Yaşam / Cinsellik

Gombrowicz ve Yoğunluklar

Pazartesi, 11 Temmuz 2011

Bu yazının amacı, kitaba cömertçe yayılmış pasajlardan yola çıkarak, mekânsal yoğunlukları eril bir filtreden geçiren bakışın kavramlaştırılmasıdır. Arzu, eril fail(ler) kılığında zincirlerinden boşalırken, kadını ve uzamı çizmekte ve gerçekliğin kom’pli’kasyonuna katkıda bulunmaktadır.
 
‘- Berg!
- Nasıl?
- Berg!
- Ne ‘berg’i?
- Berg!’[1]
 
Gombrowicz’in Kosmos’u erotik bir cinayet romanıdır. Bir kuşun asılmasıyla başlayıp bir mimarın bir ağaçta sallanan cesediyle kapanır. Şeytanla (masumiyetin katliyle) başlayıp şeytanın zaferiyle (mimarın, eşin, sevgilinin, erkeğin -hepsi ve her birinin- katli ya da intiharıyla) sonuçlanan bu romanla rivayet olunur ki Gombrowicz rahat cennetinden yazar olmak isteyerek ayrılan şeytanla aynı yoldan gitmiştir. Ama elbette mimarlıkla ilişkisi yalnızca burada değil.
 
Bu yazının amacı, kitaba cömertçe yayılmış pasajlardan yola çıkarak, mekânsal yoğunlukları eril bir filtreden geçiren bakışın kavramlaştırılmasıdır. Arzu, eril fail(ler) kılığında zincirlerinden boşalırken, kadını ve uzamı çizmekte ve gerçekliğin kom’pli’kasyonuna katkıda bulunmaktadır. Gombrowicz anlatısı, sıradan bir pansiyoneri yavaş yavaş ölüme güdümlenmiş bir bedene, yıkıcı arzularının vahşetinden habersiz katıksız bir faile dönüştürür. Peki, genç anlatıcı (Witold), kendi kendini nelerle tahrik ederek ve hangi işleyişlerle uzamı kaplamaktadır? Patlamaya hazır eril cinsel şiddet böyle nereden peydah olmaktadır; nasıl olup da sıradan bir taşra yaşantısıyla buluşup ölüm mekanizmasını sarmallaştırmaktadır?
 
Kosmos önemlidir, çünkü okur cinayeti işleyenin bizzat kelimeler, kavramlar, vesveseli bağlantılar olduğuna tanık olur. Öldürme, saplantılı cinsel ilginin yoğun bir biçimi olarak, eril bilinci kaplamakta ve bu bilinci bağlantılar oyunuyla öyle bir çelmelemektedir ki, olumsalın en taze sürgünleri bu esnada bir bir yok edilmektedir. Kosmos’ta faile fiillerini meşru kılan ipuçlarını sunup duran aşkın bir tahrikçi gibi görünen (tanrısallığını çoktan kaybetmiş bir belirsizlik olan) mekânın nasıl kurulduğu önemlidir. Kosmos, zina arzusu, ensest şüphesi, tecavüz isteği, toplu röntgencilik, cinayet, yasak aşk, taciz, intihar süsü, kendi kendini tatmin, ölüsevicilik alıştırmaları… gibi, hepsi de cinsiyet algılamalarına ve tasarruflarına bağlanan suçların serpilip sıradanlaştığı bu uzamı adım adım kuran bir romandır. Yazar, böyle bir uzamı ‘içeriden’ yazmaya girişmek gibi son derece çetin bir işe soyunur. Kosmos, bir cinayet romanının kaosu yeniden düzenli hale getirmek için tanrısallıkla donanmakta çok geç kaldığını göstermiştir: “…içinde yaşadığım işte buydu, sanki bir kaos, bir çöplük, kaynar bir kazanın içinde değilmişim gibi – içinde bir sürü pislik bulunan bir torbaya daldırıyordum elimi, ne bulursam rastgele çekiyordum, inşaata yarar bir malzeme olup olmadığını anlamak için… kurmakta olduğum küçük evin inşaatına…”[2]
 
Bu yazıda, arzunun yoğunluklarının yazar tarafından nasıl kurulduğu, topoğrafyanın erotikleştirilmesi, cinayet maketleri, virtüellikler, köksap mekânlar, eril bakışın nesneleri… gibi kavramlarla ele alınmaya çalışılacaktır.
 
