İnsan Hakları / Çalışma Hayatı

TEO 4: Eşcinsel ve İşçi Olmak!

Çarşamba, 30 Nisan 2008
Haber: Kaos GL
‘Türkiye’de Eşcinsel Olmak’ söyleşi dizisinin bu haftaki konuğu Atilla A.’ydı. Bir bakanlıkta memur olarak çalışan Atilla, iş yaşamında eşcinsel olmanın zorluklarını anlattı. Söyleşiyi kaçıranlar için…

Tarih: 19 Nisan 2008

Yer: Anarres Cafe

Konuşmacı: Atilla A.

Eşcinsel ve işçi sözcüklerinin bir araya geleceği pek düşünülmese de toplumun her kesiminde olduğu gibi çalışma hayatının içerisinde yer alan eşcinsellerin çalışma hallerine değinen bir sohbet için ufak bir ön hazırlık yaptım. Belirlediğim çeşitli alt başlıklar ile genel bir çerçeve çizmeye çalışacağım.

Memurum ve bir bakanlıkta çalışıyorum. Memur ve işçiler birbirinden farklı gibi görünse de sınıfsal ayrımı sosyalizm menşeli işçi hareketinden farklılaşarak, günümüzde statü olarak kesin sınırlarla ayrılamayan çalışma halleri haline gelmiştir. Bu nedenle çalışma hayatı içerisinde işçi, memur olmayı çok da birbirinden farklı görmüyorum. Bir zamanlar gündemde tutulan mavi yakalı beyaz yakalı ayrımına değinecek olursak büroda, ofiste çalışan kişinin ürettiği iş ile fabrika ya da atölyelerde çalışanların ürettiği iş anlamında tabiiyet açısından büyük farklılıklar yoktur. Her ikisi de ücrete ve bir patrona tabi olarak çalışırlar. Diğer yandan devlet tarafından mevzuat kapsamında hem bilinen 657 devlet memurları kanunu hem de 4857 sayılı iş kanunda yapılan belirli ayrımlardan bahsetmek gerekecek bu statülerin ne olduğunu kavramak için. İşçilerin tabi olduğu iş kanununda işçinin kim olduğu tanımlanıyor. ‘Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi denir’ diye. Devlet memurları kanununda ise çalışma statüleri dört başlık altında toplanıyor. Memur, sözleşmeli personel, geçici personel, işçi. İşçilerin çalışma halleri ve koşullarının ayrıca özel bir kanun (iş kanunu) ile belirleneceği belirtiliyor. İşçi ve memur ayrımının dışında ayrıca mevzuatta yer alan geçici personel, sözleşmeli personel, kadro karşılığı sözleşmeli personel, süreli-süresiz iş sözleşmesi vs. gibi ayrımlarla aslında çalışanların statülerinde farklılıklar yaratılarak dayanışma ağı bir şekilde kırılmaya çalışılıyor. Sendikalaşma süreci zorlaştırılıyor ve yan yana gelmek, yan yana durmak zorlaştırılıyor. Sanayi devriminden sonra batılı ülkelerde iş hayatını düzenleyen kanunlar işçilerin haklarını korumak için özel düzenlemeler yapılması gereğinden çok bunun için grev yapan işçilerin yoğun çabaları sonucunda elde edilmiştir. Türkiye’de ise işçi ve memurlar için yapılan düzenlemeler daha çok işveren ve devleti koruyan hükümler içermektedir. 1980 cuntası sendikaları feshetmiş daha sonra askeri anayasa ile sendikaların çerçevesi çizilmiş ve sendikalar kanunu ile neredeyse olmayan bir grev hakkı verilmiştir. Bunun yanı sıra çalışanları birbirine düşüren yasal düzenlemeler de uygulamalar da mevcut. Örneğin Türkiye’de bir ara şöyle bir kriz yaşanmıştı. İşçilerin ücretleri memurlardan daha yüksek tutulması nedeniyle gelir dağılımı işçiler lehinde artarken memur-işçi kamplaşması yaşandı. Memurların sendikalaşması sürecinde büyük sıkıntılar yaşandı ve işçiler memurlara ‘yaptıkları işle zaten bürokrasinin içinde yer alıyorlar’ gibi bir suçlamayla gelirken, memurlar da ‘bizim de grev hakkımız olmalı ve biz de toplu iş sözleşmesi yapmalıyız. Bizim de çalışanlar olarak farkımız yok. Biz de aynı çalışma koşullarına tabiyiz’ dediler.

1980 öncesi siyasallaşan sendikalar ve bitmeyen grevlerden dem vurulsa da 1980 sonrası Türkiye’deki sendikacılık anlayışı tamamen ücret sendikacılığına dönüşmüştür. Bu da yetmemiş gibi işçilerden sonra memurların sendikalaşma sürecinde de devlet-işveren güdümlü sendikalar yani sarı sendikalar oluşturularak çalışanların pazarlık gücü kırılmıştır. Sendikalar kanunu ile bilinen sosyal haklar yasalarla belirlenmiş çerçevesi çok katı bir şekilde çizilmiştir ve bunun dışında sendikal faaliyetlerde bulunmak, grev yapmak yasalarca suç sayılmakta ve işçiler için ağır yaptırımlar öngörülmektedir. Örneğin yasal olmayan grevde işveren işçisini iş sözleşmesini bildirimsiz feshetme hakkına sahiptir.
Bu nokta da kendi kişisel tarihimden bahsedecek olursam, memur sendikalarının yasal sayılmadığı dönemde Maliye Bakanlığında çalışıyor olmama rağmen iş yerimin statüsünün farklılığı nedeniyle Yargı-Sen sendikasında çalışmalarda bulunmuştum. Sendikada çalışmalara katıldığım dönemde eşcinsel bir çalışan olarak kendimi ifade etmekte bazı zorluklar çekmiştim. Bu süreç genel olarak şöyleydi: Çalıştığım yerlerde çok örtük bir eşcinsel olmadım fakat ‘ben eşcinselim’ diye de hiçbir zaman ortaya çıkmadım-çıkamadım. İşyerinde eşcinselliğimi örtmek için fazlaca bir çaba, kendini kasma gibi bir şey yaşamadığımdan sendikada işyerimin dışında ve biraz daha özgürlük sağlayacak bir alan olduğunu düşündüğüm için, bunun için çalışılan, çaba sarf edilen bir yer olduğu için ekstra bir rahatlık içerisindeydim. Özellikle orada kadın katılımcılarla aramda hemen bir yakınlık kuruldu. Aynı sıkıntıları paylaşan grubun içerisinde olduğumuzu fark ettim. Çünkü sendikal örgütlenme içerisinde yer alan kadınlar diğer çalışan kadınlardan farklı olarak hak arama mücadelesinin içinde bir şeyler yapmaya çalışırken, kendilerine özgürlük alanı yaratmaya çalışırken, diğer erkek sendikacılar tarafından ikinci sınıf muamelesi görüyorlardı. Bunu örnekleyecek olursam; bir çift vardı (karı koca çalışan), ben kadın olan ile çok samimiydim. Kadın arkadaşıma espriyle de olsa kocası eve dönmesi konusunda baskı yapıyordu. ‘Sen artık eve gitsen ben biraz daha kalsam’ gibi bir şey vardı orada kadınlara karşı ne de olsa kadının yeri eviydi.

Sendikaya beraber gittiğim arkadaşlarımdan eşcinsel olduğumu bilenler vardı iş yerinden memur arkadaşlarım. Zamanla oradaki arkadaşlarla da yarı espri yarı ciddi derken eşcinsel olduğumu beyan etmeye başladım ve bir açılma süreci yaşamaya başladım.
Sendikada ‘politika yapma’ gibi ciddi konular erkekler tarafından yürütülürken ‘sosyal faaliyetler’ kadınlara verilmiş görevlerdi. Sendikaya gelenlerin yararlanması için kütüphane düzenlenmesi, birlikte tiyatro, sinema ve pikniğe gidilmesi, dayanışmaya arttıran ve birlikteliği sağlayan şeyler olarak hobisel faaliyetler diyorum ben bunlara kadınlardan bekleniyordu. Bulaşık yıkama sırasından kaytaran erkeklerin bulaşıklarını yıkamak yine kadınlara düşüyordu. Ben de o grubun içerisinde yer alan birisi olarak birlikte bir tiyatro oyununun izlemek için toplu bilet aldım. Oyunun adı da ‘Kuğular Şarkı Söylemez’ idi. Daha önce Kaos GL ile birlikte gittiğimiz ve etkilendiğim bir oyundu. Sendikadaki arkadaşlarla birlikte bu oyunu izlemenin açılma sürecimi kolaylaştıracağını ve daha görünür olmamı sağlayacağını düşündüm. Hep birlikte oyuna gittik. Ve oyun büyük bir heyecan yarattı oyunu izlemeye gelenler arasında. Ben ikinci kez izliyor olmama rağmen sendikadaki heteroseksüel insanlarla gidiyor olmam nedeniyle çok heyecanlandım. İlk ara verilip de ışıklar yandığında birçok kadın arkadaşımın ağladığını gördüm. Ve gelip beni arada öptüler. Sen bizim kanatlarımızın altındasın manasında.
Oyunda bir eşcinsel karakter vardı. Arkadaşı AIDS oluyor. Oyun biraz Robin Williams’ın ‘Birdcage’ine benziyor. AIDS olan bir karakter, gizli bir eşcinsel var. Bir de eşcinselliğini açık olarak yaşayan bir eşcinsel var. Bunlardan birisinin ailesi geliyor vs. bunun gibi bir şey.

