Medya

Sansürcü fobiğin TV’si varsa, Lubunyanın Netflix’i var!

Pazartesi, 18 Mart 2019
Haber: Kaos GL

Bizi kendilerine düşman etmek istemeyen bu platformlar için bizler de artık “genel izleyiciyiz” ve bizi kaybetmeyi göze alamayacaklarının farkındayız.

Kaos GL Dergi’nin “Televizyon” dosya konulu 164. Sayısı için Bawer Fak yazdı:

Televizyon, icat edildiğinden bu yana tahminlerin ötesinde bir güce erişti. Hayatın her alanını derinden etkiledi, akımları belirledi, toplum mühendisliğinin en birinci aracı oldu… Soğuk savaşın aktörlerinden biriydi. Her daim iktidarlara hizmet etti; kapitalistiyle de iyi geçindi sosyalistiyle de. Her iktidar ilk olarak televizyona müdahale etti ya da onu kullandı. Muhalefet ondan medet umdu. Kapitalizmin simgesi, antikapitalistlerin nefret objesi bu alet, yıllar içerisinde şekil değiştirse de hep -aptal ya da değil- bir kutu olarak kaldı. Her eve girdi, her evi şekillendirdi, her eve fikir aşıladı, ev ahalisine kime oy vereceklerini söyledi, çocuklara neyi seveceklerini, neyle oynayacaklarını, neye inanacaklarını ve nasıl insanlar olacaklarını empoze etti. Ve daha neler neler etti. Ancak, bütün bu sevimsizliklerinin yanında, bu adı batasıca alet, bir gruba farkında olmadan yardım etti: LUBUNYALAR!

Devrimleri yayınlamasa da dünyanın her köşesinde, yalnızlıktan, akran zorbalığından, fobilerden yılmış, usanmış tüm yalnız lubunyaların en iyi dostu olan televizyon, kişisel devrimlerine yardım ve yataklık etti. Elbette kendi rızasıyla değil; her şey yalnızlıktan… Onu bir kurtarıcı olarak gören lubunyalar, kanallar ve programlar arasında dolaşırken, sokakta, okulda, evin içinde yaşadıklarını, korkunç kâbuslarını, maruz kaldıkları şiddeti televizyonun renkli dünyasıyla tedavi etti. Çizgi filmler, konserler, filmler, belgeseller, video klipler… Her biri bize yaşadığımız gerçekliğin dışında olasılıklarında olduğunu gösterdi. O olasılıkların hayali de en büyük hayatta kalma ve direnme motivasyonumuz oldu. Televizyonu icat eden, onu bir siyasi araç olarak kullananların asla hesap edemedikleri, etseler aleti icat etmekten bile vazgeçecekleri bu durum, tanıdığım neredeyse tüm lubunyaların geçtiği bir yol. Tanıdığım tüm Türkiyeli ya da dünyalı her lubunyanın hikâyesi üç aşağı beş yukarı aynı. Televizyon hepimiz için nefessiz kaldığımız zamanların oksijen tüpüydü.

Elbette hikâyelerimizin başlangıcındaki en büyük dostumuzla ilişkimiz biz büyüyüp, dünyanın da kirli bir yer olduğunu fark etmeye, bu kirlilikle mücadele etmek için kendimiz gibi kuğuları bulmaya başlayınca değişti. Ancak bu sadece bizim kişisel hikâyemiz yüzünden olmadı. Televizyon giderek bir çöp kutusuna dönüşünce ve bizler sinemayı ve daha sonra da interneti keşfedince onunla ilişkimiz de değişti. 

TV, hiçbir zaman “genel izleyici” grubuna dâhil edilmediğimizi, Total’de ya da AB grubunda bize yer olmadığını anladığımızdan beri artık sadece kafa dağıtmak ya da evde ses olsun diye var hayatımızda. Ailelerinin yanından ayrılanlarımız evlerine televizyon almayarak intikamı soğuk soğuk yediler hatta. Televizyona geçmişteki yarenliği için teşekkür edip, yolumuza gittik ve internet bize bambaşka dünyaların kapıların açtı. Bu dünyaların en heyecan verici olanları, hayatımıza girişleri yakın tarihte gerçekleşen dijital platformlar oldu.

Kendimizi ekranda görünce biz bi sevin bi sevin!

