İnsan Hakları / Sağlık

‘İşkencenin Hiyerarşisi, Rütbesi, Derecesi Yok’

Pazartesi, 24 Aralık 2012
Haber: Kaos GL
Kadınlara, çocuklara, yaşlılara, engellilere, askerlere, öğrencilere, eşcinsellere, transseksüellere, Kürtlere, gayrimüslimlere olan şiddet, kötü muamele, işkence, ayrımcılık aynı ortamlarda gelişir, beslenir ve meşrulaşır. Yoksulluk, onu besleyen neoliberal politikalar, cinsiyetçiliği besleyen erkek egemen anlayış, heteroseksizm bunları besler, kışkırtır. Şiddeti kabule alışmayalım.
 
İstanbul Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Şahika Yüksel, Türkiye’deki politik şiddet, işkence ve asker intiharlarını değerlendirdi. Prof. Dr. Yüksel, Milliyet’ten Zeynep Miraç’ın sorularını yanıtladı.
Bülent Arınç’ın Gültan Kışanak için söyledikleri empatiye mi delalet?
Empati, bir kişiye değil o kişiyle ortak özellikleri taşıyan gruba ait duygu olduğunda anlamlı olur. Güncel bir örnek vereyim. Diyarbakır’da terlikle okula giden Melek... Pek çok hayırsever Melek’e ayakkabı alıyor, yardım etmek istiyor. O duyguları paylaşıyorum. Ama bu, anlamlı veya işlevsel olmayan kişisel bir duygudur.  

Neden?
Çünkü bu ülkede yoksulluk var. Okula terlikle giden pek çok çocuk var. Bunu bilmek için arabayı Melek’in itmesine gerek yok. Eğer yoksulluk üzerine hassasiyetimiz söz konusuysa, sadece Melek için değil; terliksiz, okula gitmek için asgari kıyafetleri olmayan çocuklar için bir şey yapacağız. Ben Melek’e hayırsever olmak istemiyorum. Ben Melek’in hamisi de olmak istemiyorum. Onunla resim çektirip gazetede adımın Melek’e yardım eden kadın, kuruluş diye geçmesini istemiyorum. Bunun adı empati değildir. Birine acıdığın zaman yaşanan duygular geçici değil sürekli olduğunda anlamlı olabilir. 

Bunun adı nedir?
Kişisel karışık duyguların farklı anlamları olabilir. Örneğin bireysel bir çözüme gitmeyen, vicdanımızı bastırmak için ödediğimiz küçük rüşvetlerdir. Empatinin karşıtlarından biri de şu... Sayın Başbakan Rakel Dink’e başsağlına gitti, değil mi? Peki sonra bu başdenetçi olarak Hrant Dink’e ceza verilmesine imza atan Mehmet Nihat Ömeroğlu atandığı zaman bu ne demek oluyor?

Ne demek?
Şu demek oluyor. Çeşitli azınlık gruplarına, buna Ermeni’yi, eşcinseli, Kürt’ü ve benzer grupları ekleyebilirsiniz, “Size haksız muamele edenlerin başımın üzerinde yeri var” diyor. “Siz korkmaya devam edin. Ben sizi korkutacak güçteyim”. Merhamet denilen şey empatinin dışıdır. Empati aynı zamanda politik bir duygu olduğunda sahici ve samimi olabilir, sadece o durum o konumdaki tek bir kişiye yönelirse, genelleştirilemezse, kısaca anlık bir üzülme olur.

Ya Arınç’ın sözlerinin politik bir karşılığı olsaydı?
Belirli konumda olan kişiler sade vatandaşlardan farklı konuşmak durumundadır. Ayşe’ye acıdım, Gültan’a acıdım diyemez. Hele devlette üst düzeyde olan bir kişinin bu tür bireysel konuşmalarının arkasının gelmesi gerekir. BDP’nin Diyarbakır mitinginde bir başka milletvekilinin, Pervin Buldan’ın ayağı kırıldı. Aynı konumda olanlardan acıyan olmadı. Hopa’da polisin müdahalesinde ayağı kırılan genç bir kadına “kız mı, kadın mı” dendi. Empati duyan da olmadı. “Polis bunu yapmamalı” diye herhangi bir mesaj gördük mü?

