İnsan Hakları / Çalışma Hayatı

Tutuklu kadın sendikacılardan mektup var

Cuma, 24 Temmuz 2009

Tutuklu kadın sendikacılardan KESK Kadın Sekreteri Songül Morsümbül'den mektup var...

Yaşadıklarımızdan Öğrendiklerimiz mi, Bildiklerimiz mi?

Tarih her dönem haksızlıklara, hukuksuzluklara, zorbalıklara tanıklık etmiştir. Yaşadığımız yüzyıl modern kapitalist çağın en fazla sömürüye, zulme, hukuksuzluğa ve zorbalıklara tanıklığın yapıldığı bir çağ. Bunu bir parça da olsa bizler de yaşıyoruz. Teknolojinin; insan yararına mı, zararına mı olduğunun tartışıldığı, teknolojinin; insan ilişkilerini, dostluklarını, örgütlülüklerini mekanikleştirdiği ve düşünceden, üretimden çok, hazırcılıkla bilgi edinmeye itildiğimiz bu dönemde, teknolojinin mağdurları, sanıkları ve tanıkları olarak kendimizi tanımlayabilirim.  
 
1993 yılında Kasım ayında Tüm Sağlık Sen üyesi olarak sendikal örgütlenme mücadelesiyle tanıştım. 2008 yılına kadar da işyeri temsilciliği, şube yöneticiliği, komisyon üyelikleri, GYK üyeliği ve en son 25-26-27 Haziran 2008 tarihinde yapılan KESK Genel Kurulu’nda 7 KESK MYK üyesinden birisi olarak seçildim. Örgütlü yaşam içinde çeşitli dönemlerde gözaltılar, soruşturmalar, idari cezalar ve sürgünler yaşadım. Ama hep mücadelenin sonu onurlu kazanımlarıyla sonuçlanmıştır. Türkiye’de yaşayan her emekçinin, Kürdün, kadının ve Alevinin yaşadığı sonuçların küçük bir parçasını da yaşam kesitim içinde ben de yaşadım. 
 
Ama en son 28 Mayıs’ta yaşadığım ise nereye sığdırılır bilinmez. Her birini alt eden bir yönelimle karşı karşıya kaldım. İstanbul Atatürk Havaalanı uçak biniş gişesinde önce resmi havaalanı polisi tarafından kimliğimde sorun olduğu söylenerek polis noktasına götürüldüm. Sonrasında ise şehir içi müdahale yetkisi olmayan ya da benim öyle bildiğim sivil jandarma biriminden görevli birisi aracılığıyla isnat edilen, düzmece bir tarzda gözaltına alındığım tarafıma bildirildi. Gözaltına alındığım yerin ilginçliği bir yana, kimliği, adresi, statüsü olan biri olarak alınma tarzım ve zamanı, yalnız benim değil  birçok yerde KESK yönetici ve aktivistlerine eşgüdümlü bir operasyon yapıldığının bilgisinin verilmesi, sanırım beni gözaltına alanların beni tedirgin etme çabaları idi.

Alınma kararı İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin emriyle olmuştu. Telefonlarıma el konulmuş, sadece bir kişiye telefon etme hakkımın olduğuna dair karar da gösterilerek tek telefon hakkıyla sınırlandırılmıştım. Seyahat, iletişim, özel yaşamım, onlarlaydım… Havaalanı jandarmasına götürüldüm. Bir görevli olmuştu dört görevli, bunlardan biri kadındı. Sanırım kadın olmamdan kaynaklı kitabi kurallara uyuluyordu. Kadın görevli tarafından arandım, eşyalarım kontrol edildi. Tutanaklar tutulup yasal olan gözaltı süresinden fazla kalacağım bilgisi verildi. Bunun yasal olmadığını söylediğimde de savcılıktan uzatacaklarını, yasalara uygun hale getirileceğini anladım. Her şey çok uzmanca, çok dikkatli ve kibar bir üslupla yapılıyor. AB’ye mi mesaj, bize mi mesaj, kendilerine yeni roller mi biçiliyor, bilmiyorum ama cevabının verilmesi gereken çok soru var. Özel sivil jandarma ekipleri, karacı, kırsalcılar, karanlık ekipler aydınlıkta aleni iş yapıyor, nedir bu sorusu usumda dolanıyor…  
 