Bu oyunu seçmem sendikadakiler tarafından eşcinsel olduğum şeklinde yorumlandı bir şekilde amacına ulaştı. Oyunda verilen homofobi ve ikiyüzlülük mesajını anlasalar da pek çoğunun üzerinde dönüştürücü etkisi olmadı. Sendika daha önemli işlerin yeriydi.
Kadınlar bana yaşlı gözlerle sarılıp kanatları altına alıp seni çok seviyoruz derken erkekler uzaktan hem kadınları hem beni izlediler. Erkekler daha sonra da sendikada bana daha dikkatli, daha ölçülü, daha mesafeli davrandılar ve daha az temas kurdular. Zorunlu olmadıkça konuşmadılar. Mesela masada iki kişi kalınca hemen bir şey bahane edip masadan kalkma, uzaklaşma gibi tavırlar göstermeye başladılar. Bu süreç beni aslında içten içe yıpratmaya başladı. Çünkü orada kendimi daha özgür hissetmeye başlamıştım. Daha çok şey yapabileceğim bir alan olarak görürken birdenbire o bildik duvarlar yükseldi ve bir kez daha duvara tosladım ve üzülmeye başladım. Sonra sendikadaki bu homofobik tavır ile beraber yavaş yavaş sendikadan uzaklaşmaya, orada bir şey yapamayacağımı düşünmeye başladım ve sendika sürecinden koptum.

Söyleşi için ‘iş bulmak, işsizlik ve başarı’ diye bir alt başlık düşünmüştüm. Türkiye’ de ve dünyada işsizliğin boyutları hakkında hepimizin bilgisi var. Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısı belli, iş şartları belli, bulunabilecek işlerin nitelikleri belli iken eşcinsel bir bireyin iş bulması diğer bireylere göre daha zor olduğunu söylemek kâhin olmayı gerektirmiyor. En başından zaten eşcinsel bir birey çalışma yaşına gelene kadar zorlu bir süreç geçiriyor. Eğitim hayatında daha başarılı olmak durumunda görülürken bu kez iş bulma aşamasına gelindiğinde daha nitelikli işler bulmak durumunda. Zaten koşullanma da buradan. Eşcinsel bir birey belirli iş sahalarında çalışırsa ancak daha mutlu olabilir, daha huzurlu olabilir, daha korunaklı olabilir ön koşullanması nedeniyle eğitim sürecinden başlıyor. Kendi kendine de buna motive oluyor. Diğer eşcinsellerle zaten temas halinde ise bu deneyimlerden faydalanarak otomatikman biliyor ki bir fabrikada çalışırken, bir memur olarak çalışırken daha zor bir süreç yaşayacak. Devlette memur olarak çalışırken uzman, müfettiş vs gibi işe başlaması bir avantaj halini alacak. Belirli meslek gruplarında kendilerini açık etmemiş olsa da ünlü eşcinsellerin bulunması bazı mesleklerin eşcinseller için daha uygun olduğu yargısını güçlendiriyor. Bunun yanı sıra bazı mesleklerin özgür ortamlar sağlıyor olması da bu sektörlerde çalışan eşcinsellerin sayısını arttırıyor. Örneğin moda sektöründe, reklamcılıkta, sanatın herhangi bir dalında daha rahat çalışabiliyor, daha bireysel olunabiliyor. Fakat bu görünürlük aldatıcı bir oransallıktan ibaret. Gerek özel hayatımda gerekse Kaos GL ile birlikte çalıştığım dönemde her meslek grubundan eşcinsel ile tanışma fırsatını buldum. Meslek gruplarında belirli bir yığılmadan söz edebilmek için eşcinsel bireylerin cinsel yönelimlerini baskı altında kalmadan açıklamış olmaları gerekmektedir.

Yine işe girerken eğer yeterli eğitimi alamamış ya da iş hayatında başarılı ve iyi bir konumda yer alabilecek bir donanımı sağlayamamış bir eşcinsel birey genel işsiz sınıfından biri olarak iş bulma konusunda daha fazla zorlanacaktır. Çünkü iş ilanlarına göz gezdirildiğinde, genel görünümü ve diksiyonu düzgün, prezantabl, seyahate engeli olmayan vs. gibi bir sürü maddelerle karşılaşırız. Bir eşcinsel birey iş görüşmesine gittiğinde, diksiyonunda bir şey varsa hani şu bildik ‘kendini belli etme’, saç şeklinde, kulağındaki küpeye, giydiği takım elbisenin, taktığı kravatın rengine kadar mercek altındadır herkes gibi; ama onun dezavantajı eşcinsel oluşudur. Heteroseksist bakış açısının çizdiği kalıba uymayan bir görüntü varsa genel görünüşünde, ‘biz sizi ararız’, ‘size daha sonra döneceğiz’ diye geri çevrilmektedir eşcinseller. Bununla ilgili deneyimleri defalarca duyduk, gördük, dinledik. Genel olarak aynı iş için talip olan aynı vasıflara sahip heteroseksüele göre eşcinselin işe alınma ihtimalinin daha düşük olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır.

Çalışma hayatı içinde eşcinsellerin yaşadıkları başka şeyler de var. Örneğin izin ve fazla çalışma diye bir alt başlık açacak olursam, kendi deneyimlerimden ve çalışan arkadaşlarımın deneyimleri üzerinden konuşacağım. Yılbaşıydı, bayramdı gibi özel günlerde her zaman için siz ‘lanetli bekâr’ olarak bu günlerde çalışma adayısınızdır.

- Atilla’cım. Ayşe, Fatma bilmem kim bayram temizliği yapacaklar. Mukadder, Aydan hindi pişirecekler vs. işte. Sen kalır mısın bu akşam? Yılsonu biliyorsun. Hesapların tutturulması gerekiyor.

- Evet. Elbette zorla çıkan bir evet bu.

Ya da hafta sonu çalışma yapılacak. ‘ay benim çocuğum var’ diyen bir kadın memur ya da ‘ben oğlumun veli toplantısına gideceğim’ diyen başka bir erkek memura karşı yine siz ‘lanetli bekâr’ olarak otomatikman bir mazeret uyduramama, bulamama nedeniyle zorunlu olarak, her zaman için işe gelen kişi olma konumundasınız.

Bir de bu saatlik izin meselesinden bahsetmek lazım. Çalışma saatleri içinde saatlik izin çok fazla kullanılan izin türüdür. Türlü gündelik ihtiyaçlar üzerinden gidecek olursak, evli heteroseksüel çalışanlar ‘çocuğum hasta şunu yapacağım’, ‘kocam bilmem ne oldu bunu yapacağım ‘, ‘benim oğlan şuraya gitti’ vs. mazeretlerini çekinmeden söyler ve bir amir ya da patron bunların hepsini geçerli mazeret olarak kabul eder. Ama eşcinsel bir birey ‘sevgilim çok hasta bugün onunla ilgileneceğim’ diyemez. Diyeceği şey şudur: ‘arkadaşım’ ya da ‘ev arkadaşım’ hastalandı. Bu da çok gülünç bulunur. Ben yıllardır çalışıyorum. Çalıştığım yerlerde, küçük birimlerde çalıştığımda bunu söyleyebiliyordum rahatlıkla. Ama şimdi bakanlık merkezdeyim. Amirime bir şey söyleyemiyorum. Sadece işim var diyorum. Ve eğer sık olursa ‘bu işlerin ne kadar çok, bitmiyor’. Çünkü bir mazeret eşliğinde söylediğinde bunlar hiç görülmüyor. İşte ‘aaa çocuğu var…’. Çünkü onun da çocuğu var. İşte onun da karısı var. Bunlar hep anlayış gösterilebilecek şeyler olarak ortaya konuyor. Ama lanetli bekâr olarak ömür boyunca siz hep kimsenin kalıbına uymayan bazı yönlerinizle bir şekilde sırıtıyor ve göz önüne geliyorsunuz.

