çok bilmiş bir arkadaşla tüm psikoloji ekollerini sil baştan yeniden kurarken geçen bir cümle bardağı taşıran son damla oldu (Damlayan sular hep sinirimi bozar zaten): ‘Bu kültürde eşcinsellerin nevrotik olmamaları imkansızdır’ diyerek son noktayı koyan arkadaş aslıda bilmeden bana koydu. Önceleri duygusal (sonraları nevrotik olduğunu keşfettiğim) bir tepki ile karşı çıktım bu tespite ama o ısrarla fikrinde direndi.
Bende açtığı yaranın hiçbir zaman farkına vardığını sanmıyorum. Tüm dikkatimle yeniden nevrotik kavramına eğilmiştim: Nevrotiklik çoğu insan için kaçılmazdı. Freud (Kemikleri sızlasın, az daha okulu onun yüzünden 10 seneye uzatıyordum) çağdaşlaşmanın bedeli olarak özetliyordu Nevrotizmi. Adler boş durur mu? Çağdaşlaşamamanın bedeli olarak yorumlayıp çıkmazımı derinleştiriyordu. Bu kavram zıtlığının, beni nevrotik bir sürece soktuğunu anladığımda iş işten geçmişti. Bir de Karen Horney var (Adı yaklaşık yazıldığı gibi okunuyor. Ama siz Amerika tahsili görmüş havası vermek isterseniz soyadını söylerken dudağınızın sağ üst köşesini yukarı kaldırıp Höööniiii diye uzatarak okuyun. Sizi temin ederim insanlar tarafından sempatik biri olarak algılanacak ve sevilmeye karşı duyduğunuz nevrotik gereksinimi bir nebze olsun tatmin ederek bu fakiri de hayırla yad edeceksiniz.) Nevrotizmi anlatırken bu karı kadar ağzından akademik bal damlayan birini görmedim. Cilt cilt yazdığı birbirinden değerli, nevrotiğin el kitaplarında yaptığı tanımları bir çırpıda okuyup hıfz ederek en büyük açlığımı onunla tatmin etmiştim. Sonuç: Nevrotik olmayan insan yoktu.
Eğer terapilere geç geliyorsanız bu ‘tedavi olmaya karşı geliştirilmiş’ nevrotik bir tepkiydi. Eğer bu teşhisten dolayı, ‘ulan ben ne nankör bir adamım, şu terapist iyileşeyim diye bir yerlerini yırtıyor ben geç geliyorum, zaten adımızda çıkmış nevrotiğe’ diye düşünüp erken gelmeye başlarsanız bu sefer de ‘başkalarının hayranlığını kazanmaya yönelik nevrotik gereksinim’ tutumunu sergilemiş oluyordunuz. ‘Ya Sabır, Ya Allah, nasıl bir şeye çattık ki ne yapsak teşhis oluyor’ deyip tam vaktinde gelmeye başlarsanız dakikliğiniz nedeniyle ‘saygınlık kazanmaya yönelik’ nevrotik tutum sergilediğinizi anlayınca apışıp kalıyor, bir besmele ile Allah’a sığınmaktan başka bir çıkar yol bulamıyor ve sessizce gelip gitmeye başlıyordunuz. Suskunluğunuz dikkatlerden kaçamayacağı için ‘kusursuz olmaya ve eleştiriye karşı savunmaya yönelik nevrotik gereksinim’ tutumu sergilediğinizi bilmiyordunuz.
Eh bu ahval ve şerait altında ‘nevrotik olmayan insan yoktur’ derken ne demek istediğim daha net anlaşılıyor herhalde.

Herkes bazen hayatın bir tiyatro oyunu olduğu sanısına kapılır. (Utanmadan bunu söyler bir de.) Bazılarına ise tiyatro yetmez uzun metrajlı bir film olarak gelir, başrolde de kendisi oynar. İşte nevrotiklerde bu film çevirme hissi süreklilik kazanmış oluyordu. İşin acı tarafı bunlar Banu Alkan gibi kameraya bakarak konuşmadan da edemiyorlardı. Onları yıkan kamerayı arama çabası değildi, bundan açık bir haz bile alıyorlardı ama yıllardır sergiledikleri performansa karşılık çevrelerinin onlara çok gördüğü oscar ödülünü alamamayı bir türlü sindiremiyorlardı. Yaşadıkları aşklar daha önce kimsenin yaşadığı cinsten olmadığı için bir türlü akılları almıyordu, tam alacak gibi olduğunda gelen ayrılık yeni bir feryat ile sonuçlanıyordu. Hayallerinde hep başarılı, zengin, karşı konulmaz oldukları için zaman geliyor bu hayallere katılmayan kişileri anlamakta zorlanıyorlardı. Hep olduklarından farklı davranmaları gerekiyordu gerekmesine de kendilerinin kim olduğunu hiç merak etmedikleri için farkın ne olduğu hakkında da fikirleri oluşmuyordu. Kısacası sürekli haksızlığa uğradıkları için ya susup kalmışlardı; insanlardan kaçıyorlardı, ya da saldıran davranışları vardı: devamlı birilerini aşağılıyorlardı: Örneğin kezban, denyo kelimeleri dillerinden düşmüyordu. Ya da boyun eğmişler, yularlarından kim çekerse oraya gidiyorlardı. ( Bu üç davranışı aynı anda yapanları tımarhaneye kapatmak gerekebiliyordu.)