Hayır.
O zaman ben bu tür ifadelerin samimiyetine nasıl inanabilirim? Ruh sağlığı açısından her şeyden önemli olan samimiyettir. Olumlu bir mesaj verip, güven uyandırıp arkasından farklı bir tutum sergilenmesi güvensizliği, kuşkuculuğu besler.
Bu bakımdan Başbakan’ın çok dürüst olduğunu düşünüyorum. Kürtaj cinayettir dedi, Uludere’yi kürtaja benzetti. Bu çok açık bir söylem. “Uludere ile ilgili herhangi bir duygum yok” diyor. Bu anlamda Başbakan çok açık sözlü.

Tıpkı Gültan Kışanak gibi, 80’lerde işkence görenlerden bir bölümü, bugün siyasetteler. Bu izler, onların siyaset yapma şekillerini nasıl belirliyor sizce?
Ezilmiş, baskılar yaşamış bir grubun üyeleri; bugün yaşadıkları haksızlıklarla ilgili her düzeyde hesap soruyorlar. Ve bunu hak olarak görüyorlar. Kendilerini bastırmıyorlarsa, mücadele edebiliyorlarsa ruh sağlığı için de, toplumsal sağlık için de iyi bir işarettir. Bir grup olarak dışlanmalarının, ezilmelerinin, kötü muameleye maruz kalmalarının hesabını bireysel olarak değil kolektif olarak sorabilen kişiler grup dayanışmasıyla daha etkin mücadele edebilir. Bu çok doğru...

Kışanak ile aynı dönemde Diyarbakır Cezaevi’nde işkence gören Rahime Kesici, Taraf’a verdiği söyleşide “Affetmek istiyorum, affediyorum. Yeter ki çocuklarım bunları yaşamasın” dedi. Affetmek mümkün mü?
Özellikle Latin Amerika’da Şili, Arjantin darbeleri ile yüzleşme sürecinde affetmeyle ilgili epey çok tartışma var. Aslında Kışanak da, Kesici de aynı mesajı veriyor: “Benim yaşadıklarımı çocuklarım, gelecek kuşaklar yaşamasın”. Biri daha bireysel söylüyor, diğeri bu mesajın ancak politik mücadelenin içinde geçeceğini düşünüyor.

Bu üzerinde konuştuğumuz işkenceler toplumda nasıl tortular bırakıyor? Bugünü ve yarını nasıl etkiliyor?
Bir öğretim üyesi arkadaşım, sınıfındaki öğrencilere -ki 20-22 yaşındalar- “12 Eylül nedir?” diye soruyor. 50 öğrenciden beşi fikir sahibi. 12 Eylül’de yaygın işkence yapıldığı gerçeğini 80’den sonra doğmuş olanların önemli bir bölümü bilmiyor. Bu korkunç bir şey. Bunun yanında bırakalım 30 yıl öncesini, hâlâ süren işkencelerin varlığından haberdar olmamak, çok ciddi bir durum. Bu, işkenceciden yana dolaylı olarak tutum almaktır. Eğer görmezden geliyor, inkâr ediyorsanız; mağdurun değil o işkenceyi yapanın yanında pasif olarak taraf oluyorsunuz demektir.
 
Yapılan bir çalışmada dünyada Brezilya’dan sonra eşcinsel, transseksüel kişilere yönelik nefret cinayetlerinde Türkiye ikinci. Avrupa’da ise birinci unvanını alıyor. Sonuç olarak; şiddet dediğimizi kompartımanlara bölüp itiraz edemezsiniz, diğerlerini yok sayamazsınız. Bunun hiyerarşisi, rütbesi, derecesi yok. “Ben sadece politik nedenlerle olanlara bakarım, diğerleri önemli değil” diyemezsiniz. Kadınlara, çocuklara, yaşlılara, engellilere, askerlere, öğrencilere, eşcinsel-lezbiyenlere, transseksüellere, Kürtlere, gayrimüslimlere olan şiddet, kötü muamele, işkence, ayrımcılık aynı ortamlarda gelişir, beslenir ve meşrulaşır. Yoksulluk, onu besleyen neoliberal politikalar, cinsiyetçiliği besleyen erkek egemen anlayış, heteroseksizm bunları besler, kışkırtır. Şiddeti kabule alışmayalım.
 