İzin konusu bitmez; bir de yıllık izin meselesi var, kocasının kampı çıkmıştır, oraya gidilecektir, annesinin yazlığına gidilecektir. Hemen şak şak şak bütün izinler yaz dönemi boyunca parsellenir. Kamuda çalışan memur ve işçilerde de yıllık izinler için uygulana gelen kurallar var. Bahar ayları geldiğinde, herkes izin kullanacağı dönemi yazar şu şu ay ya da şu tarihler arasında diye belirtilen tarihlere göre bir çizelge çıkarılır. Talepler arasında çakışma varsa birisini ileri birisini geri alırsın. Burada da ‘lanetli bekâr’ olarak ‘ya sen ne yapacaksın, sen arkadaşınla sonra git’ denilir rahatlıkla. İzin kullanırken de son izin tercihi yapabilen kişi sizsinizdir ki ben bunu defalarca yaşadım. Nerdeyse hiçbir zaman istediğim dönemde izin kullanamadım. Ben eğer sevgilim varsa sevgilimin izin dönemine uydurmak için didinirken sevgilim de diğer tarafta kendi iş yerinde aynı şeyi yaşıyordu. Tatil çizelgesinde genel olarak haziran başı ya da eylül sonu boş kalan tarihlerdir. Haziran ve Eylül pek tercih edilmeyen aylardır deniz tatilcileri için genel tercih temmuz-ağustostur. Deniz tatili için uygun olsa da seçim yapma hakkının gaspı nedeniyle hoş olmayan bir uygulamadır.

Bir diğer başlık sosyal güvence; Türkiye’deki sosyal güvence ve işsizlik ile ilgili politika yıllarca: ‘Bir kişi kamuda çalışsın, üç kişiye bakar’ mantığındaydı. Bu üç kişiye bakar mantığı pek çalışmadı çünkü bir kişi anası babası ve ikiden fazla çocuğuna bakıyordu. Bu sistem çöktü. Çalışanlardan kesilen sigorta primleri çalışmayanlara ve emeklilere bakma konusunda yetersiz kaldı en başından beri. Sosyal güvenlik reformu şu sıralar epeyce gündemi meşgul ediyor; emekli olmak zorlaştırılıyor diğer yandan sağlık sigorta sisteminden yararlanmak kolaylaştırılıyor gibi görünse de verilen sağlık hizmetinin kalitesinin düşüklüğü malum, sürekli kullanılması gereken hayati öneme haiz ilaçların bedellerinin ya hiç ödenmemesi ya kısıtlı ödeme yapılması gibi düzenlemeler mevcut.
Heteroseksüellere yönelik düzenleme aile sistemini destekler ve korur mahiyetteyken eşcinsel birey sadece kendisi için sosyal güvenceden yararlanılabiliyor. İster üç ay ister beş yıl ister ömür boyu yaşayacağı bir sevgilisi, bir partneri, bir eşi artık onu nasıl nitelendiriyorsa, hiçbir zaman için sosyal güvencesinden yararlandıramıyor, faydalandıramaz. Yararlanması için yasal bir düzenleme olmadığı gibi böyle bir talebi oldursa gülünecektir kendisine. Yine bu başlık altında benim aklıma gelen şeylerden birisi refakat. Eşi ya da çocuğu hastalandığında bir heteroseksüel birey eğer kendi izini vs. bittiyse kocası ya da karısı, çocuğu hastalandığında refakat etmesi durumunda işyeri bu durumu otomatikman olağanüstü bir durum sayarak hemen izin verir. Ne yapsın işte bakacak kimsesi yok. Ama eğer sizin sevgiliniz ya da eşiniz hastalansa bunu söylediğinizde ‘iznini kullan’, iznin bittiğinde de ‘e başka kimsesi yok mu bunun, annesi babası yok mu bunun’ deyip kestirip atacaklardır. Bir ağır hastalık bir ameliyat durumunda bile sizin ömrünüzü birlikte geçirdiğiniz insanın yanında olmanız imkânsızlaşıyor.

Ali Erol: Birinci durumda refakatçi yasal olarak düzenlenmiş ve ücretten kesilmiyor değil mi?

Atilla: Refakat edilmesi konusunda bazı düzenlemeler mevcut. Öncelikle tedavi hizmetinden yararlanacaklar 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 209 uncu maddesinde; "Devlet memurları ile herhangi şekilde bir sağlık yardımından yararlanmayan eşlerinin veya bakmakla yükümlü oldukları ana, baba ve ikiden fazla dahi olsa aile yardımına müstahak çocuklarının, hastalanmaları halinde, evlerinde veya resmi veya özel sağlık kurumlarında ayakta veya yatarak tedavileri kurumlarınca sağlanır. Ancak tedavi giderleri ve yol masraflarının ödenebilmesi için, tedaviye resmi tabip raporu ile lüzum gösterilmesi şarttır" hükmü yer almaktadır. Bu madde sağlık sigortasının kapsamını gösteriyor, işçiler için SSK mevzuatı da var ayrıca. Refakat konusu ise yönetmelikle düzenlenmiş; "Yatakta tedavi edilenlerin, hastalıkları gereği yanlarında bir kimsenin bulundurulmasının zorunlu olduğu tedaviyi yapan sağlık kurumunun raporu ile belgelendiği takdirde, hastaya biri eşlik ettirilir. Bu takdirde ödenmesi gereken yatak ücreti, sağlık kurumunca düzenlenecek faturada gösterilmek ve belge eklenmek suretiyle, ilgili kurumca ödenir. Hasta özel sağlık kurumunda tedavi edilir ve giderler hasta tarafından bu sağlık kurumuna ödenirse, alınacak fatura ve belge ilgili kuruma verilerek bedeli kurumdan alınır.

Hastanın tedavi edilmek üzere başka bir yere gönderilmesi sırasında yanında bir kimsenin bulundurulmasının zorunlu olduğu hastayı gönderen sağlık kurumu veya kuruluşunun raporunda belirtildiği takdirde, hastaya biri eşlik ettirilir. Eşlik eden kimseye de, memurun bağlı olduğu kurumca, "Harcırah Kanunu" hükümleri dairesinde yolluk ve gündelik verilir, eşlik edenin yollukları da aynı madde hükümleri uyarınca ödenir." denilmek suretiyle zorunlu hallerde hastaya ‘refakat’ imkânı sağlanmıştır. Ancak fıkra metninde hastaya biri eşlik ettirilir denilmek suretiyle hastayı gönderen sağlık kurumu veya kuruluşunun sadece bir refakatçi için lüzum gösterebileceği ifade edilmiştir.

Bu düzenlemede bahsedilen kişide genel olarak kan bağı aranır. Yani kan bağı olmayan kişi dış kapının mandalıdır. İzah edilmesi gerekir. Bunun dışında fiili durumda eğer rapor alınamazsa ya da raporun süresi bittiği halde hastanın tedavisi bitmemişse gereken kolaylık amir ya da patron tarafından sağlanır, elbette heteroseksüel olmak kaydıyla.
Sosyal güvence başlığı adı altında hani başlı başına hakkında konuşulacak bir şey olmasına ve oransal olarak eşcinsellerin AIDS olma oranının heteroseksüellere göre daha düşük olmasına rağmen AIDS’e de değinmek istiyorum. Çalışan bir eşcinsel eğer AIDS olmuş ise önünde iki yol vardır. Birincisi devletin sağladığı sosyal güvenceden yararlanarak kamu hastanelerinde teşhis ve tedavi ki bu direkt ifşa sürecini başlatıyor. Bildirilmesi zorunlu hastalıklar hikâyesini geçiyorum, direk magazinleşiyor ve hastanın özel hayatını gazetelerden fotoroman tadında ya da televizyonlarda alacakaranlık kuşağı dizisi tadında takip edebiliyoruz. Hastaneye yatırılır, izole edilir, masraflarınız devlet tarafından karşılanır ölünce kireç kuyusuna gömülürsünüz. Çok karanlık bir tablo çizdiğimin farkındayım ama Murteza Elgin vakasını anımsayacaksınız. Yakın zamanda Urfalı bir ailenin dramını da. İkinci yol ise özel laboratuarda teşhis ve AIDS ile ilgilenen stk’ların yardımı ile tedavi. Bu yol ile kişi izole olmadan yaşayabiliyor ölümcül olabilen hastalığın tedavisinde moral değerleri korunabiliyor. AIDS demek ölüm demek olmadığı halde devlet kanalıyla yapılan tedavi sürecinde yaşanan kişi hakları ihlalleri ile kişi kalitesiz bir yaşama mahkum ediliyor. Çalışan birisi en iyi ihtimalle zorunlu olarak emekli edilme yoluna gidilir tabi işten çıkarılmazsa. Burada diğer tedavisi mümkün olmayan hastalıklarda gösterilen müsamahadan eser görülmez. Tedavisinin çok pahalı bir hastalık olması nedeniyle kişinin kendi başına bunu karşılaması neredeyse imkânsızdır. Kamuda çalışan HIV pozitif bir tanıdığım var, ilaçlarını bazen kendisi almak zorunda kalıyor. Türkiye AIDS alanında çalışan vakıflardan, derneklerden yardım alarak tedavisini yaptırarak gizli bir şekilde bunu yürütüyor ve bu şekilde yürüttüğü için kendine ek bir hastalık bularak tedavisi için ya da ilaç kullandığı dönemlerde rahatsızlandığında bunu başka bir şeyle kamufle etmek durumunda kalıyor.

