Kültür Sanat

Gey ve Lezbiyen Yazını

Pazartesi, 30 Ocak 2012
Gey ve Lezbiyen Yazını, her şeyden önce, herhangi bir seçkinin ötesinde, bir misyon kitabı olarak okunmalı, çünkü Grek mitolojisindeki hemcins arzusu temsillerinden 1990’lara kadar çizdiği kesintisiz süreklilik çizgisi içerisinde, giriş niteliğinde bir edebiyat tarihi sunuyor ve bunu başardığı ölçüde de, okuyucuya, gerek Oscar Wilde’ın mahkeme süreçlerini anlatırken gerek Stonewall’dan bahsederken, dolaylı yoldan bir LGBT tarihi bilinci aşılıyor.
 
Kitabın çerçevesi oldukça serbest ve geniş çizilmiş. Hemcins arzusu temsillerinin nasıl işlendiği de alanına giriyor, bu konuda eser veren LGBT bireylerin hayatlarını da bazen merkezine alıyor, edebiyatı aşıp sinemaya da atlıyor, LGBT’yi sınıflayan ve bastıran kurumları da ele alıyor, AIDS salgının özelinde LGBT’yi nasıl vurduğundan ve bunun edebiyata yansımasından da bahsediyor.
 

Kitap, gender alanında akademik çalışmalar veren on üç yazarın makalelerinden derlenmiş ve üç genel başlık altında toplanıyor: Bastırma ve Meşrulaştırma, Duygusal Yakınlıklar ve Edebi Gelenekler. Bastırma ve Meşrulaştırma, esasen hukuk, psikanaliz LGBT’nin bastırılması ve medyanın afişe etme çabaları üzerinde dursa da, sorunsalı ters yönünden alıp LGBT bireyin yasa ve yasağa nasıl isyan ettiğinin edebiyata yansımasını da inceliyor. Duygusal Yakınlıklar, seyahat temasıyla başlıyor. Seyahat, birey tarafından Venedik’te Ölüm’de deneyimlendiği üzere olumlu bir şeydir çünkü birey kendi yurdundaki bastırılmışlıktan uzakta olduğunda, insanların ona yabancı gözlerle bakması, hakkında doğru düzgün bir yargıya var(a)maması, üstünde yaptırımının olmaması ancak güzel olabilir: Tüm bunlar mümkündür çünkü, “yalnızdı, yabancıydı, bu geç kalmış kutsanmışlığın içine derinlemesine dalmıştı –hepsi neredeyse inanılmaz deneyimlerden yüzü kızarmadan geçmesini sağlıyordu.” Seyahat, tam da bundan kaçış olduğu için güzeldir, Radclyffe Hall’un Barbara’sının dediği gibi “Jamie, hadi gidelim… bizden nefret ediyorlar. Kimsenin bizi bilmediği bir yere gidelim.”
 
Sonrasında, “ırk” ve hemcins arzusunun nasıl iç içe geçtiği, Butler’a da bir saygı gösterisinde bulunarak Paris Yanıyor’u da içine alan, bir dizi film analiziyle ele alınıyor. AIDS edebiyatında ise 90ların başından itibaren bu konuda verilen eser sayısında neden ciddi bir düşüş olduğu sorgulanıyor ve kamuoyundaki sessizliğin nedenleri araştırılıyor. Kitabın tek zayıf noktası, on üç makale içerisinde transgender’ı merkeze alan ancak tek makaleye yer verilmiş olması ki, makalenin yazarı Heather Love da bu eksikliğe işaret etmekten imtina etmemiş. Makalede Türkçe’ye Sevici Türküsü diye çevrilen Stone Butch Blues’da toplumun kurumsal yapısının cinsiyet kimliğini büyük ölçüde dışlamasının verdiği sorunlarla ana karakterin kendisini hiç kimse olarak hissetmesi ele alınıyor: “Sınırı aşamıyordum. Motosikleti gümrükte durdurduğum an geçerli bir nüfus cüzdanım yoktu. Cüzdanımı açıyor ve nüfus cüzdanıma bakıyordum. Doğum belgem, ehliyetim. Net biçimde kadın yazıyordu. Erkek olarak cüzdan nasıl alacaktım?... İnsan değilmişim gibi hissediyordum.”
 
Edebi Gelenekler, özellikle Bloomsbury grubuna odaklanarak gey ve lezbiyenler arası çeşitli işbirliği biçimleri, ağırlıklı olarak Shakespeare’in Sonelerinin analiz edildiği, edebiyatta üstü örtük ifade edilmiş gey ve lezbiyen arzuları ele alıyor ve New York queer edebiyatıyla son buluyor.
 
Bu kitabın en önemli rolü, okuyucunun geniş bir coğrafya ve zaman dilimini kapsayan bir edebiyatla tanışma fırsatı. Bazı kaynaklara ulaşamayacak okuyucular için ise, kitabın sonunda, Türkçe’ye çevrilmiş LGBT edebiyat ile ilgili kapsamlı bir liste bulunuyor.
 
Bu yazı Kaos GL Dergisi'nin 121. sayısında yayınlanmıştır.