Cinayet Maketleri
Öldürmenin dünyasına bir adım atmak: Cinayetin ilk provası, tele asılmış bir serçedir. Polonya’nın Zakopan kasabasının Krupovki sokağındaki iki katlı sıradan eve yürüyerek gelen öğrenci Witold (ki, adını ancak ‘berg’ sözcüğüyle tüm sapkınlıkları baba Léon tarafından afişe edildikten sonra, kitabın sonlarında öğreniriz) ve arkadaşı Fuchs (ki Almanca’da tilki anlamına gelir), ilk olarak bu nesneyle karşılaşır. Masumiyetle barbarlığın ikonik biçimde birleştirildiği bir nesnedir bu. Akla kafesle kuşu, bu ayrılmaz, uygar hapsetme imgesini bütün vahşiliği ve katlanılmazlığıyla davet eder.[3] Nesnenin sadece kendi değil, bulunduğu yer de öylesine önemlidir ki, sonraki tüm öldürme edimleri için bir kerteriz oluşturur. Nesnenin uzamsal konumu, onu aklından çıkaramayan eril bakışın bilincinde bir oyuk açar.[4] Konaklanan evin arka tarafı, gelecekteki olaylara bağlanır. Burada duvar, yol, çayır, yıldızlar, dala asılmış kuşla birlikte, kır evinde asılacak olan mimarın ölümünü işaret eder.[5] Witold, gizli arzular beslediği, pansiyon sahibinin genç ve evli kızı Léna’nın kedisi Jacquot’yu aynı şemaya uyacak biçimde öldürür ve asar.[6] Tel-serçe ikonu, eril cinsel şiddetin modeline dönüşür. Kediyi asmış olmanın dehşeti, Witold’un bu olay üzerine düşünmesiyle, edimini ussallaştırmaya çalışmasıyla daha da dehşet verici hale gelmektedir. Ussallaştırılmaya direnen vahşet düşüncesi, sayıklamalı bir hal almaktadır.[7] Kedi, bir aşk nesnesine dönüştürülür.[8] Ama sonunda beklenen şeyi yapıp Léna’yı katlettiğini değil, yazarın akli çizgiselliği alaya almasının doğal sonucu olarak, Witold’un birkaç gün sonra ailesinin yanında öğle yemeğinde tavuklu pilav yediğini öğreniriz.
 
Virtüellikler, Köksap Mekânlar, Derişimler
Gombrowicz, Kosmos’ta çevreyi kasıtlı olarak sözcük yığınlarıyla metinleştirir. Bir yağlıboya manzaradaki gibi yerli yerindeliğe değil, virgüllerle bölünen, çerçevelenmemiş sıralamalara başvurur.[9]
 
Çevrede sürüklenen nesneler, gerçekliği var eden kırılgan bileşenlermişçesine sıralandığında, polisiye roman türünün olay yeri klişesiyle alay edilmektedir.[10] Zaten böyle bir uzamda bulunan nesnelere ve onların anlatıcının zihninde dolanan şeylere kayıtsızlığına bakarak hiçbir şey anlamak mümkün değildir. Listelenen nesnelerin söylediği tek şey, listelenmek dışında bir işe yaramıyor olduklarıdır.
 
Bilinç, içeri kıvrılabildiği bekleyiş anlarında benzer bir deneyim içindedir.[11]
Olay mekânının temel niteliği, eşdüzeyli çokluk ya da eşanlılıktır.[12] Gerçeklik sanki bilincin üzerine var gücüyle yüklenmektedir: “İnsanı ezen miktarda ilişki, bağlantı karmaşası… Alfabenin bütün harfleri kullanılarak kaç cümle yapılabilir? Bu yüzlerce ottan, tümsekten ve başka ayrıntılardan ne kadar anlam çıkarılabilir? Duvarlar ve kulübenin tahtaları da sonsuz sayıda bileşim yapmaya açıktı.”[13]
 
Bedenlerin bir arada bir olaya gösterdikleri tepkinin teatralliği kaynayan bir karışımı andırmaktadır.[14] İçeriye bir eşekarısı girdiğinde bu sefer aynı yoğunluğu ellerin vızıldaşması devralır.[15]
 