Beni orda tuttukları saatlerde,  birden o gün, Diyarbakır’da Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin bir paneline çağrılı olduğum aklıma geldi ve kadınlar için, benim için hoş bir ortam olacakken, şimdi nerdeyim ve kimlerleyim… 
 
Arada sohbetler oluyor bazen, onlar soruyor, bazen ben soruyorum. Onlar KESK, kadın örgütlülüğü, Kürtler vb. tarzda sorular sorup kendince cevaplar alıyorlar. Ben de neden jandarma, neden İzmir, neden KESK sorularını soruyorum. Beni havaalanından alan sivil jandarmanın bir tanesi, Sürekli ‘komutanım’ tarzıyla birileriyle konuşuyor. Sanırım kendisi ekip sorumlusu. Çünkü diğerleri ‘komutanım’ tarzına çok muhatap olmuyor. Uçakla İstanbul’dan İzmir’e getirildim, ‘özel konukları’ydım. Nereye götürüleceğimi sorduğumda ‘merak etmeyin sizi çok güzel çam ve gül bahçelerinin olduğu bir yere götüreceğiz’ dediler. Yolda sendikacılık sohbeti devam etti. KESK’i sarı sendikaya benzeten sivil bir jandarma görevlisine ‘biz Ergenekoncu sendikacılardan değiliz, bizler kamu çalışanlarının aldığı parayla sendikacılık yapıyoruz. Yat-kat-jaguarı olanlardan, düzenle uyumlu sendikacılardan değiliz’ dedim. Buca’da bir hastanenin aciline götürüldüm. İşkence yapmadıklarını kanıtlayan, kitabi raporlarını aldıktan sonra kentin çok dışında ulaşılması bayağı zor bir yerde indirildim. Kapıda Kırıklar Jandarma Komutanlığı yazılıydı. İçeri girdiğimde her odada tanıdığım, tanımadığım İzmir’den birçok KESK’li ordaydı. Çok organize bir iş olduğu ve operasyonda görev yapan sivil jandarmaların yorgun oldukları yüzlerinden okunuyordu. Her odada ayrı bir iş yapılıyordu. Bir odada telefon ve özel eşyalarımız alınıyordu, diğer bir odada özel olarak parmak izi alımı ve fotoğraf çekimi yapılıyor, başka bir odada üstümüzden çıkan para kayıt altına alınıyordu. Her ayrıntı adeta özel olarak düşünülmüştü. Ben de dâhil olmak üzere gözlüklü olanlarımızın gözlükleri iade edilmemişti. Kendimize gözlüklerimizle zarar verebilirmişiz! Müdahalem sonucu ve üç yıldızlı, konumunu bilmediğim bir rütbelinin de devreye girmesiyle gözlüklerimizi aldık.  
 
İlk işlemlerin bitmesiyle yerime alınıyorum. Geçerken gördüğüm ilk yemekhanede yirmiye yakın KESK’li orada bekliyordu. Diğer yemekhaneye alındım ve benimle birlikte yedi KESK’li kadın olduk. Selamlaşmamıza sivil jandarma olduğunu tahmin ettiğim kadın görevli yüksek bir ses tonuyla müdahale ederek engel oldu. Yüreğim kabardı, kusasım geldi. Bir kadının bu işi neden yaptığına ve kendi hem cinsine bu kabalığı yapmasına tahammül edemiyorum. İçimden ‘madalya verecekler tabi militarizmin kadını’ diye geçiriyorum. Daha sonra nezarethaneye alınıyoruz. Nezarethane sanki bizim için elden geçirilmiş,  kalorifer boruları alüminyum folyolarla sarılmış badana yapılmış ama geçerken boyalar üzerimize sürülüyor, iki kamera sürekli bizi izliyor. 
Gece üç kadın arkadaş daha getirildi; Eğitim Sen Kadın sekreteri Gülçin İsbert, 20 gün öncesinde birlikte Mardin Bilge Köyü katliamını kadın gözüyle yerinde inceleme amacıyla birlikte gidip rapor hazırladığımız sevgili Yüksel Mutlu ve Eğitim-Sen üyesi başka bir arkadaşımız… 
 