Umut Güner: Bu diğer cinsel yolla bulaşan hastalıklar için de geçerli.

Atilla: Buna değindiğin çok iyi oldu. Cinsel yolla bulaşan hastalıklar dünya genelinde yayılmasının ve sıklığının nedeni hastanın tedaviyi geciktirmesi ve tedavi süreci başlayana kadar başkalarına bunu bulaştırması. Türkiye’de de süreç farklı değil. Bizzat yaşadığım bel soğukluğu vakasından bahsedeyim burada. Cinsel yolla bulaşan hastalıklar konusunda edindiğim kişisel bilgiler nedeniyle bel soğukluğu olduğumu anladığımda normal hastalanma sürecimde yaptığım gibi çalıştığım yerin doktoruna gidemedim. Bu yolla tedavi olmak bir şekilde yine hastalığınız nedeniyle özel hayatınızın deşifresi anlamına geliyor. Çünkü bir vizite kâğıdı ya da hasta sevk kâğıdı ile hastaneye gittiğinde yapılan tahliller vs. kayıt altına giriyor. Geriye kurumuna dönüyor. Bu belgelenen bir şey haline geliyor. Diğer yandan iş arkadaşlarınız hastaneye gittiğinizde hangi bölüme niçin gittiğinizi vs. sorarak direk taciz anlamında olmasa da aşırı merak ile yıldırabiliyor. Birisi ürolojiye gittiğinde işte ne bileyim kadın doğuma gittiğinde ‘hımmmm’ diye çalışılan işyeri anlamında zaten böyle hani sağlık anlamında göz önündesiniz. Yani burada yine erkeklerden çok kadınlar ve eşcinseller için. Çünkü bir kadının kadın doğum doktoruna gidiyor oluşu eğer çocuğu varsa ‘haa kürtaj mı yaptıracak?’, bir eşcinsel, eşcinsel olduğu düşünülen bir bireyin böyle bir şeye gittiğinde otomatikman yine daha mercek altında, daha iri puntolarla konuşulan şeyler haline gelmesi oldukça rahatsız edici.

Hastaneye ya da doktora gittiğimde yaşadığım şeyler cinsel yolla bulaşan hastalıklar ile ilgili oldukça rahatsız edici ama yine de komik şeyler yaşadım ve duruma gülmeden edemedim. Komik diyorum çünkü tıp alanında eğitim görmüş ve Hipokrat yemini etmiş doktorların hasta haklarını hiçe sayarak homofobik tavırları ve ahlaki baskıları ile hastaları sorgulamaları, azarlamaları olsa olsa kendilerini komik duruma düşürüyor. Yine de üzerinde ayrıca durulması gereken bir zulüm.

Bir başka başlık olarak iş yerinde yaşanan maddi manevi baskılar. Eşcinsel bir birey olarak çalışırken en hafifinden dalga geçilen kişisinizdir. Hadi diyelim hiç belli etmiyorsunuz. Gayet standart içinde kalıyorsunuz. O zaman yoksunuzdur zaten. Yani siz de otomatikman heteroseksüel olduğunuz ön kabulü ile herkes gayet rahat gazetede çıkan, televizyonda gördüğü stereotipler üzerinden ya da haberler üzerinden eşcinseller hakkında istedikleri gibi atıp tutarlar. Alay konusu yaparlar. En çok anlatılan fıkra eşcinsel fıkralarıdır. En çok gülünen fıkra eşcinsel fıkralarıdır ve siz orda yoksunuzdur. Eğer ki varsanız, biraz da olsa sezinledilerse bunların dozu arttırılarak, sürekli gözünüzün içine bakılarak ya da kulaktan kulağa fısıldayarak bu cendere daha da sıkılaştırılır. Diğer çalışanlardan en çok duyulan ‘çok naziksin’, ‘çok kibarsın’, ‘ne kadar efendisin’, ‘çok duygulusun’, ‘çok hassasın’, ‘çok temizsin’, ‘çok tertiplisin’, ‘ay ne kadar romantiksin’ ‘Allah senin gibi bir koca ya da damat nasip etsin’. Bu ‘çok’lar hep böyle çok çok abartılı bir şekilde, ince bir alay eşiğinde söylenerek rencide etmek için kullanılır. Eşcinsellik konusunda kara cahil diyebileceğimiz birileri varsa onu dürterek ‘ayşe… biliyor musun’ diye ona da ‘bu aslında şöyle mi acaba. Günahını da almayalım’ diye buralardan başlar dedikodular. Evlenmek zorunluluğu nedeniyle, yaşınız ilerledikçe ‘bu bekârlık nereye kadar?’, ‘aaa sen de evlen. Senin de mürüvvetini görelim. Çoluk çocuğa karış artık aaaa…’ diye zorunlu evlilik çemberiyle de desteklenir bu söylem. Onların standartlarında evlenmeniz gereken yaşın geçtiği ve normalin dışına çıktığınız durumda da perçinlenir.
İş yerinde iki türlü baskı mekanizması var. Birlikte çalıştığın insanların sana davranışları var. Bir de patron ya da amir konumunda olan insanların davranışları. Şimdi çalışanlar öncelikle şeye başlıyorlar. Ayşe, Fatma bu anlattığım bu muhabbete başlıyorlar ve onun dozu onlarla kurduğunuz ilişkiye göre değişiyor. Eşcinselliğiniz ile ilgili şüpheler anlaşılana kadar onlar ile diyalogunuz iyi ise, sevilen biri iseniz, başarılı biri iseniz Ayşe, Fatma size işini kakalamaya, ‘Barışcan’ın şeyine gidecem, ablası.. ayyyy şunları da hallediver’ diye iş kakalanır. İş yükünü size yıkmak ya da yeni bir iş çıktıysa onu hemen size yüklemek, ‘sen bunu anlarsın. Kafan çok çalışıyor. Sen yap.’ Bu örnekler çoğaltılabilir bu anlamda. Bir de bunun patron, amir’e yansıyan kısmı var. Bu terörize edilen şey eğer ilişkileriniz bir noktada gerilmeye başlarsa hani espri denilen şeyler daha vurgulu, tehdit eder, aba altından sopa gösterir şekle dönüşüyor. ‘Biraz daha canımı sıkarsan senin ibne olduğunu söylerim, herkes de bilir’ ya da ‘bütün çevreye yayarım bunu… ha biz kendi aramızda konuşuyoruz . Bak kimseye bir şey demedim… belli etmedim, idare edip gidiyoruz şeyi’, ‘bütün herkese yayarım, herkes bilir, herkes konuşur, barınamazsın, huzur bulamazsın’ noktasına taşınabiliyor. Ve tabi bir yandan da amir ya da patrona ‘ona da bildiririz. O da senin nasıl biri olduğunu bilir’ noktasına gelebiliyor. Ya da diyelim ki amir ya da patron sizi ziyaret etti. Aynı ortamdasınız. O şakalaşma şeyi nasıl oluyorsa oluyor. Bir şekilde eşcinsel kasıtlı bir şeye getirilebiliyor. Bu, o kişinin zevzekliğinden çok aslında homofobisinin ne düzeyde olduğu ile alakalı. Yani hiç alakasız bir şekilde bunu ortama boca edip sizin yüzünüze bakıp sırıtabiliyor.

