18/06/2015 | Yazar: Meriç Aytekin

Kapitalizmi ve patriyarkayı kadının özgür iradesini ortadan kaldıran ve onun arzularını tanımasını engelleyen sistemler olarak ele alan feminist yaklaşım karşı çıktığı bu sistemlerin ‘çok güçlü’ ve ‘kaçınılmaz’ olduğu fikrini kendi teorisi içerisinde yeniden üretmektedir.

Meriç Aytekin | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Meriç Aytekin
Bedenin, özellikle kadın bedeninin kapitalizm içerisinde çeşitli alanlarda inşa edildiği ve güzellik algısının yine kapitalizm içerisindeki araçlarla tanımlandığı; birçok Marksist, feminist ve sosyalist feminist tarafından teorik bir zeminde uzun süredir ifade edilmektedir.
 
Kadın güzelliğinin evrensel ve biyolojik olarak değişmez olduğu fikri feminist eleştirinin ilk ele aldığı noktadır çünkü feminist teori en basit anlamıyla değişmez bir kadın güzelliği yaratmanın kadının özgürleşmesine karşı nasıl bir saldırı olduğunu ortaya koymuştur (Wolf, 1991)
 
Sosyal bilimler içerisinde ciddi şekilde tartışılan beden ve kapitalizm ilişkisi bugün çeşitli sanat dallarına da yayılmış ve beden için  “normal” kabul edilen ölçülerin eleştirileri sanat aracılığıyla ortaya konmuştur.
 
Ana akım olan beden algısına sanat veya sosyal bilimler aracılığıyla getirilen bu eleştirilerin bugün geldiği nokta bireyin bedenini dış dünyanın baskılarından özgürleştirmekten daha öteye varmış ve belli beden inşa süreçlerine karşı bir alt kültür oluşturma çabasını doğurmuştur.
 
Her alt kültürün kendi içerisinde bir dışlamayı ve çoğu zaman negatif anlamıyla şiddeti ürettiği kabul edilirse; medya, internet, moda ve tüketim aracılığıyla üretildiği söylenilen ideal kadın bedenine karşı olma söylemleri de bu dışlamayı ve şiddeti kaçınılmaz olarak içerisinde taşır.
 
Şimdi benim anaakım feminist ve sosyalist klişe olarak tanımlamayı tercih ettiğim birkaç cümleyi, argümanları anlayabilmek için paylaşmak istiyorum:
 
“Kapitalizm erkeğin hazlarını esas alarak elindeki araçlarla bir kadın güzelliği kurgular. Örneğin sarışın, beyaz, iri göğüslü, zayıf ve geniş kalçalı kadın medyanın bize sunduğu ideal kadın profilidir.”
 
“Kendi bedenlerimizi sevmeli, onlarla barışmalı ve toplumsal kadın güzelliğini öğrenilmiş bir güzellik olduğu için reddetmeliyiz”
 
Bu gibi önermelerin genellikle feminizmin kadını “birey” olmaya çağıran temel ilkesini ıskalamış eğilimlerden kaynaklandığını söyleyebiliriz.
 
Öncelikle erkek egemenliğinin natrans kadın bedeni üzerinde kurduğu iktidar en temelde onun kendini bir birey olarak var edebilmesine ve kendi hazlarını açıkça ifade edebilmesine izin vermemesiyle güç kazanır.
 
Yukarıdaki ilk cümlenin dayandığı yapısalcı diyebileceğimiz yaklaşım bireyin arzularının ve davranışlarının dışarıdaki bir sistem tarafından öğretildiği tezine dayanır. Yani kadın kapitalizm ve patriyarka denilen “dış” sistem tarafından arzuları ve eylemlilikleri şekillendirilen bir bedene sahiptir.
 
İlk bakışta bu önermenin kadını birey olarak kabul eden bir yaklaşım olduğunu düşünebiliriz ancak yakından baktığımızda bazı durumlarda kadına bir “irade” ve “bilinç” durumu atfedilmediği görülecektir.
 