Sabahı ne olduğunu, bu operasyonla neyin hedeflendiğini anlamaya çalıştığımız sohbetlerle karşıladık. Sabah saat: 8.00’de ÇHD ve İHD’den avukatlar geldi ve bizlerle görüştüler. Dosyada gizlilik olduğu için yapılacak bir şey yokmuş. Ama iddia edilen suçtan şunu biz de onlar da net söyleyebiliyorduk. Bu bir siyasi konsepti. Süreç emekçiyi, Kürdü ve kadını kendine göre suçlarla hizaya getirmeyi amaçlıyordu. Mekânın uzaklığına rağmen dışarıda ailelerimizin, KESK’lilerin ve çok sayıda dostumuz olduğunu öğreniyoruz. KESK’teki odamın arandığını ve yılların arşivinin ve tüm özel eşyalarımın, eğitim CD’lerinin ve hem arkadaşım hem de KESK eski Genel Sekreteri Sevil Figen EROL’a ait fotoğraf CD’sinin fotoğraflarının ve diğer her şeyimin toplanıp ve buraya getirildiğini öğreniyorum. Gün boyunca gidişler gelişler sürüyor. Avukatların denetimiyle sorgulu ifadeler alınmaya başlanmış.  
 
İkinci gün saat 16.00’da iki Avukat, bir sivil jandarma, bir resmi jandarma kontrolüyle sorguya çağırıldım.. Sorular, telefon konuşmalarıyla oluşturulmuş, her konuşmama bir siyasi anlam yüklenmiş ve onlara göre oluşturulan bir suça dönüştürülmüş. Konumum gereği Kadın dairesi, eğitim uzmanlarımız, Disiplin Kurulu üyelerimizle yaptığım görüşmeler, örgütlenme eğitim çalışmaları, eylem ve etkinliklerle ilgili yaptığım  görüşmeler yani her şey suça dönüştürülmüş. Sorgulamada Kürtlüğüm, kadınlığım, inançlarım her şey ayrı ayrı sorgulanıyor. Yorulduğumdan ve onların yorulup arada gerilmelerinden ötürü iki ara verdikten sonra sorgum 20.30’da sona eriyor. 
 
Önemsediğim çok komik olan bir şey daha vardı; başkalarının benim hakkımda yaptıkları telefonlar bile bana soru olarak geldi. Ama müdahale ettim ve ‘bunları bana değil kendinize sorun bununla neyi hedefliyorsunuz?’ diye sorup diğer telefonları dinlemeyeceğimi söyledim. Sorgu sonrası kendi kendime sordum. Neydi bizi bu kadar onların gözlerinde tehlikeli kılan, Kürt olup barış istememiz mi? Emekçi olup sömürüye, krize, baskılara karşı koyuşumuz mu? Yok ama muhakkak hepsinin etkisi vardı. Çünkü bizler bu ülkede özeliz ve önemli yerlerdeyiz. KESK gibi toplumsal muhalefetin önemli bir gücünü oluşturuyoruz, bu ülkedeki emekçilerin, halkların, kadınların ve tüm öteki olanların onuruyuz, sesiyiz, dayanışma ve dostluk merkeziyiz. 
 