Yine işyerinde çalışırken eşcinsellere yapılan şeylerden birisi ‘tacizci’ suçlaması. Eşcinselsen tacizcisindir. Benim sendikada yaşadığım şey. Onunla baş başa görünmek. Beni de ibne sanırlar mı korkusunun dışında, taciz edilebilir miyim korkusunun etkili olduğunu düşünüyorum. Bu taciz edilme paranoyası işten çıkarmalarda çok etkili oluyor. Patron seni işten çıkarırken aslında çalışkan bir elemansın vs. ama ‘diğer çalışanlar seni istemiyorlar’ cümlelerini kurar. E niye? Herkesin bir cinsel yaşamı varken eşcinsellerin cinsel anlamda saldırgan olabileceğinden hareketle herkese dokunabilir, herkesi taciz edebilir, iş huzurunu bozabilecek kişi olarak görülüyor. İflah olmaz bir göt korkusu işten çıkarmalarda çok etkili oluyor. Taciz suçlaması ayrıca işten çıkarırken tazminat ve diğer mali hakların gaspı için de bir kılıf oluyor. Sesini yükseltmeye kalkarsan işinden olmakla kalmaz başka iş bulman da zorlaşır. Bir arkadaşım kendisi işten çıkmaya karar verdiğinde, kendisine karşı dava olarak işyerindeki birisini taciz ettiği suçlaması ile dava açtılar. Arkadaşım onları dava edemedi. ‘Biz seni işten atıyoruz. Sen çıkmıyorsun’. Sen zaten buradakileri taciz ettiğinden dolayı işten çıkarıyoruz. Bu arkadaşımın uzun süreli bir ilişkisi de vardı iftira olmasına rağmen sevgilisini de olumsuz etkiledi. Ayrıca arkadaşımın karşı dava açamamasının nedeni yıllarca birlikte olduğu partnerine bile bir karabasan şeklinde yansıyan olayın dava aşamasına gelmesi halinde basına yansıması ihtimali, basına yansımasa bile tebligatlar ve mahkeme sürecinin işleyiş durumu nedeniyle ailesinin de otomatikman deşifre sürecine girmesi ve ailesinin de bu anlamda zarar görmesi. Sonuçta hani iş bulamayacağı gibi gerçekten hani o bildiğimiz klasik aile tanımlaması nedeniyle oğlunun eşcinsel olduğunu öğrenmesi travmasının üstüne bir de tacizci, bir nevi sapık muamelesi görmesi işten değil. Belki de ileride açılma ihtimali ve göreceği kabul olasılığı da sıfırlanıyor.

Disiplin konusunda İş kanunu ve devlet memurları kanununda ayrı düzenlemeler var. Genel olarak yasalarda eşcinsellikle ilgili hükümlere rastlanmıyor bunun yerine cezalandırma aşamasında hep yasalarda yer alan muğlâk ifadelerden yararlanılıyor. Buralarda geçen bazı maddelere değinecek olursam; Devlet memurları kanununda ‘uyarma’ cezası en hafif cezadır. Bir çalışanın sözlü ya da yazılı olarak uyarılmasıdır. Cezaların verilmesini gerektiren durumlar diğer konularda oldukça net olmasına rağmen eşcinsel memurlara ceza verilirken kullanılabilecek maddeler muğlâk ve genel ifadeler içerirler. Örneğin ‘Devlet memuru vakarına yakışmayan tutum ve davranışta bulunmak’. Yani bir eşcinselin davranışlarının beğenilmemesi nedeniyle en basitinden amiri onu tutum ve davranışlarının devlet memuru vakarına yakışmadığı bahanesiyle cezalandırabilir. Devlet memuru vakarı nedir? Bu tanımlanmıyor.

Kınama cezası var. Bu da davranışların yazılı olarak kınanması diye geçiyor kanunda. ‘Hizmet dışında devlet memurunun itibar ve güven duygularını sarsacak nitelikte davranışta bulunmak’. Bunun bir ağır cezası ‘aylıktan kesme’ cezası. Orda da ‘hizmet içinde’ diyor. Aynı şey ama birisinde hizmet dışında diyor, birisinde hizmet içinde diyor. Burada da yine ‘devlet memurunun itibar ve güven duygularını sarsacak nitelikte olan’ şey kanunda tabii ki tanımlanan bir şey değil.

Hem iş kanununda hem devlet memurları kanununda, iş kanununda zaten şey yok. Ayrı ayrı cezalar yok ve tanımlanmış değil. Ortak bir şey var. Görevinin yerine getirilmesini dil, cinsiyet, siyaset, felsefi inanç, din ve mezhep ayrımı yapmak diye bir şey var. Belki de kanunda tek anılan yer burası. Burada da ayrımcılığın aslında suç olduğu söyleniyor ama sonuçta burada çalışan olarak değil de devlet memurunun kendisine gelen başvurularda bu ayrımları yapmasının suç olduğu söyleniyor. Oysa fiiliyatta bizde polis bir devlet memuruyken bunlara uyduğunu söylemek mümkün değil. Ceza alıyor mu almıyor. Devlet memurları kanununda en ağır ceza ‘memuriyetten çıkartma’ cezası. Burada da yine eşcinsellikle ilgili öne sürülebilecek maddeler ‘Memurluk sıfatı ile bağdaşmayacak nitelik ve derecede yüz kızartıcı ve utanç verici hareketlerde bulunmak’. Memuriyetten çıkarma için eşcinselliğin sokulabileceği tek madde bu. Burada da yine neyin memurlukla bağdaşmayacak derecede utanç verici ve yüz kızartıcı olacağı tamamen sübjektif bir şey. Bu süreç nasıl işliyor? Uyarma cezasını direk amiri verebiliyor. Kınamayı yine amiri verebiliyor ama diğer cezaların disiplin kurulları var. Yüz kızartıcı ve utanç verici olup olmadığı oradakilerin sübjektif kararına dayanıyor.

İş kanununda değinilmeyen bir husus var. Orda cinsel taciz geçiyor mesela. İki türlü şey var. İş akdinin feshinde geçiyor bunlar. Eğer işveren çalışanına cinsel tacizde bulunursa işçi haklı sebeple bildirimsiz fesihte bulunabiliyor. Eğer çalışan patronunu taciz ettiyse yine fesih hakkı var. Kanunlarda da bu şekilde değinilmiş. Aslında mevzuat denilen, yasa, tüzük, genelge, tebliğde eşcinsellere yönelik bir düzenleme açık olarak yok. Bunun olmayışı Türkiye’de işte ‘aaa eşcinsellere karşı bir yasa yok, bir yaptırım yok, bir ceza yok’, bu anlamda Türkiye’de eşcinsel cenneti bir ülke gibi algılanabilir. Devlet memurları kanununda eşcinsel olmak işten çıkarılmak için bir gerekçe olarak konulmuş olsa. İşe giriş kriterlerinde eşcinsel olmamak gibi bir şey konsa fakat yok. bu aslında şöyle bir şeyi beraberinde getiriyor yasak yok, eşcinsel olup olmadığını soran yok beyan etmezsen sorun da yok. Hak arayışında ya da talep anlamında el kol bağlayan bir şey. Tuzak gibi bir şey. Ama özel düzenlemeler mevcut. Mesela askeri kanunda var. Ona bağlı olarak çıkarılan yönetmelikte var. Öğretmenlerle ilgili çıkarılan yönetmelikte açıkça belirtiliyor. Ama diğer çatı kanunlarda bir eşcinselin memur olmasına ya da memur olarak çalışmasına ya da eşcinsel olduğu öğrenildiğinde memuriyetten çıkarılmasın ilişkin bir hüküm bulunmuyor.

Sendikaların çalışan eşcinsellerin kendini var etmesi ya da sözünü söylemesi anlamında çok önemli bir alan olduğunu düşünmüyorum. Hem işçi hem memur sendikalarının yaptığı bir şey yok. Memur sendikaları zaten son düzenleme ile tamamen pasifize edildi. Hiçbir şey yok. Hiçbir hareket de yok o alanda. Sendikalı olan memurlar sürülüyordu bir yerlere. Bir şekilde bir hareketti bu. Bir bilinç oluşturuyordu ama onu bile bıraktı şu an devlet. Hiç ilgilenmiyor. Çünkü istediği zemine çekildi memur sendikalaşması hareketi. İşçi sendikaları da yine sadece toplu iş sözleşmeleri olduğunda sözü alan, iş sözleşmesi imzalandıktan sonra da hiçbir şeye karışmayan sendika durumundalar. Gitgide gelirleri artıyor. Sosyal tesisler yapılıyor. Oteller yapılıyor. Örneğin bir sendikayı biliyorum.. İşte bu özelleşme dalgası altında kurumların sosyal tesisleri satışa çıkarılmaya başlandı. Kimileri uyanık çıktı. Bunları eğitim tesislerine dönüştürdüler yani özelleşmedi yani satılmadı o nedenle. Ama kimileri de kim uğraşacak bununla dedi. DSİ kendi sendikasına sattı. İhaleye çıktı ama. Sonuçta devletin parası daha çok diye düşünülür ya, ya da öyle olduğu varsayılır. Bir sendika kampı aldı. Ve kampı almış olması şu anlama gelmedi. İşçiler… Her bölgeden beyaz yakalılar o kampa gidiyordu. Beyaz yakalıların da ben gibi olanları değil. Daire başkanları, genel müdürler bilmem ne, onun eltisi, kaynı, kayınçosu bütün hepsi gidiyordu. İşçiler bir an sevindiler. Aaa o kampa mı gideceğiz. Sendika orada bir ücret skalası belirledi ki işçinin oraya gitmesi hayal! ‘Ücreti verin gelin. Herkes her dönem gelebilir’. Yani otelcilik mantığı ile işletiyor sendika orayı ve dışarıdan talep var. Ve o gelir de yine sendikanın o bitmez tükenmez gelir kaynağına eklenen bir şey. Grev yapmak nerdeyse yasak gibi. Grev söz konusu olduğunda hep genel güvenlik gerekçesiyle grevler yapılamıyor. Ve gelirler olduğu gibi sendikalarda kalıyor.