Dijital platformların tarihine dair internette hızlıca bulabileceğiniz bilgilerle bu yazıyı şişirme kısmını pas geçip, bu mecraların LGBTİ’ler adına ne gibi hayırlı şeylere vesile olduğuyla devam edeyim.

Öncelikle, yıllarca TV izlemiş bizlere, nihayet bizi gösteren şeyler izlemeye başladık. Çocukluğumuzu “Bi Bülent bi Zeki bir de ben” yalnızlığıyla geçirmiş olanlarınız hatırlar; televizyonda bize benzeyen birini görmek için çooook uzun yıllar bekledik. Nihayet gördüğümüzde de gördüğümüz şeyi pek sevemedik. Karikatürleştirilmiş geyler, hasta/sapık/katil translar bize kendimizi pekiyi hissettirmemişti. Lezbiyenliğin adı, biseksüelliğin tadı da yoktu zaten. Lezbiyenlik evde kalmış kızlara ya da feministlere hakaret olarak kullanılıyor, biseksüellik de aç gözlülük olarak lanse ediliyordu. Gerçi biseksüellik hâlâ bazılarınızca aç gözlülük olarak lanse ediliyor ya neyse. 1989 yılından çakılı kalan bifobikler nasılsınız?

İşte bir önceki paragrafta bahsettiğim o karşılaşmalardan pek mutlu olmamış bizler için, nihayet içimize sinen, bağ kurabileceğimiz (tanıdığım her gey Altın Kızlar’daki Blanche’la bağ kurmuştu gerçi ama hetero olmasından kelli o sayılmaz. Hayat Ağacı’ndaki Sam de sayılmaz gey kardeşim zorlamayalım) karakterlerle tanışmaya başladık. Dijital platformların dizilerinde senden, benden, bizden bahseden insanlar vardı ve bizi kategorize etmek yerine, olduğumuz gibi ekrana yansıtarak gönüllerimizi çaldılar.

Arada faka basan karakterler ya da yapımlar olsa da büyük ölçüde alınlarının akıyla sürdürüyorlar bu işi ki hayal kırıklıklarına bağımlı hale gelmiş bizler için şaşırtıcı bir istikrar devam ediyor. Peki dijital platformların televizyon karşısındaki şahlanışının lubunyalar açısından farkları ne?

Öncelikle dizi ve şovlarda artık daha fazla kuir hikâyeler izliyoruz. Bunda “genel izleyici”, “aile” ve “çocuk” gibi televizyonu kısıtlayan şeylerin bir engel teşkil etmemesi birincil neden. Televizyonda değil LGBTİ’ler, öpüşmek, bir kadeh içki içmek, dekolte gibi şeyler bile bu grupları rahatsız eder diye ya çekilmiyor ya da mozaikleniyor. Dijital platformlar, bu kaygıları dikkate almakla birlikte, izleyicisine para verip izleme seçeneği sunduğu için, o kadar rahatsız oluyorsan izlemezsin olur biter diyor. Her kesime uygun içerikleri var ve bu içerikleri ilgi ve hassasiyetlere göre sınıflandırarak kullanıcıların işini de kolaylaştırıyor. Ancak bunu LGBTİfobik bir yerden yapmıyor, LGBTİ’yle ilgili şeyleri sakıncalı içerik olarak etiketlemiyor.

Ortada korunması gereken aile değerleri, toplumsal kaygılar filan olmayınca, seks de heteroseksüellik dışındaki kimlikler de kendilerine rahatça yer buluyorlar. En nihayetinde bu mecralara daha fazla özgürlük, açık fikirlilik ve çeşitlilik vadettiği için para ödüyoruz ve bunun karşılığını almak istiyoruz. E, bizden para alan ve rekabetin de üst düzeyde olduğu bir ortamda dijital platformlar, izleyicisini kendinde tutmak için onu memnun edecek şeyler üretmeye çalışıyorlar.

Sansür mekanizmalarını döndürenlerin bağnazlığı televizyona kan kaybettirirken dijital dünyaya oksijen depoladı adeta. Televizyon izleme alışkanlığı orta ve üst sınıfta azalırken, bu kesimler saçma sapan şeyleri bedava izlemek yerine, para verip istedikleri şeyleri izlemeye yöneldiler. Bilgiye hükmetme yarışındaki muhafazakârlığın kalesi kitle yayıncılığına karşı cephe güçlenmeye devam ediyor.

O sevdiğin tüm lubunya dizileri birileri mücadele ettiği için var genç kardeşim!