Bugünkü işkence profili nasıl?
İşkence geçmişte değil. Bugün devam ediyor. İşkence hâlâ var. Ancak İnsan Hakları Vakfı’nın raporlarına bakacak olursak 2012’de işkencelerde bazı farklar görüyoruz. Hapishanelerdeki işkence sayısı düştü. Çünkü mahpus sayısı düştü. Gerçi giderek artıyor. Ama gözaltında, sokakta veya karakoldaki işkence sayılarında müthiş bir artış var.

Bu yaşananları sormamanın, unutmanın, halının altına süpürmenin karşılığı ne?
Bir kere öyle bir mesaj veriliyor: Susarsan, konuşmazsan, unutursan rahat edersin. Aileye dokunma, hapishanede, gözaltında kötü muameleden sorumlulara dokunma. Yoksa canını yakarım. Şunu eklemeliyim. Polis orantısız güç kullanıyor derken tek tek polisler değil, onlara bu izni veren yetkililer sorumludur.

Susup da rahat etmek mümkün mü?
Bir kişi, diyelim ki çocukluk çağında cinsel istismara maruz kalmış. Bunu unutabiliyor. Ama sıklıkla etkileri yıllarca sürebilir. 20-30 yıl sonra bize çeşitli hastalıklarla başvurabiliyor. Toplumsal travmaların olduğu yerlerde kişiler unuttuklarını hatırlayıp, yeniden gözden geçirip, işleyip yerleştirmedikleri, onları yenme yollarını geliştirmedikleri takdirde, o toplumların ruh sağlığının çok sorunlu olması beklenir. Kişilerarası işbirliği ve güven bozulur.

Tam bir yıldır Uludere gerçeğiyle yaşıyoruz. Bu bize ne yapıyor?
“Bazı çocuklar ölebilir”. “Devlet büyüklerimiz bir hata yaparsa fazla konuşmayalım, susalım”. “Kol kırılır, yen içinde kalır”. İşte bunları öğretiyor bu süreç. Ama Roboski’yi hiç kimsenin unutması mümkün değil. Bugün Türkiye’de 15 yaşını geçmiş olan ve gazete okuyan herkesin yaşamı boyunca bu olayı unutması mümkün değil. Belki çözüm getirmeyecek, tedbir almayacak ama bu olayı bilmiyorum diyemez. Yok saymanın utancını doğrudan değilse bile dolaylı olarak taşıyacaktır.
Anlaması zor ama üzerinin kapatılması gerektiğini düşünenler de var, çünkü onlara göre Roboskililerin ölmesi önemli değil. Onlar bunu açıkça savunamaz. Ama suç üstü yakalanmanın kaygılarını duyacaklar.

Uludere bizim zihnimizde hangi yaraya karşılık geliyor?
Yüzyıllardır kardeşçe yaşamıştık demenin sahteliğini yüzümüze vurdu. Madem öyleydi, niye şimdi onlar kardeşimiz değil? Ölümleri çok ucuza kapatıyoruz. Ama ölümler ucuza kapatılamaz.
 
Zihnimizi kurcalayanlardan biri de asker intiharları. O askerler bize ne anlatmak istiyorlar?
Öncelikle askerleri az tanıyan bir kişi olarak ihtiyatla konuştuğumu söylemek isterim. Askerleri neden az tanıdığımı da açıklamalıyım. Türkiye’de erkeklerin cinsel saldırı yaşamalarıyla ilgili aşağı yukarı hiçbir şey bilmiyoruz. Çünkü erkekler konuşmuyor. Bu konuda hiçbir şey anlatmıyorlar. Tıpkı bunun gibi “Ben askerdeyken şu zorlukları yaşadım” diyen Türkiyeli erkek de az. O nedenle ben travma uzmanı olarak çok az kişiden askerlikle ilgili meseleleri dinledim. Asker intiharları bana eski ve gizli bir tez çalışmasını hatırlatıyor.

Kimin tezi?
GATA’da 1990’larda yapılmış bir çalışma vardı. Vietnam savaşı ardından orada savaşa girmiş gazilerin ruh sağlığı sorunları iyi biliniyor. Travma Sonrası Stres Bozukluğu, Vietnam’dan sonra tanımlanmış bir hastalık. Buradan yola çıkarak, Türkiye’deki askerlere ne oluyor diye bir çalışma yapılmış. Ancak tez askeri sır olduğu için Türkiye’de konuşulması yasak, biz sivil doktorlara, uzmanlara göstermediler. Ancak bilimsel makale diye yurtdışında bir kongrede sundular ve biz bunu duyduk.
 