Umut Güner: İşyerindeki sorunlarını eşcinsel örgütleri içerisinde de ne kadar gündemleştirebildin.

Atilla: Devlet yatılı okulu mezunu olduğumdan 17 yaşında çalışma hayatına girdim. Kaos GL dernekleşmeden önceki dönemde Kaos GL ile çalışıyordum. Diğer problemler her zaman için daha can yakıcı olduğundan mıdır ya da çalışan eşcinsellerin bir araya gelmesinin zorluğundan mıdır? Ya da bir şekilde gemisini kurtaran kaptan olduğumdan mıdır? Çalışan bir eşcinsel olarak bir şekilde bunu çok gündemleştiremedim. Çünkü şöyle bir şey var. Onu konuşmalıyız belki de. Türkiye’deki yaşam standardı belli. İş sahibi olmak çok önemli. İşinden olmak o kadar tehlikeli bir şey ki. Her türlü zulmü bir şekilde sineye çekiyorsun. ‘aman ben işimden çıkmayayım da ne olursa olsun’ denilebiliyor. Yok sayılmayı da, hor görülmeyi de bir şekilde hazmediyorsun, hazmetmeye çalışıyorsun. Bu, senin savunma mekanizmalarının ne kadar güçlü olduğuna, ne kadar dirençli birisi olduğuna göre değişiyor. Her eşcinsel kendisi için her defasında bir yol tutturuyor. Ben yarı açık, yarı örtük bir eşcinsel olarak iş yerinde kendimce bir denge kurdum yıllardır. Ama dönüp baktığımda bunu nasıl irdeleyeceğimi çok net olarak bilemiyorum. Yani insanlarla diyalogumun iyi olması belki bu bilinçli bir seçim, belki de değil. Bilinçaltım beni dürtüyor olabilir iş arkadaşlarımla ilişkilerimi belirli bir iyilik durumunda tutmak için. İşimi düzgün yapma uğraşımda da belki de etkisi var bunun; böylece konumumu sağlamlaştırarak daha rahat ediyorum sanki. Eşcinsellerin hep diğer insanlardan daha başarılı olması, daha düzenli çalışıyor olması daha tertipli olması beklenilen bir şey. Yani bu çıtayı hem kendin koyuyorsun hem diğer taraftan da bekleniyor. Lanetli bekarsan bütün bunları yapmak zorunda olduğun gibi işini daha iyi yapmalısın. Daha başarılı olmalısın. Çünkü zaten diğer yaşamınla onun gölgesi ve kamburuyla göz önündesin değilsen bile bunu böyle hissediyorsun, hissettiriliyor. Bizde bir sicil vardır sıfırdan yüze kadar verilen notların ortalaması alınır yıllık olarak verilir. Benim sicilim hep 90 ve üzeri oldu. Bunu aman ben 90 ve üzeri alıyım diye çalıştığımdan mı, bilinçaltımdan mı ya da korkularımdan mı tam olarak bilemiyorum ama hepsinin etkisinin olduğunu düşünüyorum. Başka bir örnek verecek olursam bununla ilgili; bir arkadaşım önce bir tezgâhtardı, o kadar hırslıydı ki diğerlerinden daha çok satış yapardı, daha iyi ilişkiler kurardı. Müşteri portföyü gelişti falan, sonra ‘gel seni mağaza müdürü yapalım’ dedi patronları, daha sonra genel koordinatör oldu. Hep bu işte tutunma kaygısı. Yırtmak bir anlamda. Gerçek midir? Şehir efsanesi midir? Bilmiyorum ama. Konya’da bir sinemanın duvarına ‘buranın sahibi ibnedir’ yazıyorlar. O da ertesi gün banknotlarla üstünü kaplatıyor yazının ve ‘benim bunun üstünü örtecek param var, ibneliğimi örtecek param var. Peki sizin ibneliğinizi örtecek neyiniz var?’ diye yazıyor. Para güç demek ezilmeyi engelleyen bir şeye dönüşebiliyor, eşcinsel olarak kabul görmeyi sağlamıyor belki ama rahat etmeyi paranın konforu ile sağlayabiliyor eşcinseller. Eşcinsel bireyin iş sahibi olması, kendi gelirini sağlıyor olması ailesinin kanatlarının altından çıkmasına yardımcı bir unsur. Eğer işsiz isen o aile kıskacından bir şekilde kurtulamıyorsun. Yani bir şekilde çalışan eşcinsel de başarılı olarak hayata tutunmaya, kendi kanatları ile uçarak kendine bir alan açmaya çalışıyor. Bu yüzden iş çok önemli, bulunan işte tutunmalı bunun için de herkesten çok gayret göstermeli ve yapılan eziyetleri sineye çekmelisin bir anlamda. Aileden bağımsız olmak ve kendini keşfedebilmek için bir iş gerekiyor. Diğer yandan aile ile durumlar farklı olabiliyor. Eğer biraz varlıklı ise aile, eğer evlenirsen ben sana ev de veririm. ‘babanın yanında çalışırsın oğlum’ ama açılırsa hadi yallah. Elinin tersi ile itilebiliyor. O yüzden eşcinsel bir birey için iş çok önemli. Toplumda tutunabilmesi için kendine bir alan açabilmesi için kendi hayatını yaşayabilmesi için işinin olması bu anlamda daha önemli. O yüzden de hani böyle tırnaklarımızı geçirerek daha çok tutunmaya çalışıyoruz heteroseksüellere göre. Yine kendimden bir örnek verecek olursam. Ben yarı açığım aileme. Annem biliyor. Kardeşlerimin bir kısmı biliyor. Bir kısmı bilmiyor. Bilenler diğerlerine söylemiştir diye tahmin ediyorum. Ne bileyim onlar evlenip çıktılar. Düğün dernek yapıldı. Takılar takıldı bilmem ne. Ben kaç kere sevgilimle yaşamak için evden çıktığımda bana hiçbir şey takılmadı, takılmayacak. Ben birkaç kez ailemden ayrı yaşama deneyiminde bulundum. Evden çıkma anlamında. İkinci kez eve dönüşümde şöyle bir şey söylenmişti. Bu gelişin son. Bir daha çıkarsan dönüşün yok gibi bir şey eklendi bu bütün güzel lafların yanına. Ve bizzat benim kendi aldığım eşyalara rağmen ve ailemin yaşamına yıllarca katkıda bulunmama rağmen hepsi benim eşyalarım baştan aşağı. Kendime ait bir oda oluşturdum. Ama o eşyaları alıp çıkamadım evden. Niye? Ya bir daha dönmek zorunda kalırsam eve.

Umut: Belki coğrafik olarak da seçmek zoruna kalıyorlar. Mesela sen Ankara’dan gidemezsin yani. İstanbul gibi bir il dışında. O zaman da eşcinseller daha ucuz işlerde bile çalışmak zorunda. Yozgat’a gitsen ne yapabilirsin ki?

Atilla: Bir de şu aklıma geldi. Eşcinsel işçi ve memur tabaka olarak toplumda nasıl aşağıdaysa gey-life denilen şeyde de gey-life açısından da aşağı tabakadasın.

-Ne iş yapıyorsun?

-İşçiyim.

-Hmmm.

-Memursun. Hmmm.

Çünkü gey-life içerisinde de geçer akçe sayılan işler var. ‘Reklamcıyım’. ‘Desinatörüm’. ‘Dekoratörüm’. ‘Baletim’. ‘Ressamım’. Bu tür meslekler geçer akçeler. İşçi ve memur sınıfı gey-life içerisinde de lanetli bir sınıf. Ve eşcinseller arasında da aşağı tabakada yer alıyorsun. Ancak kendin gibilerle diğer eşcinsel işçilerle, diğer memur eşcinsellerle ya da bu kalıbı kırabilmiş statüsü farklı olan insanlarla birliktelik kurabiliyorsun. Bir partner bulma sitesinde ‘ben memurum’, ‘ben işçiyim’ yazdığın an nokta konuyor ve umursanmıyorsun. Bununla ilgili espriler de vardır. Ne bileyim iç mimarım diyorsa işte dekoratördür. Reklamcıyım diyorsa pazar poşetlerinin üstüne logo basıyordur falan gibi. Her kesimde olan sınıf atlama merakının yansıması gey-life’da da olduğundan işçi ve memur çalışan olmak bu anlamda da statünü aşağı çeken bir şey. Kendi içindeki homofobiye kurban olmanın sonucu.