Gerçekliğin kontrolden çıkmaya hazır, kaotik çokluğu, hazlarıyla uyum içinde olmak isteyen bilince karşı saldırıya geçer gibidir: “Her şey çorbaya dönmüştü, bir sürü küçük ayrıntı, göldeki kurbağaların vıraklamaları gibi, sivrisinek sürüsü gibi, yıldızlar gibi, bulutlar gibi üzerime geliyor, beni boğuyor, silip atıyor, birlikte sürükleyip götürüyordu; takımadalarla, yarımadalarla, akıp giden bir sürü noktalarıyla …”[16]
 
Varlığın düzensizliği, sınırların bulanıklaşmasıyla sonuçlanır. Dış dünya kolayca kişiler arası bağlara sızarak konumları değiştirir.[17] Varlıklar yığışır, anaforlanır, karışır, çevreyi sarar ama bir bütünlük yerine kaotik bir manzara, rastgelelikler içinde dağılmış bileşimler kurar.[18]
 
Bedenler yeni yerlerin şeklini alır, uzamı kaplayışları bile değişir. Yabancılar bu faz değişikliğini, şişkinliği, büyümeyi, vızıldamaya benzeyen bu yeni halleri kolayca gözlemler.[19]
 
Hareket, yer değişikliği de çevrenin bütünlüklü ve değişmez görünümünün aldatıcı olduğunu gösterir. Sözgelimi, romandaki tek yolculuk, herkesin dağ evine gidişi, bedenlerin yalnızca bir noktadan diğerine gitmesi değildir. Geride bırakılan olay mekânına karşın süregiden akışın yeniliği, nesnelerin arasından geçişi bir ırmağa dönüştürür, yolculuk katmanların sıvılaşmasıdır. Bedenler arada bir yerde olmayı bizzat yaşarken, bilinç de başka yerlerin anılarıyla doludur. Kimse yolculukta tam olarak ‘orada’ değildir.[20]
 
Çevre, akla Gilles Deleuze’ün kıvrımlarını getiren heterojen bir süreklilik içindedir:[21] “Bir dönemeç, birbirine kavuşmuş duvar gibi yükselen tepeler, heyula gibi yığışımlar, …sürekli büyüyen ve güçlenen bir sessizlik, öyle ki, arabamız …sanki başka bir dünyada ilerliyordu. …düğümlenmeler, üst üste binmiş katmanlar, havada asılıymış gibi duran kayalar, …yara gibi açılan boşluklar, göçükler sardı çevreyi, …kıvrılan, burgaçlanan, aşağıda ya da yukarıda birden karşınıza dikiliveren nesneler. Hareket halinde kocaman bir hareketsizlik.” Ormanın yoğunluğu bile bir bulutunkine benzer, durmaksızın anaforlanır.[22] Bir avuç kumun sayılamazlığı, tanımsızlığı, bitmez tükenmez varlığı[23] gibi, Kosmos da aklın ve inancın iflasına bağlanır.
 
Romanını kuran yazarın elinde sanki her birinde bir kelime bulunan bir sürü kart vardır. Ve on bölüm boyunca bu kelimeleri dizip yığıyor, sıralıyor ve bağlantıların çokluğu karşısındaki çaresizliği okura da bulaştırıyor, ‘yığışıp dağılan bir ögeler bütünü’ olan kitap üzerine düşünüyorken, aynı zamanda bu düşünme kitabın kendisini oluşturuyor.
 
Eril Bakışın Nesneleri
Eril bakış kendini ilkin barbarlığın seyriyle belli eder; ilk suç ortaklığı ya da cinayetlere götüren ilk karşılaşma tele asılmış serçeyle olur. Bu seyir anı şöyle dile getirilir:[24] “ …belki de orada gereğinden fazla duraklamıştık ve çekip gitmek için elverişli an geçip gitmişti… o hareketi yapmak artık daha zordu, durum daha elverişsizdi…”
 
Genç Witold ve Fuchs’un insanlarla ilk karşılaşmaları, tümüyle eril bir saldırganlık anıdır. Karşılaşılan kadının ağzı hemen vajinaya benzetilir. Kadının ‘çirkinliği’ ve ele geçirilebilir cinselliği bir arada deneylenir.[25] Daha ilk andan itibaren insanlara karşı tiksinti duymaya hazır bir eril bakış sergilenmektedir.
 
