Gökkuşağı Forumu

Sapma Günlüğüm 7: Veysel gider, adı kalır

11 Haziran 2019

31 Aralık gecesi arkadaşım Canan’ın (mahlas) Dikilitaş’taki evinin terasına çıkıp fişek ve martı gürültüleriyle yeni yıla giren İstanbul’u seyrediyoruz. Birbirimize sarılıp geride bıraktığımız yıla bakıyoruz. Mezun olmuşuz, istifa etmişiz, âşık olmuşuz, dileklerimiz gerçek olmuş, votkayla duş almışız... Hoparlöre Yunan mezzosoprano Frances Pappas’ın sesinden Âşık Veysel’in “Uzun İnce Bir Yoldayım” şiirini veriyorum. Canan’la birbirimize bakıp gülümsüyoruz ve kapıda bekleyen yeni yolculuklara aynı ritimle kadeh kaldırıyoruz.

Günlüğün bu bölümünde, Veysel’in bu dizelerinin hayatımdaki izdüşümlerini kovalayacağım. Alain de Botton “Havaalanında Bir Hafta” kitabında seyahat etmeyi bir çözüm müjdesi olarak ele alır ve bu müjdenin dini hac yolculuğunun temelini oluşturduğunu söyler. Botton’a göre seyahat etmek ruhani bir dönüşüme yardım eder. Ben de dünyanın türlü yerlerinde, hiç beklemediğim anlarda, yaşamın gerçekten de uzun ince bir yoldan fazlası olmadığına inanmayı öğrendim. Bu ruhani dönüm noktalarında bağımsız bir inanç temeli oluşturdum ve Veysel’in şiiri de bu inancın kutsal metnidir.

“Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece.”

21 Temmuz 2016

Çin’in Datong şehrinin batısında, Wuzhou Dağı’nın güney eteğindeki Yungang Mağraları’nda tek başıma yürüyorum. 525 yılından bu yana mağaraların bazıları görkemli tapınaklar olarak kullanılmış, bazılarıysa boyu 17 metreye varan Buda ve Bodhisattva heykelleriyle donatılmış. Serin mağaraların karanlığını güneş delip geçiyor. Aklımda, Latife Tekin’in “Sevgili Arsız Ölüm”ünde Dirmit’in etrafının sözcüklerce kuşatıldığı o sahne var. Dirmit, arsız ritminde dönen hikâyesinin bir noktasında sözü keşfediyor ve o andan sonra her şey sözcüğe dönüşüyor: “akan sözcük, yağan sözcük, bakan sözcük, susup oturan sözcük, ağız üstü divana kapaklanan sözcük…”

Benim için de sözün tam bir karşılığı yok, büyüsü yürekten tekrar edince ortaya çıkıyor. Müziğe katılması, şiire konulması, onu dildeki serbest bağlamından koparıp alıyor da bir karşılığı oluyor. Bu düşüncelerle, ilk Budist haccıma Yungang’da başlıyorum ve içimden şiirin ve müziğin yaşama dair söylediği en duru sözleri, Veysel’in sözlerini geçiriyorum: “Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece.” Etraftaki kimsenin anlamadığı bir dilin melodisini bu kez yüksek sesle giyinip zikir çeker gibi ritmik tekrar ediyorum: gündüz gece, gündüz gece, gündüz gece… Nefesimi katıyorum, gözyaşlarımı akıtıyorum: gündüz gece, gündüz gece, gündüz gece… Kapanan gözlerimde Ararat’ın görüntüsü var. Budizmin ilk yüce gerçeğiyle burada tanışıyorum: Dukkha, yani yaşam acı doludur. Daha isabetli bir ilk gerçek olamazdı diye düşünüyorum, ama yaşam neden acı doludur, açıklayamıyorum.

“Dünyaya geldiğim anda, yürüdüm aynı zamanda.”