Ali Erol: 15 yıllık süreci düşündüğümüzde aslında hareketimizin çıkmaz sokaklarından biri kamuda çalışma hayatında eşcinsel yaşamak. Eşcinsel var olmak. Bir eşcinsel ile tanıştığında o eşcinselin mahremine dair, sosyal, kültürel politik şeylerine dair her şeyi öğrenebilirsin. Ama bugün ama yarın. Hatta hangi okulda okuduğunu da öğrenebilirsin. Ama çalışan bir eşcinselin hangi işyerinde çalıştığını, aylarca da bir şeyi paylaşsa, aynı örgütte de olsa öğrenebilmen yıllar alabiliyor. Bu çok ilginç bir şey. Bunun kesinlikle kayda girmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Her şeyini açıyor. Her şeyini. Mahreminden beğenilerine kadar her şeyini açıyor. Ama işyerine dair bir tek cümle duyamıyorsun çalışan bir eşcinselden. Ben bunları anlıyorum. Hani ekmek kapısıdır. Hani sosyal izolasyon vs. Ama en azından bu tür konuları konuşurken bir cümle dahi kurduğun insandan bazen şeyi istiyorsun. E tamam. Örneğin öğretmen olduğunu söyleme. Ya ama eğitim alanında çalışıyorum diye bir cümleyi de kuramamak nasıl bir şeydir. Bizim hâlâ çözemediğimiz, en azından aşamadığımız konulardan biri. Haliyle eşcinsel işçi ve memurlar bir araya gelmediği, yaşadığı sorunları paylaşmadığında, bunun üzerine hak arama yollarında bir dayanışma geliştirmesi nerdeyse mümkün olmayan alanlardan birisi maalesef.

Atilla: Yani bu korkunun ne kadar büyük olduğu ile ilgili. Neden bu kadar büyük bir korku var. Tutunmak. Hayata tutunmak ile ilgili. Bir örnek vereceğim. Sokakta sevgilimin elini tuttuğumda ya da sarılıp öptüğümde ikimizin de söylediği şey şu. Eğer iş günü ise bu ve biraz de işten erken çıkmışsak, tam iş çıkışı saati ise ‘ama bizimkilerin tam çıkış saati. Tüh..’ falan. ‘ya birisi görürse..’. ailen falan daha geri planda kalıyor. Ben aileme açığım. O açık değil ama onun da aklına ilk gelen şey iş arkadaşları ve görülmenin sonucunda olabilecekler. İlk ilişkilerimde de bunu yaşadım. Önce iş. ‘eyvah ya iş yerindekiler görürse, iş yerindekiler duyarsa’. Ya da işyerine bir telefon geldiğinde, diğer arkadaşlarınla konuşurken, daha rahat konuşurken sevgilinle konuşurken tutturduğunuz tempo ya da seçtiğiniz sözcüklere bile dikkat etmek zorunda kalabiliyorsunuz. Kendini diken üzerinde hissediyorsun. Acaba konuşmalarımdan bir anlam çıkarırlar mı? Bir şey konuşulur mu? Yani o öyle korkunç bir şey ki zincirleme büyüyor gidiyor bir çığ gibi. Bir arkadaş iş yerine küpesini çıkartmayı unutarak gitmiş. Ve oradan başlamış felakete giden son. Ben de bir gün unuttum ama benim şanslı günümmüş ki çok sevdiğim, çok açık görüşlü bir arkadaşımın bunu görmesi ve görür görmez beni uyarması: ‘şey Atilla bey size bir şey söyleyeceğim. Sakın yanlış anlamayın. Belki bilerek oldu ama belki unuttunuz. Ben hatırlatmak istiyorum, ‘küpeniz var kulağınızda’. Tabii ki ben hemen küpemi çıkarırken bir yandan da o konuşmaya devam etti ‘biliyorsunuz bir oğlum var. O da belki 3-5 sene sonra büyüyecek ve küpe takmak isteyecek. Ben ona hayır takma demeyeceğim ama hani çalıştığımız yer böyle bir şeyi kaldırabilecek bir yer değil’ diye… ama bunu o oldukça çekinerek söylemişti. Başka bir arkadaş görseydi bu böyle gelişmeyecekti eminim.

Bir şeye daha değinmeden geçmek istemiyorum. Bunca eşcinsel birey var. Çalışan eşcinseller var. Çalışan eşcinsellerin, öğrenci eşcinsellerin hakları gasp ediliyor bu konuda düşünmeliyiz bir şeyler yapmalıyız dediğinizde ‘ay çok sıkıcısın her sözün bununla başlıyor her şey de homofobi her yerde heteroseksizmden bahsediyorsun.’ gibi yine kendi çevremizden gelen dudak büken eleştiriler var. Bunun kendi içimizde de aslında çok anlaşıldığını, çok kavranıldığını düşünmüyorum. Var olan durumu normal kabul edip içselleştirenler yüzünden kendi hak arayışımız da baltalanıyor bir yandan. Uzaylıymışsın gibi bakanlar var bunlardan bahsedince. Bir yandan büyüyen bir hareket var. Ne bileyim dernekler kuruldu. Ankara ve İstanbul’daki oluşumlar dernekleşti. İzmir ayağı oluştu vs. derken LGBT hakları konusunda azımsanamayacak gelişmeler var. Medyada görünür hale geldi. Ama diğer yandan Sinan Aygün çıkıyor ‘biz iş veriyoruz bakın! Listeyi de getirdim ben bakın’. Tornacı, tesviyeci falan şu şu şu… diyor. Yanındaki … de ‘ha..ha..ha.. oralarda da çalışamazlar herhalde’ diyerek travesti ve transeksüellerin ‘iş vermiyorlar. İş istiyoruz’ sözleri ile dalga geçerek, bunu bizzat program yaparak bir şov haline getirebiliyorlar.

Bununla ilgili aklıma şey geldi. Güzin abla’ya yazılmış bir mektup. Ve o mektubun cevabı. Güzin abla herkesin ablasıdır noktasına geldi. O günlük bir şey. Belki arkasından yine o Güzin abla denilen kişi saçmalayacak eşcinsellikten kurtulmak için yine tavsiyelerde bulunacaktır ama elbette ki eşcinsel örgütlenmeler de bunun önünü açacak ya da bunu gündeme getirecektir. Türkiye’de bir hak arayışı var. Kişi bunu kendi başına çok akıl edemiyor. Biz öyle bir eğitim sürecinden geçiyoruz ki var olan durumu, sistemi ön kabulümüz var. Ne yapacaksın bu ülkede demokrasi yok kim hakkını arayabiliyor ki dertsiz başıma dert mi açacağım, eşcinsel isen sesini kısıp oturacaksın. Sonuçta herkes çalışıyor. Herkesin yaptığı işi sen de yapıyorsun. Ya da işte kadınlara da ayrımcılık var, heteroseksüel olmasına rağmen ayrımcılık var. Ben eşcinselim. Zaten lanetli bir bireyim. ‘o..ho… bana sıra gelene kadar’ gibi bir ön kabulü var eşcinsellerin. TBMM Anayasa Komisyonu başkanı Burhan Kuzu’nun yaklaşımı aslında toplumun genel bakışını ve dahi eşcinsellerin büyük bir kısmının bakışını yansıtıyor meseleye. Eşcinseller de bu ülkede yaşayan diğer insanlardan çok farklı bir evrimle yaşamadı hali hazırda bu konuda çok çalışılmasına rağmen. Suçluluk duygusu, yaptığın şeyin yasadışı, din dışı, gelenek görenek dışı bir şey olmasının empoze edilmesi nedeniyle bir ön kabul var. Oradan da yola çıkarak her eşcinsel bireyin tek tek bu yarılmayı sağlaması, çıkıp ben hakkımı arıyorum demesi zor.

Bawer: Sonuçta para gerekiyor tamam mı hayatını sürdürmek için. Eşcinsel olmak gerçekten korkutucu bir şey. Evet bir sürü insanın hayatının her alanında eşcinselliği ile ilgili argümanları vardır. Çok rahat söyleyebilir. Ben bile mesela, ailemde, arkadaş çevremde orda burada eşcinselliğe dair çok rahat rahat konuşabiliyorken işyerinde bunu yapabilecek çok az kişi var. Gerçekten bütün işyerleri, iş denilen o sistem çalışma dünyası faşizan bir örgütlenme. Giyim kuşamına dikkat etmek zorundasın. Oturup kalkmana dikkat etmek zorundasın. Üst alt ilişkisinin en fazla olduğu, herkesin birbirinden korktuğu, çekindiği bir sistem var. Ve orada eşcinselliğe dair bir eylem yapma fikri çok uzakta gözüküyor gerçekten. Çok kolay bir şey değil. Çok çabuk kabullenmek zorundasın. İşten çıkartılma gerekçelerine baktığımızda hepsi patronları ve sermayeyi koruyan yasalar ve de çok rahat bir şekilde işten çıkartabiliyorlar: Bir erkek çalışan arkadaşının omzuna elini koyduğunda ‘taciz etti’ diye kapıya koyulabilir.