Pornografik yakın plan, bakışın tekniklerinden başlıcasını oluşturur. Kosmos’taki erotizm dünyayı böler: Sahip olmak istenip de ulaşılamayanlardan veya tersine kolayca ulaşıldığı için yük haline gelenlerden ibaret gerilimli bir dünya kurulur. Yoksunluğun inşa edilmesini sağlayan başka bir şey, öteki bütün erkeklerin Witold tarafından fantastik birer düşmana dönüştürülmesidir. Rekabet ve gizli edimlerden oluşan olağan çevrede birçok yeni meta-cephe açılır. Asılmış kuş, Léna’nın bacağı ve ağzı, kedisi, kocasının elleri, yaşlı kadının teni: Bunların ortak noktaları, pornografik bir yakın plandan izlenmeleridir…
 
Kosmos’un pornografisinde eller özel bir önem taşır. Léna’nın kocasının, mimarın eli, öldürülmek istenen rakibin eli olduğu için incelenir. Kitaptaki tüm erkeklerin elleri şu veya bu şekilde yakın incelemenin nesnesi olur. Bakış Léna’nın eline yöneldiğinde, bu elin neredeyse kendi kendisiyle zina içinde bulunduğu gibi uç noktada ve gülünçleşen yakınlık, cinselleştirmenin sınırına dokunur:[26] “…bu el sakin ve hareketsizdi, ama yakından incelendiğinde, titreşimler içinde olduğu gözleniyordu, örneğin yüzük parmağının başladığı yerde cildi titreşiyordu ya da iki parmağı birden, yüzük parmağıyla orta parmak: bu iki parmak birbirine değiyordu; çok güçlükle fark edilen, fakat gerçek bir hareket içindeydiler; işaret parmağı örtüye değiyor, tırnağı örtünün kıvrımlarından biri üzerinden aşıyordu…”
 
Bay Voytis’in (Léon, yani Léna’nın babasının) ara sıra ‘tri li li’ diye duyulan ıslıkları, röntgenci bakışa cevaben yollanan erotik karşı sinyallerdir. Léon, cinsel arzularını gündelik küçük edimlere kilitlemiştir. Yaşadığı hayat, bu ikinci hayatın aynı yoğunlukta süregitmesine hizmet eder. Léon, ataerkil düzen içinde trajik bir iktidar figürüdür. Onun ‘tri li li’ diye çaldığı ıslıklar, Witold’ün henüz çok başında olduğu röntgenci bakışını yakalar. Witold için daha büyük bir rakip tarafından fark edilmek, afişe edilmek ve uyarılmak söz konusudur. Bu yanıyla ‘tri li li’ler, ileride ‘berg’ sözcüğü ve hatta ‘bergin bemberg içinde bembergleşmesi’ türü tamlamalarla patlayacak olan panoptik bakışın ifadeleridir. Eril cinsel fantezilerin sözcükleri, tüm uzamı dolduracak ve gerçeklik bu arzuların ilanına dönüşerek her yanı kaplayacaktır.[27]
 
Eril ışığın dişi karanlığı keşfi fantezisi, geceleyin gizlice girilen karanlık bir odada gerçekleştirilir. Fenerin ışığı kadının kişisel eşyası üzerinde dans ettirilir. Arka planda ise bulutlar bu gotik sahneyi tamamlarcasına kayıp gitmektedir. Witold ise, bu ikisinin arasında, odanın eşiğinde durmakla suçu uzamın ötesindeki belirsiz geleceğine taşır. “Aydınlanan nesneler üzerindeki her türlü şehvet uçup gitmişti, şehvet duygusunu anımsatan, onların üzerinde dolaşan ışığın kendisiydi: Her şeye ellerimizle dokunarak, kokusunu alarak kendi kendimizi kirletiyorduk. Biz ikimiz bu küçük odanın içinde, şehvetten kuduran iki maymun gibi.”[28] Aynı maymunlar, bu mühim (!) ziyaretlerinden zavallı ipuçlarıyla geri dönerler. Bu röntgenciliğin bir taslağı vardır: Lucien ve Léna’nın sevişmeye başlayınca odanın lambasını söndürmelerine karşın Witold’ün karanlık pencereyi bir kez daha dişileştirerek bakışını sürdürmesi. Kosmos’ta bunun gibi çeşitli boyutlarda prototipler mevcuttur. Cinsel deneyimler birbirini büyütüp durur.
 