4 Şubat 2017

İran’ın Şiraz şehrindeki Ghalat köyünden ayrılırken, kaldığımız evin sahibinin annesi Nazi, koltukaltında tuttuğu Kuran’ı yukarı kaldırıyor ve bizi altından yürütüp uğurluyor: “Beselameti” Şiraz’dan İsfahan’a giderken yol arkadaşım Tarık’la (mahlas) atışıyoruz. Sinirlenip yüzümü güneşin battığı pencereye çeviriyorum ve elime Alain de Botton’ın “Seyahat Sanatı” kitabını alıyorum. Kitabı açtığım anda, Datong’da kendime sorduğum soruyu, bu kez Yeni Ahit’e gönderme yaparak Botton soruyor: “Dini bütün ama çaresiz bir adam, Tanrı’ya yaşamın neden hep acılarla dolu olduğunu sorar.” İşte cevabı buldum. Tarık’la iyi ki atışmışız da kitabı elime almışım diye düşünüp heyecanlanıyorum. Ama Tanrı sözü çeviriyor: “Tanrı adama şikâyet etmeyi bırakmasını emreder ve bunun yerine çöllere, dağlara, nehirlere, buzullara, okyanuslara ve gökyüzüne bakması gerektiğini öğütler.”

Sonraki sabah İsfahan’ın güneydoğusundaki Varzaneh Çölü’nde Tarık’tan ayrılıp tek başıma kalıyorum. Çölde kışın yılan olmazmış, çünkü toprağın içi soğukmuş. Elimi daldırıp kontrol ettikten sonra, yüzeyi hâlâ sıcak toprakta korkmadan yalınayak yürüyorum. Çölün uçsuz bucaksız yüceliği karşısında kendimi küçücük hissediyorum. Çölden geldiği söylenen Tanrı’nın sözü dolandırmakta hakkı varmış, yaşamın acı dolu olmasına boş verip çölü seyrediyorum. Yürüyorum, çöl bitmiyor, yürüyorum, çöl bitmiyor, yürüyorum... Yorulduğumda bir yere çöküyorum ve hissettiğim küçüklük o kadar artıyor ki secdeye kapanmak istiyorum. Kendime topraktan uygun bir yer yapıp kıbleyi bilmeden namaza duruyorum. Yungang’da Budistim, Varzaneh’te Müslümanım. Başka türlü ibadet etmeyi bilmiyorum.

“Gidenleri hep görüyorum, gidiyorum gündüz gece.”

25 Ocak 2019

Kars’taki son gecemde Taşköprü’ye yakın bir kahvede yol arkadaşım Ulaş’la (mahlas) oturuyorum. Şehirdeki ilk günlerimde birkaç âşık dinledim, ancak çoğunlukla restoranlarda yemeğe eşlik eden âşıkların şehirde turizmin patlamasıyla yozlaşmaya başladığını ve izlediklerimin ticari gösteri maksatlı hazırlandığını duyumsadım. Bu yüzden, yöreden tanıdıkların yönlendirmesiyle bozulmamış sözü ve söz ustalarını bulabileceğim bir mekâna geldim ve Kars’ın kara sımışkasını çitliyorum. Âşıklardan Çiftçioğlu sazını çalmaya başlarken aklımda Hümeyra’nın sesiyle Veysel’in “İsmin yayılmaz aleme, âşıklarda meşk olmasa,” sözleri dolaşıyor.

Çiftçioğlu, Âşık Reyhani’nin, memleketi Erzurum’u bırakıp giderken söylediği şiiri sazıyla söylüyor. Dizeler ilerledikçe kendi terkimi uzaktan tanıyorum. “Tuz ektiler çalıştığım çabaya, emeğimi suya döktüm gidirem.” Dukkha, yani yaşam acı doludur. “Kırk sene gözyaşımı döktüm fincana, kattım Karasu’ya aktım gidirem.” Ama bu acıya pek takılmamak gerekir. “Elli yıldır beklediğim ekini, harmana dökmeden yaktım gidirem.” Yaşam, Veysel’in gösterdiği gibi, uzun ince bir yoldur. “Tambura köyünden Emrah çaresiz, ben de Erzurum’dan çektim gidirem.” Çözüm müjdesi yoldadır, çünkü Tanrı çöllere, dağlara, denizlere bakıp acıya boş vermeyi öğütlemiştir.

31.01.2019, Ataşehir

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.

**Bu yazı ilk olarak Kaos GL dergisinin 165. sayısında yayınlanmıştır.