Sansür ve sıkıcılık kadar önemli bir diğer etken de hak mücadelelerinin güçlenmesi elbette. Kadın ve LGBTİ hareketi, ırkçılık karşıtlığı, çevre ve hayvan hakları gibi mücadelelerin görünürlüğü artıp sesi yükseldikçe, karşılığını hayatın birçok alanında olduğu gibi ekranda da bulmaya başladı. Televizyonun tek tip/tek sesliliğinde kendisine yer bulmakta zorlanan kesimler ya da sesi duyulmayanlar için dijital platformlar çölde bir vaha olarak ortaya çıktı. Sadece dizi izleyebildiğimiz bu alanlarda şimdi birçok konuyla ilgili belgeseller, şovlar, yarışmalar, stand up gösterileri gibi sayısız şey var.

Bu durumdan en karlı çıkanlar bana kalırsa kuirler ve kadınlar oldu. Netflix’inden HBO’suna; Hulu’sundan Amazon Prime’ına, neredeyse her platform LGBTİ içerikler ve güçlü kadın karakterli diziler konusunda bir yarışa girmiş durumda. Eskiden hem sinemada hem de TV’de izleyecek bir şey bulmakta zorlanırken, şimdi hangisini izlesek diye karar vermekte zorlandığımız süreçler yaşıyoruz ki geçmişi düşününce, şu günleri yaşıyor olmak hem acayip geliyor hem de -valla şurada biz bizeyiz- mutluluk da veriyor.

Sürekli şaka yapan geyler, mutsuz lezbiyenler, katil translar, şiddet mağduru translar hızla geride kaldı. LGBTİ karakterlerin başrolde olduğu diziler, non binary, interkseks, panseksüel gibi her telden her dilden yönelim ve kimlik hikâyeleriyle çevrilmiş durumdayız. Hem de artık o rollerin çoğunu LGBTİ’ler oynuyor. LGBTİ performansları sayesinde evine sayısız ödül götüren hetero aktörlerden de kurtulmaya başladık çok şükür.

LGBTİ özgürlük mücadelesi, yıllardır verdiği emeklerin meyvelerini sadece evlilik hakkı olarak toplamıyor. Mücadelenin ektiği tohumlar çiçek açmaya başlayalı bayağı oldu. Hâlâ birçok yerde LGBTİfobi çok güçlü evet ancak, bu platformlar ve internet sayesinde, fobi denen belayla uğraşanlar kendilerini yalnız hissetmeyecekleri şeyler izleyebiliyorlar. Yalnız olduğunuzu, kimsenin sizi anlamadığını düşündüğünüz, yok yere sayısız kaygı edindiğiniz zamanlarda, bir tık ötenizde sizin gibi birilerinin hikâyelerini izlemek hâlâ çok çok büyük bir nimet. Örgütlü mücadelenin elinin ulaşamadığı şehirlerde ya da ülkelerde, dijital platformlar, tıpkı televizyonun geçmişte yaptığı gibi bir etkiyi çok daha iyi bir şekilde yapıyor. Bugünün artısı ise, bizi kendilerine düşman etmek istemeyen bu platformlar için bizler DE artık “genel izleyiciyiz” ve bizi kaybetmeyi göze alamayacaklarının farkındayız. Zalimin, fobiğin televizyonu vardı, bizim de artık Netflix’imiz var! Allah!

Not 1: Bu yazıda gizli ürün yerleştirme var gibi görünse de ilgili ürünün bu yerleştirmeden haberi yoktur ve yerleştirene bir kuruş bile ödememiştir.

Not 2: Asıl ürün yerleştirme geldi hanııığğğğmmmm!!! İzleyecek bir şeyler aradığınız anlarda, FakfukfonTV bir tık uzağınızda. “Maço heteroseksüel erkekler hakkında olmayan dizi/şov/belgesellerin peşinde bir arşiv çalışması” olan FakfukfonTV’yi Instagram’da @fakfukfontv adresinden takip edebilirsiniz. Edin ayol!

*Bu yazı ilk olarak Kaos GL dergisinin “Televizyon” dosya konulu 164. sayısında yayınlanmıştır. Dergiye; online aboneler dergi websitesinden ulaşabilir. Basılı halini edinmek isteyenler ise önümüzdeki haftadan itibaren kitapçılardan yeni sayıyı satın alabilirler. Dergiyi internetten satın almak için ise Notabene yayınları ile iletişime geçebilirsiniz.