Peki eşcinseller nevrotik miydi? İşin en can sıkıcı yeri benim için bu soruya cevap aramak olmuştu. Önce ayırt edilmesi gereken bir şey vardı tabi: Eşcinsellerin nevrotik olması farklı bir şeydi, eşcinselliğin nevrotik bir davranış biçimi olması farklı bir şey.

Hemcinslerimi daha dikkatli incelemeye başlamıştım. Bir çoğu kaderin kendilerine neden böyle bir isteği reva gördüğüne akıl sır erdiremiyordu. İçlerine sinen ‘ben bir sapığım’ fikri ne yapılırsa yapılsın atılmıyor, gizli/açık bir mutsuzluk ve aykırılık hissi veriyordu. Sürekli kendilerini suçluyor ya benzerlerinden ısrarla kaçıyorlardı ya da benzerleriyle bir araya gelip kurtarılmış dünyalarında canlarının istediğini yapıyor ve oradan dışarı çıkınca ‘normaller’ gibi davranıyorlardı. (‘Nevrotik kişiler genellikle kaygılı, mutsuz, çevreleriyle olan ilişkilerinde etkisiz ve suçluluk duyguları içinde yaşayan insanlardır. Sorunları bir hastanede yatmalarının gerektirecek oranda ağır olmasa da bazen bir hekime başvurmaları gerekebilir.’ Psikanaliz ve Sonrası, E. Geçtan, 1984, Ankara, Syf. 38)

İlk anlattıkları şey ırzlarına geçen akrabaları, komşu çocukları, en popüler haliyle elmaşekeriverenbakkalamca’larıydı. Onları buyoladüşüren’lerin hain planları dinleyenleri dumura uğratıyor ve ‘vah vah’ dedirtiyordu. Hep özür dileyen halleri onları haklı çıkarmasa da birazcık içlerini ferahlatıyordu. (‘....Kendine özgü dünya görüşünden ötürü nevrotik kişi olayları diğer insanlar gibi değerlendirmez. Görüşlerine uymayan olayları görmezlikten gelir ya da olayların yalnız kendi görüşlerine uyan bölümlerini algılar.’ E. Geçtan, A.g.e.Syf. 87)
Biraz samimi olunca iş çığırından çıkmaya başlıyor bu ‘işi’ ne kadar da istemeden yaptıklarını neredeyse ağlayacak kadar acıklı yüz ifadeleri ile anlatmaya başlıyorlardı.(‘Aşağılık duyguları gibi suçluluk duyguları da istenmeyen şeyler değillerdir; nevrotik birey bunlardan kurtulmaya hevesli olmaktan çok uzaktır. Aslında suçluluğu konusunda ısrar eder ve onu temize çıkarmaya yönelik her girişime ısrarla direnir.’ Çağımızın Nevrotik Kişiliği, Karen Horney, Öteki Yayınevi, Syf. 171)

Tam içiniz kararmaya başlarken anüs kaslarının darlığı üzerine yapılan yarışmalarda aldıkları birincilikleri canlı referanslarıyla birlikte zikretmeye başlayınca irkilip kalıyordunuz.(Onlar için cinsel ilişkiler, sadece belli cinsel gerilimlerin boşaltılması değil, ayrıca insan ilişkisi kurmanın tek yolu anlamına gelir. K. Horney. A.g.e. Syf.113)