Onlardan bize sızdırılan bazı bilgileri sizinle paylaşmak isterim. Ocak ayından bu yana Yasaya da uygun hale getirilerek gözlenmiş, dinlenmiş, takip edilmişiz. 75 olduğunu söyledikleri özel bir ekiple yürütülmüş bu çalışma. Son 6 gündür hiç uyumamışlar! Emniyet formalite icabı katılmış, operasyonu sivil olarak bilinen ‘JİTEM’ yapmış - yani özel ekip tabiî ki- kısacası bizde de cevap bulması gerekli çok sorular var. Yıllardır Kürtlerin yaşadığı bölgeye ve toplumsal muhalefetin olduğu her alanı bastırmaya çabalayan, her kuruma müdahale eden, tanınan Kürt, aydın, yazar, gazeteci, genç ve kadınları katledenler ve tecavüz edenler kılık mı yoksa misyon mu değiştiriyordu? Onlar kontrgerilla, JİTEM vb. isimlerle alınan devlet için karanlık, derin ve kirli işler yapanlardı ama biz onların adlarını iyi çocuklar(!) diye duymuştuk. Ama uzun dönemdir AİHM mahkûmiyetleri, AB kriterleri, ekonomik çıkar ilişkileri (IMF/DB) daha sayabileceğimiz birçok şey de bunlar aracılığı ile sorgulanmaya götürüldü. Ordu, siyasetçilerle, bilimle, eğitimle, yargıyla da uğraşıp kendi derinliğindeki karanlık güçleri göstermediğinden bugün ‘Ergenekon terör örgütü’ iddiası ile deşifre oldu. Yani yıllardır kral çıplaktı ve artık her şey daha fazla ortadaydı ve Türkiye’nin birçok yerinde emek, demokrasi, barış ve kadın hakları savunucuları ‘Artık Yeter’ diyorlardı. Bunu görmemek, körlük ve sağırlık olurdu. Ülkemizde de bir takım değişimler oluyordu ve muhalefet sesini yükseltiyordu. Ama onların niyeti çok açıktı, tıpkı yıllar önce Süleyman Demirel’in ‘bu ülkeye Komünizm gelecekse de biz getiririz’ anlayışını yerine getiriyorlardı.  
 
Evet sorgulanmamız diğer arkadaşlarımla devam ediyordu. Üçüncü gün bilgim dışında bilgisayarımın imajımın ve telefonlarımın imajını çekilmesini kabul ettiğim ama bilgisayar imajını istemediğimi belirten bir tutanak imzalatılmak istendi, imzalamadım ve tutanak tutturdum. Bu onları biraz kızdırdı. Bu arada gidip gelince fark ettiğim bir ayrıntıyı paylaşmama izin verin lütfen. Ordu hep şehirlerin, ilçelerin, köylerin en güzel yerlerine mekân kurarlar ve mekânları hep zorunlu askerliğe mahkûm erkekler tarafından temizlenir, çiçeklendirilir ve güzelleştirilir. İşte burası da onlardan biri. Kaba, ataerkil, militarist yapının bir özelliğiydi. Sorgular sonlanmıştı herkeste aynı deliller vardı telefon görüşmeleri ve bilgisayarlardan buldukları ya da dışardan edindikleri materyaller, arkadaş sohbetlerimiz, örgüt ilişkilerimiz vb. Her şeye müdahale JİTEM’cilerce farz olmuş. Dördüncü gün (31.05.2009) saat 05.00’de mahkeme ve savcılık sorgusu için adliyeye götürüldük. Önce prosedür gereği doktora götürüldük. Doktor tıbbi etiğe ve usule uygun davranmayınca müdahale ettik, düzeldi. Sabahın 07.00’sinde Adliyeye getirildik. Kendi medyaları hazırdı ve görevlerini tamamlamaları gerekiyordu. Ülkeye KESK’in direngen mücadelesini örgütlü yapısını dağıtmanın haberlerinin görüntülerini alıyorlardı. Bütün arkadaşlarımız başı dik onurluca onların önünden geçtik. Oturduk eller kelepçeli bir halde sanki adliyede kaçacakmışız gibi bir yaklaşımla ortam gerildi. 
 
