İnsan Hakları / Sağlık

Sağlığımız CEO’ların kâr hırsına teslim

Çarşamba, 2 Ocak 2013
Son yıllarda, sağlık alanında küresel düzeyde önemli bir dönüşüm ve tartışma süreci yaşanmaktadır. Gerçekten de tüm dünyada “kârlılık” ve “verimlilik” gibi ekonomik kavramlar ekseninde sağlığı ele alan bu egemen yaklaşım, bir yandan hizmet sunumu ile finansmanı ayrıştırarak devletin hizmet sunumundan çekilmesini; diğer yandan da hizmet satın alma, hastanelerin verimli işletmelere dönüştürülmesi, sağlık çalışanlarının “performans” adı altında etik dışı bir sistemle motive edilmesi ve özel sektör yatırımlarının teşvik edilmesi gibi politikalarla sağlık alanını tümüyle ticaretin ve piyasa aktörlerinin rekabetine açmayı hedeflemektedir.

Kamuda ticarileşmiş sağlık uygulamalarını teşvik eden ve kamu-özel işbirliğini özel sektör lehine geliştirmeyi hedefleyen bu model, Türkiye’de son yıllarda uygulamaya konulan “Sağlıkta Dönüşüm Programı” (SDP) adı verilen reform politikalarının da temelini oluşturmaktadır. Sağlık Bakanlığı’nın sadece organizasyon, koordinasyon, yol gösterici, denetleyici, takip edici ve politika üretici bir rol üstlenmesi gerektiğini savunan ve ‘kürek çeken değil, dümen tutan bakanlık’ şiarı ile yol çıkan bu programın temel hedefi, halkın sağlık düzeyini yükseltmek, maliyetleri düşürmek ve ihtiyaçları ölçüsünde sağlık hizmetlerine ulaşan insanların güçleri oranında sağlık finansmanına katkı yapacakları bir sistemi oluşturmaktır.

Bu kapsamda Türkiye’de hayata geçirilen SDP’nın kapsamı ve hangi değişimleri/dönüşümleri var ettiğini, klasikleşmiş ezber söylemlerin ötesinde eşit yurttaşlık ve kamusal sağlık hakkı perspektifinden incelikle analiz etmek gereklidir. Bu bağlamda uygulamaya konulan program çerçevesinde ilaç fiyatlarının ucuzlatılmasının, “tam gün” uygulaması ile muayenehane çilesinin ağırlıkla ortadan kalkmış olmasının, enformel ödemelerin formelleşmesinin, yeşil kartın kapsamının genişlemesinin, sağlık hizmetine erişimde bürokratik engellerin ortadan kalkmasının, hastaların daha kolay sağlık hizmetlerine ulaşmasının, evde sunulmaya başlanan bakım hizmetlerinin, sağlık birimlerinin modernizasyonunun, gelişen hasta hakları bilincinin ve istihdam statüsüne göre örgütlenmiş ve üyelerine farklı hizmet paketleri olan sosyal güvence sistemlerinin “Genel Sağlık Sigortası” adı altında tek çatıda toplanmasının sağlık hakkı ve eşit yurttaşlık açısından olumlu gelişmeler olduğu fark edilip bu değişim ve dönüşümlerin kamusal sağlık hakkı çerçevesinde etkin bir savunusu yapılmalıdır.

Ancak yine SDP çerçevesinde uygulamaya konulan sosyal güvenlik hakkının vergi dışında ayrıca prim ödemesi zemininde şekillenmesine, “katkı payı” adı altında her geçen gün artan cepten ödemelere, bu “katkı payları” ile yetinilmeyip ek prim (=para) ödemeleri aracılığıyla “destekleyici” ya da “tamamlayıcı” paketlerin şekillendirilmesine, performans sisteminin gereği olarak sağlık çalışanlarının bir tür puan toplayan “Mario”ya dönüştürülmesine, performans sistemi nedeniyle insanın ve sağlığın parça başı alınıp satılabilir bir tür “mal” haline indirgenmesine, özellikle üniversitelerin gerek insan gerekse teknik açıdan desteklenmemesine, sağlık çalışanlarının iş güvencelerinin yok edilerek taşeronlaştırılmasına, sağlık alanında her geçen gün artan şiddet eylemlerine ve sağlık birimlerinin CEO’lar aracılığıyla para kazanmaktan başka bir amacı olmayan ticarethanelere dönüştürülmesine karşı çıkılmak zorunludur.

Öte yandan önümüzdeki dönemde “sağlık hakkı”nın piyasaya kurban edilmemesi için, SDP ile “reforme” edilmeye çalışılan sistemin aslında hiçbir zaman kamusal hizmet modeli olmadığını görerek ve dahası siyaset mekanizması tarafından hasta ve sağlık çalışanlarının her geçen gün birbirlerine “hasım” haline getirildiğini fark ederek, Türkiye’nin istihdam temelli eşitsizlikten gelir temelli eşitsizliğe geçtiği bilinerek kamusal sağlık hakkı savunusu bu gerçeğin ışığında şekillendirilmelidir.

Ayrıca Türkiye’de gerek siyasi otoritenin gerekse kamusal sağlık hakkı savunucularının farklılıklara çok da dikkat etmeyen politikası nedeniyle bugüne kadar sürdürülen sağlık tartışmalarının “renksiz” ve “kimliksiz” olduğu herkesin gördüğü bir hakikattir. Dahası dil, “varlığın evi” olmasına rağmen sağlık hakkı kapsamında anadilde sağlık savunusu bile Türkiye’de layıkıyla geliştirilememiştir. Oysa “renksiz” ve “kimliksiz” sürdürülen sağlık hizmetleri kapsamında ne kadar büyük sorunların yaşandığı herkesin deneyimi ile sabittir. Bu nedenle sağlık organizasyonunun etnik köken, dil, din, cins, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği farklılığını görmeyen ve herkesi tek tipleştiren yapısına, Sağlık Bakanlığı’nın son günlerde gündeme getirdiği ve özel hayatın gizliliğini yok eden uygulamalarına, kürtaj ya da sezaryen gibi konularla kadın bedeninin ve cinselliğinin siyasi iktidarın ve tıbbın hegemonyası altına alınmaya kalkışılmasına karşı çıkan, her ne nedenle olursa olsun ayrımcılığa maruz kalan bireylerin/grupların sağlık hizmeti alırken karşılaştıkları sorunların çözümü için uygun zeminleri tanımlayan ve ayrımcı pratiklere maruz kalan birey ve topluluklara yönelik odaklanmış sağlık hizmetlerini geliştiren bir savunuculuk politikası var edilmelidir.

Son olarak Türkiye’deki sosyal politikaların “aile” temelli olması eşit yurttaşlık perspektifi açısından oldukça sorunlu bir durumdur. Benzer biçimde prime dayalı sosyal güvenlik yaklaşımı, işsizliğin, işten atılmanın ya da kayıt dışı çalışmanın yaygın olması nedeniyle sosyal güvenceyi herkes için kamusal bir hak olmaktan çıkartmaktadır. O nedenle muhafazakâr bir zihniyetin ürünü olarak ailenin korunmasına indirgenen ve bireyleri ancak aile kurumunun bir parçası olarak dikkate alan, onların farklılıklarına, farklı “aile” yapılarına kör olan bir sosyal politikanın ve çalışarak prim ödemeye endekslenmiş bir sosyal güvenlik sisteminin aslında toplumsal eşitsizlikleri azaltmayıp yeniden üreteceğini bilmek ve bu gerçeği kamuoyunun dikkatine sunarak farklılıklara dayalı bir kamusal sosyal politika savunusu yapmak kaçınılmazdır.