Prototipler, çağrışım mekanizmasıyla büyütülür. Léna ile ilk karşılaşma, kuş ve tel ikonunun tekrarı gibidir. İlk röntgenci bakış burada olur:[29] “…belki de, karyolanın demir kafesinin üzerine kısmen taşmış o kadın bacağıydı (nevresim biraz sıyrılmıştı)… kadın bacağıyla metalin oluşturduğu o karışım, o sıcak, uğuldayan, yorucu günde beni çarpmıştı.” Kafes ve kadın bedeni arasındaki ilişkiye bir başka örnek:[30] “Catharet, Léna’nın önüne kafesli kül tablasını koydu. Léna külünü silkti, yatağın kafesi üzerindeki bacağını görür gibi oldum, fakat zihnim dağınıktı, bir ağzın üzerinde bir başka ağız, kuşla demir tel, tavukla kuş, kocasıyla o, su damlalığının ardındaki boru, dudakların arkasındaki dudaklar, ağızla ağız, bodur ağaçlarla keçiyolları, ağaçlarla yol, çok şey, şurada burada, dalga dalga, insanın zihnini dağıtan bir uçurum.”
 
Saldırganlığına gerekçeler arayan eril bakış, şiddet eylemlerini kışkırtan bir özneyi izlediğini sanır. Gerçekte kendi saldırgan bilincini meşrulaştırıcı nedenler üretmekten başka bir şey yapmaz:[31] “Asılı serçe – asılı piliç – yemek odasındaki ok – bizim yattığımız odadaki ok – ipin ucuna asılmış çubuk parçası – bütün bunların ardından bir anlam gelecekmiş, o yönde bir çaba söz konusuymuş havası vardı, tıpkı sözcük bulma oyununda harflerin teker teker ortaya çıkıp bir sözcüğü oluşturmaya başlaması gibi.”
 
Cinsel Topoğrafyalar
Kosmos’ta kadın bedenleri, uzun uzun incelenen arazilerdir. Bütün kadınlaştırmaların bu pornografik yakın plandan geçtiği yukarıda örneklenmişti. Söz konusu olan cinsel cazibesizlik olduğunda yine aynı yöntemden yararlanılır.[32] Mimari yapıların yıpranmışlığı, cazibesiz kadın bedenini aşağılamak için benzersiz bir zenginlik sunar. Gombrowicz, bu konuda uçlara gider. Kimi zaman da bir odanın tavanı, aynı arazileştirici bakıştan nasibini alarak bedenleştirilir.[33] Mimarlık da kadın bedeni de, olumsalın büyük değirmeni tarafından yutulmaktan kurtulamayan topoğrafyalardır:[34] “Önümde, pencerenin yanındaki duvarın üstünde, her duvarda olduğu gibi şekiller oluşmuştu… damarlar ve büyük bir kırmızı nokta, iki sıva çatlağı, sıvası kopmuş bir yer, bozulmuş elyaf, çok değildi, ama yine de vardı, yıllar boyunca oluşmuş bozulmalardı bunlar ve bu bozulmalara dalıp gitmişken aklıma Catharet geldi.” Çevredeki şeylerin dağınıklığı, arzulara karşı kayıtsızlıkları da benzer şekilde tersinden cinselleştirilerek zorla kadın bedenine yönlendirilir.[35]
 
Kosmos’ta özgürleşme potansiyeli olan, daha doğrusu bu ayrıcalığın tanındığı beden, gizli yaşamındaki cinsel deneyimini büyüten erkek bedenidir. Léon’un kendini içine hapsettiği absürd, soyutlanmış eğlenceler, tek bir noktaya, yirmi yedi yıl önceki bir zinaya bağlanır. Yemek sırasında küçük ekmek topakları yapmak, bir tuz tanesini dilinin üzerine koymak gibi saçma eylemler, bedenin sınırlarını aşarak virtüel bir yaşama uzanmayı mümkün kılar.[36] Bu tür deneyimler, tıpkı uykudan hemen önce bedenin boyutlarının gerçekdışı bir şekilde hissedilmesine benzer. Bu virtüel yaşantı, gittikçe kemikleşen, kodlanmış, çerçevesi belli toplumsal davranış kalıplarının kıskacından sıyrılmak için icat edilmiştir. Kosmos’ta bedenler, eylemlerinin kararsızlıklarını, oynaklığını zamanla yitirerek olumsalın öğütücülüğüne kaçınılmaz biçimde kapıldıklarını itiraf eder.
 