‘Yediklerinin’ kalınlığı ve uzunluğu bir boğa yılanına ne kadar yakınsa o denli övündüklerini görünce bir kez daha hayret deryalarında yolunuzu kaybediyordunuz.(Nevrotik bireyin doymak bilmezliği, yeme-içme, satın alma, vitrin bakma,...., konularında da görülen genel bir kişilik özelliği olarak açgözlülükte belirebilir. .....Bir açgözlülük tutumunun, cinsel alanda, cinsel açıdan varolan doymak bilmezlikte olduğu kadar... K. Horney. A.g.e. Syf. 92-93)
Aranızdaki iletişim öğrenilmiş çaresizliğe doğru kayıp gitmeye başladığında karşınızdaki çoktan hemcinslerinden ‘falanca bir günde 15 kere yemeden duramıyormuş, ay abla o kadarı da fazla, yediklerini de toplasan bir öğün bamya yemeği yapmaz, karı kolideyken osurunca, adama, yırttın beni tazminat davası açacağım, demiş’ gibisinden, insanın tüm zihin süreçlerini durduran anılarını anlatmaya başlamış oluyordu.(Nevrotik rekabeti normal rekabetten ayıran üçüncü farklılık, nevrotik bireyin hırsında ‘Hiç kimse değil, sadece ben güzel, becerikli, başarılı olacağım’ tutumunda gizli olan düşmanlıktır..... Gerçekten kendi başarısı onun için en önemli şeydir; ama başarıya yönelik daha sonra da göreceğimiz gibi güçlü ketlenmelere sahip olduğundan, üstün olması ya da en azından böyle hissetmesi için tek bir açık kapı kalır: Başkalarını yere çalmak, onları kendi seviyesine ya da daha aşağılara indirmek. K. Horney, a.g.e. syf 141.)

Artık boş gözlerle, her anlatılanda var olduğunu varsaydığınız ama bir türlü anlayamadığınız hikmetler de ilginizi çekmez olunca ellinci kere aynı soruyu duymuş oluyordunuz: NE OLACAK BENİM SONUM? (Önceleri ciddi ciddi cevaplar arıyordum. Sonraları fark ettim ki bu tipik ‘taşak havası’ dedikleri cinsten bir geyik muhabbeti. ‘Umutların yıkılışı geniş bir alanı içine alınca bir kader duygusu kendini gösterir. Bazen insan, Dante’nin, girişinde şu not bulunan Inferno’sunu anımsamaktan kendini alamaz: ‘Bu kapıdan girenler, umutlarınızı eşiğin dışında bırakın....’ Bu nevrotik bireyin kendi duygularından, arzularından, inançlarından ve enerjisinden uzaklaşmış olmasıdır. Bu, bireyin kendi yaşamında etkin ve belirleyici güç olma duygusunu yitirmiş olmasıdır. Sonuçta bunlar, benim ‘gerçek öz’ olarak adlandırdığım kendi içimizdeki en canlı merkeze yönelik bir yabancılaşmayı göstermektedir.’ Nevrozlar ve İnsanın Gelişimi, K. Horney, Öteki Yayınevi, Syf. 154-169. ‘Bütün bu korkular, çözülmemiş çatışmalardan kaynaklanır. Ama sonunda bir bütünleşme istediğimiz takdirde bunlarla karşı karşıya gelmek zorunda kaldığımız için, bunlar ayrıca kendimizle yüzleşmemize bir engel olarak kalır....’ Ruhsal Çatışmalarımız, K. Horney, Öteki Yayınevi, syf. 123.)
Artık yüz göz olmaya başladığınızda, hani daha sık görüşerek, bir kaptan yemek yiyerek, bir gün arkanızdan yapılan bir dedikodu ile irkiliyordunuz: Meğer ne madi gacıymışsınız siz, tarak yerine yarak diyecek kadar aklınızda başka bir şey yokmuş, kol gibi similyayı yerken küründen de olsa ‘ıh!’ bile dememişsiniz, faraş olmuşsunuz ayol faraş!!! Bunları duyunca ‘hı?’ diyerek sersemleseniz bile artık bir gerçeğin adını ağır ağır koymaya başlıyorsunuz: Maalesef hemcinslerimin çoğu hasta ve bu hastalığın adı da nevrotiklik.

Eee, ne olacak peki böyle? Karar vereli çok oldu, hiç bir şey. İnsanlar bu durumdan kurtulup daha sağlıklı yaşamak için akıllarını başlarına devşirene kadar hiçbir şey olmayacak. Hep aynı şikayetleri duyacağım, hep bir çözüm önermeden önerilen çözümlere bilgiç bilgiç dudak bükmelerini aynı boş gözlerle seyredeceğim.

Belki bir zaman sonra başka bir yazıda sohbete devam ederiz. Hani nasıl olacak bilmem ama belki ilginizi çeker ya da bir işinize yarar.(06.05.1998)


Kaynak: Kaos GL, Kaos GL, Mayıs 1998, Sayı 45







Etiketler: insan hakları, sağlık
bülten