Bir tuvalet mevzusu oluyor. Tek tuvalete önce erkekler götürülecek sonra kadınlar. Bu beni rahatsız etti ve müdahale ettim ve sonunda kadınlar için ayrı bir tuvalet açıldı. Koskoca Türkiye’nin en büyük adliyesinde tuvaletin bile sorun olması çok ilginçti. Bu da sinir bozmak için bir yöntemdi. Avukatlar geldi savcıyla görüşüldü. Kelepçeler oturduğumuz yerde açılıyor, tuvalete gideceğimiz zaman takılıyor. Bu da bir başka baskı yöntemiydi. 
 
Pazar günü, Savcı geldi ve sorgu yine başladı. Fatih Genç, kendisi özel Savcı ve dört Savcının da onun adına ifade almasıyla hızlanan bir süreç geçiriyoruz. Ben ve 4-5 kadar arkadaşım özel Savcı tarafından sorgulandık. İki saatte Savcılık sorgusu tamamlandı. Hâkimi beklemeye başladık. Teker teker alınıyoruz aynı süreci tekrar tekrar yaşıyoruz. Yorgunuz, uykusuzuz, bitse de ne olacaksa olsun diyoruz artık. Avukatların bir kısmı umutlu, bir kısmı biraz daha karamsar. Sohbetler yapılıyor. Dışarısı çok güzel görünüyor. Ailelerimiz, örgütümüz, dostlarımız slogan atıp umut oluyor. Moral oluyorlar bekleyişimize. 
 
Saat 03:30 tarih 01.06.2009 salona alınıyoruz. Bizimle birlikte sorgumuzu yapan yapmayan yaklaşık 50 Özel Sivil Jandarma ekibi de içeri giriyor. Altın parlak harflerle yazılı ‘ HUKUK DEVLETİN TEMELİDİR’ yazısı dikkatimizi çekiyor bize ‘Devletin derinliği ve istemi hep hukuku ezmiştir’i hatırlatsın diye mi yazıldı diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz.. Hâkim kararı açıklıyor. Yüzümüze bakmıyor. Kararı verdiğinde kimsenin etkisinde kalmadığını ifade ediyor. 14’müzü çoğunluğu yönetici olanları serbest bıraktığını, 14 kişiyi de tutukladığını söylüyor. Gene midem bulanıyor. Bağırmak geliyor içimden, şimdi sevinsem mi, üzülsem mi? Bütün duygularım karma karışık. Tutuklanan arkadaşlarımız bizden güçlü davranıp ayrılışımızı kolaylaştırıyor. Dışarıya buruk ve kalbimizin yarısını mahkûm bırakarak çıkıyoruz.  
 
Dışarıdaydık ve bıraktığımız yerden işlerimize devam ettik. Eylem, etkinlik, özel programlar, Mecliste Kadın Vekilleri ziyareti (DTP-CHP-Fırsat Eşitliği Komisyon Başkanı Güldal AKŞİT) ve Kadından Sorumlu Devlet Bakanımızı ziyaretler. Özlük haklarımızdan ve tutuklulardan bahsediyor, özel dosyalarımızı sunuyoruz. Yürüttüğümüz kampanya gereği il dışı ziyaretim devam ediyor. 15 Haziran’da KESK’e yönelik baskıları protesto için İzmir’deydik. Eylemlerimiz başarılı geçiyordu. Birlikte gözaltına alındığımız arkadaşlarımızla gözaltı esprileri yapıp gülüştük. 16.06.2009 tarihinde Bergama’da bizlerle beraber alınıp tutuklanan sendikacı arkadaşlarımızı ziyaret etmek için yola çıktık. Eğitim-Sen eski Kadın Sekreteri Elif arkadaşın eşi Hayri, Eğitim-Sen M Kadın Sekreteri Gülçin, İzmir Eğitim-Sen Şube Kadın Sekreteri Mine ve ben, beraber konuşa konuşa, gülüşe gülüşe gittik. Evraklarımızı verdik ve arkadaşlarımızla görüştük. Onlara on dakikalık görüşme içinde hepsiyle ayrı ayrı ne yaptığımızı, yapacaklarımızı dile getirdik, onlardan da önerilerini alarak ayrıldık. Gene buruktuk ama arkadaşlarımızı sağlıklı ve moralli görmek mutlu etti bizleri. 
 