Bu yazı daha önce şurada yayınlanmıştı: “Gombrowicz ve Yoğunluklar”, Arredamento Mimarlık, Tasarım Kültürü dergisi, S. 100+100, 2007/3, ss. 68-70, ‘Mimarlık ve Edebiyat’ dosyası içinde, Boyut Yayın Grubu, İstanbul.
 


[1] Gombrowicz, W., (1992), Kosmos, Çev. Derman, A., Can Yayınları, s. 126, İstanbul.
[2] A. e., s. 132.
[3] Bkz. Bu kitapta, “Marilyn Frye, Kuş Kafesi ve Mimarlık”, ss. 139-146.
[4] A. e., s. 14: “…güneşin alnında, hiçbir özelliği olmayan küçük bahçe, sonra duvar ve yol, onların ardında da, koruluktaki serçenin asılı durduğu yeri kerteriz almayı kolaylaştıran iki çam.”
[5]A. e., s. 22.
[6] A. e., s. 79: “Duvar. Duvarın üzerinde kedinin leşi. Çengele asılı durumda. Duvarın önünde ev halkı, onların arkasında da Léna.” Anlatıcı, Léna ile birleşmesinin yerini tutan bir röntgencilik deneyiminin hemen ardından gizlice kediyi öldürür ve suçunun keyfini çıkarmaya başlar.
[7] A. e., s. 98.
[8] A. e., s. 92.
[9] A. e., s. 10: “Yaprakların, dalların, ışık beneklerinin, sıklıkların, seyrekliklerin, sapmaların, sıkışmaların, aralanmaların ve daha bir sürü şeyin oluşturduğu bir cümbüşe daldı gözlerim, sayıp bitiremeyeceğim bir sürü şey, tekdüzeliği çeşitli lekelerle bozulmuş bu mekânda ilerliyor, derken kayboluyor, yatışıyor, acele ediyor, …”
[10] A. e., s. 11: “Çevrede bir sürü şey sürüklenip duruyordu: Kıvrık bir sac parçası, bir odun, bir başka odun, yırtık bir karton, bir değnek, bir pislikböceği, bir karınca, bir başka karınca, adını bilmediğim bir böcek, bir ocak odunu ve daha bir sürü zabazingo; her taraf bütün bunlarla koruluğa kadar doluydu.”
[11] A. e., s. 12: “Verandada kaldık. Kafamın içinde trenin uğultusu, yolculuk, dün olup bitenler, kalabalık, duman, gürültüler, koca bir çağlayan vardı ve gürültüsü beni serseme çevirmişti.”
[12] A. e., s. 33: “Hepsi aynı düzeydeydi, hepsi aynı sırada olup bitmekteydi, orkestranın hep birlikte icra ettiği konser gibi, kovanda uğuldayan arılar gibi.”
[13] A. e., s. 39.
[14] A. e., s. 48: “Çağlayan gibi köpüren, şişen, kaynayan, fışkıran bir sürü laftan sonra, varlıklarımızın oluşturduğu gürültülü, hareketli ırmak yatağına çekildi…”
[15] A. e., s. 53: “…gözlerimi bu ele diktim, soluk soluğa kalmıştım, birden masanın üstünde bir el vızıldaşmaya başladı, n’oluyor, …havada uçuşan bir sürü el… bir eşekarısıydı! Odaya bir eşekarısı dalmıştı. Çıktı gitti. Eller sakinleşti. Kabaran dalga söndü, dinginlik geri geldi, …”
[16] A. e., ss. 52-3.
[17] A. e., s. 11.
[18] A. e., s. 110.
[19] A. e., s. 118.
[20] A. e. , s. 105.
[21] A. e., s. 109.
[22] A. e., s. 163.
[23] A. e., s. 181.
[24] A. e., s. 91: “ …ama bir karışmaydı bu, dışımızdaki dünyanın, dışımızda kalan bütün dünyanın içimize karışmasıydı, buysa bizim konumumuzu değiştiriyordu ve birden daha düzensiz konuşmaya başladık…”
[25] A. e., s. 12.
[26] A. e., s. 47.