Ne deniyor tezde?
Tezin sonucu şu: “Türk askerlerinde travma sonrası stres bozukluğu olmuyor! Ancak zaten sosyopat ya da ruhsal zaafları olan kişilerde bu tür hastalıklar olur”. Böyle bir sonuç gerçek olarak sunulmuştu. Ancak yakın bir tarihte, bir süre önce, GATA’da yeni bir bilim dalı kuruldu, askeri psikiyatri bilim dalı. Son derece doğru bir adım. Gerçeklere sorunlara açıkça bakarak ulaşılabilir ve tekrarı için önlem alınabilir. Bu ekipte yer alan meslektaşlarımızın asker intiharları için verileri ilk elden değerlendirip önlemleri alması için ortam oluşuyor.

Askerler neden intihar ediyor? Buna bir cevap vermek mümkün mü?
İntiharı kolaylaştıran faktörlerden biri, ağır stres verici yaşam olayları. Travmatik olayların ağır yaşandığı bir grup da, eşcinseller. Erkekler eşcinsel olduğunu ispat ederse askere alınmıyor. Ancak “Ben askere gitmek istemiyorum, eşcinselim” dediğinizde bunu sadece askerlik dairesine değil; bütün mahallenize, köyünüze söylüyorsunuz. Bu, tüm yaşamını etkileyen deklarasyon sosyal dışlanma vesilesi olduğu için cinsel yönelimi heteroseksüel olmayan pek çok genç de askere gidiyor. Onların askerlikte daha fazla zorluk yaşaması beklenebilir bir durumdur. İkinci faktör de ruhsal hastalıklar. Özellikle depresyonlar intihar için ciddi bir risk faktörü.

Bu intiharlar nasıl engellenir? Daha doğrusu engellenebilir mi?
Bu vesile ile şu bilgiyi de vermek isterim. Bir intihar olayının ardından adli soruşturma yapıldığını biliyoruz. Özellikle kurumlarda gerçekleşen ölümlerde psikolojik otopsi yapılması gerekir. Bir kurumda olan intihar deşilmelidir. Eğer kişinin daha önceden bilinen ruhsal hastalığı varsa meslektaşlarımız o kişileri askere almayabiliyorlar. Ancak yine başka bir şey var: ruhsal hastalık da bir stigma. Dışlanma meselesi yine geçerli. “Bizim oğlanın ruhsal hastalığı var, bu yüzden askere gitmedi” dediğinizde ne iş bulabilir ne de evlenebilir. Hal böyleyken ruhsal hastalıklar gizli tutuluyor ve tedavi şansı kaçıyor.

Başka bir tedbir seçeneği yok mu?
Bizde genellikle tedbirler diktatörce alınıyor. Bundan 5 yıl kadar önce biz doktorlar olarak Sağlık Bakanlığı’ndan bir mektup aldık. Bakanlıktan bir mektup aldığında o bir emirdir, uymak zorundasın. Mektupta şu yazıyor: “Hastanenize gelmiş olan, şu şu yaş aralığında -askerlik yaşını kast ediyorlar- bütün erkeklerin hasta kayıtlarını bakanlığımıza yollayın”. Bu demek oluyor ki, ben o yaşlarda gördüğüm bütün erkek hastaları, şikayetleri ne olursa olsun muhbir doktor olarak bildireceğim. En temel kuralı, hasta-hekim mahremiyetini bozacağım.

Ne yaptınız?
Biz Türk Tabipler Birliği ve Psikiyatri Derneği olarak “Hastaların mahremiyeti vardır ve veremeyiz” dedik. Onlar da “Biz bunu iyilik için yapıyoruz” diye cevap verdiler, “Bu kişiler askere giderse kendilerine de etrafa da zarar verebilirler”. Biz zaten hastamızın askerlik yaşı geldiğinde kendisini ya da ailesini bilgilendiriyoruz. Onlar isterse bu bilgiyi ancak kendilerine veriyoruz. Bu bir yoldur. Ama ben tırnağını yiyen ya da cinsel uyarılma sorunu olan hastayı nasıl olur da ihbar edebilirim?