Bergama’dan ayrılmadan temsilcilikte bulunan arkadaşlarımızla 28 Mayıs’ta bizimle birlikte alınan Eğitim-Sen Merkez Disiplin Kurulu Üyemiz Haydar hocamız’ın. Eşi Yasemin hocayı ziyaret edip çocukları ve kendisini sormak, durumları hakkında bilgi almak için evlerine gittik. Eve girip daha oturmamış ve hatırlarını bile sormadan kapı çalındı ve resmi bir jandarma görevlisi ve iki sivil giyimli kişi savcının bırakılmamızı 8. Ağır Ceza Mahkemesine itiraz etmesi ve kabul edilmesi üzerine yeniden yakalanmamızın istenildiğini öğrendik. Savcının kararını görmek istedik. Telefonla komut aldığı yeri aradı ve faksla savcı kararı istendi. Aşağı inip beklemeye koyulduk. Aşağıda silahlı askerler vardı, duruma müdahale ettik ve silahlı askerleri göndermelerini söyledik. Söylenen yerine getirildi silahlılar gitti. Karar geldi. Savcı delil karartabiliriz diye bırakılanların hepsi için ‘YAKALANMAMIZI’ istemiş.. Temsilcilik yönetici ve üyelerimiz de geldi. Beraber kararı okuduk, vedalaşıp ayrıldık.  
 
Bergama Jandarma Komutanlığına götürüldük. Operasyonu 28 Mayıs’tan bu yana yöneten kişi ve aşina olduğumuz bazı sivil jandarmaların orda olduğunu gördük. İfade yok, hiçbir şey yok. Üstümüzdeki eşyalar, paralar vb. şeyler alınıyor ve kimlik bilgisi tespiti yapılıp nerede nasıl gözaltına alındığımızı yazan bilgiler tutanağa geçiriliyor ve bize imzalatılıyor. Bir özel ayrıntı; Tutanak iki saat boyunca 3 defa yanlış yazıp değiştirildi, Benim soyadım, bir arkadaşın anne adı yanlış, adresler yanlış vb. Espri bizden gidiyor. ‘Biz Türkçeyi zor öğrendik, öğretildi; ama sizden daha iyi daha doğru kullanıyoruz’ dediğimizde buz gibi kesildiler. Ses çıkmadı son evrakı çıkarınca hatasız çıkardılar. Nezarete alındık yine, kameralar, yine aynı tip bir oda. Ertesi sabah saat 05:00’de uyandırıldık. Önce hastaneden formalite bir rapor alındı ve ardından Bornova Jandarma’ya götürüldük. Bütün ekip oradaydı. Bergama’dan getirilen biz üçümüz dışında bizim arkadaşlarımızdan dört kişi de Bornova’daydı.. Onlarla beraber önceki senaryoda yazıldığı gibi Adliye Koridorlarına ve medyaya poz vermemiz isteniyordu. Yüzlerinde, Kelepçelenmiş sendikacılar biz yapıştık mı bırakmayız tarzı ifadeler vardı.
 
Bize Adliye koridorlarında kısa kalacağımızı söylediler. Tutuklanma kararının  yüzümüze okunacağını ve Bergama’ya götürüleceğimiz söylendi. Avukatlar, KESK Genel Başkanımız, şube yöneticilerimiz, ailelerimiz, dostlarımız yine iş başındaydılar. Bizlere örgütlü olmanın onurunu yaşatıyorlardı. Koridorlar dolu, Adliye önü dolu, alkışlarla hukuksuzluk protesto ediliyor, onurlanıyoruz, duygulanıyoruz. Kısa dedikleri süreç uzun sürdü. 14:30’ da bizi Mahkeme salonuna aldılar. Avukatlarımız içerde değilken hâkim isimlerimizi okudu. Sürecin, yapılanın doğru olmadığını söyleyerek müdahale ettik. Avukatlarımız geldi, malum özel ekip elemanları da geldiler. Bir öncekinden farklı olan soru yoktu. Karara ilişkin itirazlarımızı söyledik. Avukatlar hukuki bazı şeyler belirtti ve hâkimin mimikleri, yaklaşımı ‘istemesem de onaylamalıyım’ tarzındaydı. Yani karar siyasiydi. Ne kadar laf etsek de malum özel ekip alınmamızı buyurmuş. Alındık ve alkışlı, zılgıtlı, çiçekli uğurlamayla Bergama M tipi Kadın ve Çocuk Tutukevine yollandık.  
 