Ben dört sene bir işyerinde çalıştım. Ofiste şöyle bir sistem vardı. 200 çalışan vardı. Çok büyük bir ofis ve herkesin birbiri ile iletişim kurması için mail sistemi var. Herkes birbirine oradan dosyalar yolluyor alınıyor falan. İşyerindeki insanlar fıkra, çeşitli gazete haberleri falan yolluyorlar birbirlerine. Şimdi söyle bir haber vardı: ‘Marie Claire’i protesto ediyoruz’. İşte ‘kürt kadın gerillalar’ demiş. ‘Şöyle mücadele ediyorlar’. Türkiye’den kadınları gösteriyor. İşte böyle eşcinselleri yerden yere vuran haberler fıkralar dolaşıma sokuluyor. Bir gün artık çok sinirlendim ve 200 kullanıcıya birden bir tane mail attım. ‘Eşcinselleri aşağılıyorsunuz. Buna benim gülmemi bekliyorsunuz. Marie Claire’ e de kürt kadınlar dediği için beni protestoya çağırıyorsunuz. Ermenileri aşağılıyorsunuz. Kadınları aşağılıyorsunuz. Ama siz benim eşcinsel olmadığımı nerden biliyorsunuz. Benim kürt olmadığımı nerden biliyorsunuz. Niye siz buradaki insanların ermeni olma ihtimallerini yok sayıyorsunuz.’ Çünkü milliyetçi söylem var. Ben orada çalışırken zaten korkmuştum. Türkiye’de her gün bir eylemin olduğu zamanlardı. İşte ben bu maili arkadaşa Fransızcaya bile çevirttim. Dedim ki ‘ben bu yazışmaların hepsinden rahatsız oluyorum. İnsanların cinsel yönelimleri ile dalga geçilmesini, seçimleri nedeniyle dalga geçilmesi beni rahatsız ediyor. Ben bu işyerinde böyle yazışmaların yapılmasını istemiyorum.’ Ertesi gün bütün kullanıcılara ve ofis dışında çalışanlara da kâğıtlar ile -sadece mail ile değil, uyarı geldi: ‘Bir daha içinde nefret olan, aşağılama içeren herhangi bir yazışma yapılmayacak ve bu yazışmalar iş dışında hiçbir şey için kullanılmayacak.’ Şimdi ben gerçek anlamda çok rahatladım. Sonra ermeni olan ve gerçekten eşcinsel olan biri gelip bana açıldı. Onlarla iletişim kurdum. İşyerinde birbirimizi bile görmeyen insanlardık. Ve önemli bir şey bu benim için. Ben onlara, patronuma eşcinsel olduğumu söylemedim. Kolay bir şey değil bu gerçekten. En yakın arkadaşınıza bile söylerken günlerce uyuyamıyorsunuz.

İş yerleri ile ilgili benim kafamda şöyle bir şey var. Açık fikirli olduğunu varsaydığımız şirketlerle biz, iş yerinde yaşanan ayrımcılığa dair bir şeyler yapabilir miyiz? Hani oralara gidip orada çalışanlara bunları anlatmak mesela. Bir kanal açabilsek. İşyerindeki homofobiyi mesela anlatmak. O aralarda yapılan konuşmaların, anlatılan fıkraların başkalarının hayatını nasıl etkileyebileceğini, iş motivasyonunu bile düşürebileceğini... Örneğin gerçekten beni etkilemişti. Çalışırken hep o anlattıkları şeylere takılıyordum. Böyle şeyler yapabiliriz belki. Broşürler falan hazırlayabiliriz. Bunu halledebileceğimizi düşündüğüm birkaç yer bile var. Ben onlarla kontağa geçmek, böyle bir paket hazırlayıp bir öğlen saati bir saatlik böyle bir çalışma yapsak. Bence olabilir. Çünkü çok müsaitler. Hani DIASA için söyleyeyim. İlkeleri arasında özgürlük, dayanışma, eşitlik gibi maddeleri var. Fransız komününden alınmış ilkeler bunlar. Özellikle Avrupa merkezli çalışan işyerleri. Onlar çok müsaitler böyle şeylere.

Ali Erol: Atilla’nın sendikalarla ve sendikal örgütlerin günümüzde geldiği aşama ile ilgili söyledikleri maalesef doğru. Ama ben yine de sendikalardan hani onlar bizi kapıdan da kovsa becerebiliyorsak bacadan girme, girebilme taraftarıyım. Çünkü Türkiye’deki sendikaların da dönüşüm potansiyeli olduğunu kaplumbağa hızıyla da olsa aslında gördük bu 15 yıl boyunca. Artı bir de Türkiye’deki bu sendikaların üye olduğu uluslararası sendikal örgütlerin pek çoğunda şey cinsel yönelim ayrımcılığına karşı sen ne yapıyorsun, diye alt sendikalara yönelik yaklaşım da var. Dolayısı ile Türkiye’deki sendikalar birden çok kanallı. Senin zaten bir yükümlülüğün var. İkincisi bizim şu an hali hazırda yaptığımız işte özgürlük diyorsun, eşitlik diyorsun falan ama peki bu ne ayak anlamında farklı yerel kanallardan da uyarmaya devem etmek anlamlı olabilir.

Atilla: Bawer’in söylediklerinden sonra benim aklıma bir şey geldi. Bir de neden şikâyetçi olamıyorsun. Hakarete uğruyorsun. Eziyet görüyorsun. Hakkını neden aramıyorsun? İş kanunda bunların hepsinin kanıtlanması isteniyor. Kanıt demek de tanık demek. Sen eğer bir başvuruda bulunmuşsan tanıkların da olması gerekiyor. Tanık olacağını söyleyen birileri bile sen başvuruda bulunduğunda, dava aşamasına gelindiğinde, kendilerinin de kapı önüne konulabileceği ve ekmeğinden olacağı gerekçesiyle, ‘aynısı benim başıma da gelecek’ korkusu ile hareket ettiği için arkadaşını da haklı görüyorsun bir noktada. Haksızlığa göz yummasına rağmen. Sermayeyi koruyan bir iş kanunu var. İş kanununun düzenlemesinin de böyle olması tanık ile kanıtlama durumun nedeniyle insanlar susmak, harekete geçmekten kaçınmak zorunda kalıyorlar. Türkiye’deki işsizlik ve kapasitesinin altında çalışan insanların çokluğu nedeniyle oluşan bir ortam. Anadolu’dan üniversite kazanan ve büyükşehirlere gelen sayısız insan okulları bittiğinde büyükşehirlerde iş arıyor. Ancak bulamadığında geldiği şehre geri dönüp, aldığı eğitimin çok dışında işlerde çalışıyorlar. Bu da ülkedeki ekonomik açmazla ilgili. Diğer yandan insan hakları kavramının çerçevesi belli. Her ne kadar AB kriterleri nedeniyle bazı yasalarda değişiklikler olsa da örneğin şu an gündemde olan 301. Madde gibi yeni iş yasası da muğlâk. İşçinin aleyhine kullanılabilecek ifadelerle dolu. Ancak ceza, uyarma, kınama gibi durumlara dair ifadeler çok net. İş mahallini terk etmek, mazeretsiz olarak 10 gün işe gelmemek, izinsiz olarak 3 gün işe gelmemek, iş araçlarına zarar vermek gibi çok kesin ve belli şeyler var. Belli olmayan şeyler var. Onlar da ayrımcılık gibi durumlar. Bu gibi durumlarda kanıt gerektiği belirtiliyor. Lakin sen Kürt’sen hemen bu diğer çalışanlar ve üstleriniz tarafından mimleniyor ve kriz anlarında gözden çıkartılabilir kişi oluyorsunuz. Eşcinselsen otomatikman herkesçe onay gören bir şey olabiliyor sizin işten çıkartılmanız ya da ceza almanız. Bizim de iş yerinde bir mail ağı var. Orda da iş dışında yazışmalar yapılıyor. Örneğin Hrant Dink öldürüldüğünde Ermenileri aşağılayan sayısız mail geldi. Her gün eşcinselleri aşağılayan fıkra dolaşıma sokuluyor. Ben bile bazılarını yeni duyup, ne kadar çok fıkra varmış dedim. Elimde olmadan güldüğüm de oluyor.
Bu konu da söylenecek sözlerin hepsini söylemem mümkün değil, belki de söylediklerim tüm gerçekliği yansıtmıyor olabilir fakat durumla ilgili çalışan bir eşcinselin ufak da olsa tespitleri bunlar. Beni dinleme sabrını gösterdiğiniz için hepinize teşekkür ediyorum.

*Konuyla ilgili haberler:

TEO 3: Eşcinsel ve Öğrenci Olmak!

TEO 2: Türkiye’de Eşcinsel ve Sanatçı Olmak!

TEO 1: Türkiye’de Kadın ve Eşcinsel Olmak

22 Mart’ta ‘Türkiye’de Eşcinsel ve Sanatçı Olmak’

9 Mart’ta ‘Türkiye’de Kadın ve Eşcinsel Olmak’

Türkiye'de Eşcinsel Olmak!