[27] A. e., ss. 171-172: “…berg sözcüğünün yankıları kulaklarımızda, sanki yerin altından birden bir sürüngen çıkıvermiş gibi, günışığına hiç çıkmayan türde bir sürüngen… sanki o sürüngen o anda oradaydı, hepimizin önünde duruyordu. …Birden sanki her şey hareket etmeye başlamış gibi geldi bana, bir sel geliyordu, çığ düşüyordu, bir ordu yürüyüşe geçmişti, bütün bunları başlatan bir şey olmuştu, istenen yönde bir itme oluşmuştu! …‘Berg,’ diyen yalnızca kendisi olsaydı, hiçbir şey kıpırdamayacaktı. Ama ben de ‘Berg’ demiştim. Ve benim bergim onunkiyle birleşerek, o bergin üzerindeki gizliliği, özelliği kaldırıvermişti. Garip bir adamın kullandığı kişisel bir sözcük değildi artık o sözcük. Bundan böyle bir gerçeklik kazanmıştı, bir varlığa kavuşmuştu.”
[28] A. e., s. 69.
[29] A. e., s. 13.
[30] A. e., s. 27.
[31] A. e., s. 41.
[32] A. e., ss. 64-5: “ …nasır tutmuş duygusu uyandıran cildi dirseğinde pembe-mor renge bürünüyordu, tavandaki lekelerin ya da et benini andıran noktaların çizdiği büyük körfezin soluk, sarı bir adacığa dönüşmesi gibi. …Odanın tavanına benziyordu, kulağının arkasında büyük bir et beni vardı ve orada saçlardan bir orman başlıyordu; önce bir iki saç teli, halka biçiminde, sonra sıklaşan ağaçlar, gri-siyah, gür, kıvırcık, saçak saçak, burada bukleler halinde, şurada tutam tutam, daha uzakta boş bir arazi, bir iniş; boyun derisi çok yumuşaktı, beyazdı ve şurada, birden bir gri çizgi beliriyordu, sanki tırnakla çizilmiş gibi ve bir kırmızılık, leke gibi, sonra omzun yukarısında, bluzun bittiği yerde, tazeliğini yitirmiş bir şeyler başlıyordu, aşınmış bir şeyler, giysinin altında gözden kayboluyor, orada, o bluzun altında devam ediyor, sona başka sivilcelerle, engebelerle uzayıp gidiyordu… Baykuş Ana’nın tavandan farkı yoktu.”
[33] A. e., s. 31: “…dolabın kıvrımlarını saymaya başladım, sonra, yorgun, uykulu, daha ötelere bakmaya başladım, dolabın üstüne örneğin, duvar kâğıdı biraz tarazlanmıştı, sonra tavana ulaştım, beyaz çöl; fakat bu can sıkıcı beyazlık biraz ileride, pencerenin yakınında, rutubet çekmiş olması nedeniyle daha koyu bir renk almış, pürtüklü bir bölgeye dönüşmüş, üzerinde kıtaların, körfezlerin, adaların, yarımadaların oluşturduğu bir harita çıkmıştı ortaya, yer yer birbiri içine geçmiş halkalar ay kraterlerini anımsatıyor, bunların dışında kaçıcı, eğik çizgiler görülüyordu: Bütün bu şekiller kimi yerde, tuzlubalgam hastalığına yakalanmış bir cilt gibi hastalıklı bir görüntü veriyor, kimi yerdeyse sert, ölçüsüz şekiller alıyor, bazen de rastlantısal arabeskler çiziyor ve bütünüyle sonsuz bir tehdit halinde uzak bir uçurumda yitip gidiyordu.”
[34] A. e., s. 161.
[35] A. e., ss. 58-59: “Gözlerimi moloz yığınlarına dikmiştim (o da), sanki orada, kayık bir dudağın belirsiz fakat itici kıvrımını keşfetmek istiyordum… gerçekten de molozlar, araba falakaları, çıkrıklar, çöpler sinsi bir kayıklığı haber veriyor, kıvrım çiziyor gibiydiler… aynı zamanda kül tablası, demir karyolanın kafesi de… ve bütün bunlar bundan böyle titreşmeye, fokurdamaya başlıyor, sonunda Léna’ya ulaşıyordu.”
[36] A. e., s. 142: “…insanın bu küçücük ayrıntıları kullanarak ne kadar büyüyebileceğini bilemezsiniz, ulaşabileceğiniz büyüklük inanılmayacak ölçüdedir, topuğunuz kaşındığında bir de bakarsınız ki Polonya’nın öbür ucuna uzanıyorsunuz…”

Son Yazıları