Bergama’da okula kayıt yapılıyor gibi kaydedildik. Odalarımızda demir üç çakılı iki katlı ranzalar, bir metal dolap ve sabitlenmiş bir TV vardı.. Burada özel mülk edinebiliyoruz ve hepsini de kendimize ait paralarla yapıyoruz. Çayı, plastik sandalyeleri, buzdolabı, kahvaltılıkları, kahvemizi, sütümüzü ve aklınıza gelebilecek tüm özel ve genel ihtiyaçlarımız parayla alınıyor. Onbeş  günde bir saat açık alana götürülüyoruz. İki haftadır üst üste çok amaçlı olan odaya bir saat götürülüyoruz. Uzun süredir gazete olarak Radikal – Taraf okuyorduk bu hafta biraz değişiklik yapıp bir de Zaman gazetesine bakalım dedik ancak bildik tarzı görünce bu sefer Radikal-Evrensel-Günlük başvurusu yaptık. Bakalım hangi gazeteler gelecek? Cezaevinde her şey dilekçe ile soruluyor, yapılıyor ama cevap asla yazılı verilmiyor. Toplam dört kadın koğuşu var iki siyasi (A1-A2) ve iki adli (A3 – A4). Onbeş  günde bir Sağlık Ocağında pratisyen hekimi geliyor. Hastaneye özel güvenlikle götürülüyoruz ama yanlış bölümlere, benim dişçim hariç.  
 
Cezaevlerinde adli mahkûmlardan kadın ve çocuklar ‘gönüllülük’ temelinde çalıştırılıyor. Personel eksikliği böyle kapatılıyor. Ucuz emek tabi. Adli tutuklularla ilişki ve yaklaşım nasıl bilmiyorum ama bize karşı kibar ve ölçülüler.  
 
Bu yaşamın ahengine ve rengine her gün biraz daha alışıyoruz. Cezaevlerinde dışarıdayken örgütlü bir mücadelenin içinden gelen her tutuklu bunu yaşar, çok fazla dayanışma görüyoruz. Ziyaretçilerle, kartlarla, mektuplarla, avukatlarla ve dost selamlarıyla. Örgütlü olmanın getirdiği bir disiplin sanırım bu. Bütün günü ve işleri planlı götürüyoruz.  
 
Tarih, teknoloji, kapitalizm yani yaşamımıza yön veren tüm argüman ve gerçekler iyiliğe, doğruya hizmet edebilseydi, bugün ülkemiz ve dünya böylesi militarist güçlere ihtiyaç duymaz, her şeye tüm insana dair değerlere herkes eşit oranda yada hak edebildiği kadar sahip olurdu.
 
Son olarak şunu söyleyeyim. Bizler KESK aracılığıyla yaşanan tüm eşitsizliklere karşı yürüttüğümüz sendikal mücadelemizi kadın bakış açısıyla da savunmanın çok önemli olduğunu düşünüyoruz.
 
Bizi buraya mahkûm eden zihniyet erkek egemen zihniyet ve onun orkestrasıdır. Onlar akıllı kadınları, düşünen, üreten, özgürlüğü bireyde başlatıp topluma mal eden ne kadını ne emekçiyi ne Kürdü istemezler. İşte biz Bergama’daki ve diğer cezaevlerindeki kadınlar olarak onlar için tehlikeyiz.(20.07.2009)