Örneğin; birkaç kere memelerini büyütmek için operasyon geçirmiş, ten rengini değiştirmiş, dudaklarını büyütmüş ve saçlarını sarıya boyatmış bir kadın bu algı için daha görüldüğü ilk anda “kapitalizmin öğrettiği güzelliği kabul etmiş kadın” olarak tanımlanacaktır. Oysa feminizmin en temel ilkelerinden olan kadını birey olarak kabul etme ilkesi örnekteki kadının kendi iradesiyle kendi arzularını bilerek, anlayarak bedenini bu şekilde inşa ettiği ihtimalini diğer ihtimaller kadar eşit değerlendirir.
 
Birey olarak kadın kendi iç dünyasını tanıyarak, kavrayarak bedeni üzerinde söz sahibi olmaktadır. Kapitalizmi ve patriyarkayı kadının özgür iradesini ortadan kaldıran ve onun arzularını tanımasını engelleyen sistemler olarak ele alan feminist yaklaşım karşı çıktığı bu sistemlerin “çok güçlü” ve “kaçınılmaz” olduğu fikrini kendi teorisi içerisinde yeniden üretmektedir.
 
Kapitalizm içindeki modanın sunduğu kadın güzelliği ile örtüşen bir güzellik algısına sahip olan kadının bilinci bu sistemler tarafından şekillendirilmiş olmakla itham edilir. Bu çakışmanın rastlantısal olabileceğine olanak tanınmadığı gibi birey olarak kadının bu beden performansını kendini ifade etme aracı olarak görebileceği ihtimali de görmezden gelinir.
 
Arzunun ve birey olma durumunun nasıl şekillendiği sosyoloji, psikoloji ve nöroloji içerisinde çok ciddi tartıştırmaları gerektirse de politik bir hat çizen ve özgürlük gibi bir iddiası olan yöntemin örneğin feminizmin birey olarak kadınının iradesini onu demoralize ederek körleştirmesi çok ciddi bir tutarsızlık olacaktır.
 
Tıpkı 1970li yıllarda güç kazanan pornografi karşıtı feminist hareketin BDSM’yi bir yönelim olarak değil de tecavüzün ve şiddetin meşrulaştırılması olarak görmesi gibi (Bronstein,2011) bugün belli kanallarla sunulan ideal kadın algısının kabulü de birçok feminist ve erkek egemenliği karşıtı tarafından patriyarkanın yeniden üretilmesi olarak tanımlanmaktadır.
 
BDSM yönelimi olan seks pozitif feministler bedenleri üzerinde kurulan feminist hegemonyaya karşı iradelerinden ve bilinçlerinden bahsetmişlerdir. Aynı savunma “sarışın, beyaz tenli, geniş kalçalı” olma istencini anlamak ve güçlü kılmak için de kullanılabilir çünkü bir kez kadının birey olduğu önermesini kabul edilirse onu dış dünyada işleyen sistemlerin kesişmesine de indirgeyemeyeceğimizi görmüş oluruz.
 
Sonuç olarak kadının kendi bireyselliğini ve arzularını ihlal eden bu yaklaşım erkek egemenliği karşıtlığı olarak tanımlanırsa kendi içerisinde tutarsız bir teori olmuş olacaktır.
 
İkinci olarak çok sık duyduğumuz argüman ise kapitalizmin bedenlerimizden nefret etmemize neden olduğu ve bizim bu etkinin tam aksi yönüne ilerleyerek bedenlerimizi sevmemiz (Love Your Body) gerektiğidir. Bu argümanın da kendi içerisinde iki temel patriyarkal yönü vardır.
 
Birincisi Tüm Dünya’da “Bedenini sev (Love Your Body)” olarak yayılan slogan tam anlamıyla anti patriyarkal veya kapitalizm karşıtı olarak yorumlanamaz çünkü bugün önümüze sunulan birçok televizyon programında, kitapta ve dergide “sağlıklı yaşam/Bedenini sev’’ söylemlerinin açık bir şekilde üretildiğini görürüz. (Kennedy, 2011) Estetik operasyonların olumlanmasını taşımasalar da algılarımızı derinden etkileyen ve bedenimizi sevmemiz gerektiğini söyleyen bu temalar da açık bir şekilde belli bir gelir durumuna sahip kişilere çağrı yapmaktadır. Bedeni sevmek bu tip söylemler içerisinde her zaman sağlıklı gıda tüketimi ve spor yapmak ile birlikte anılır. Dolayısıyla bedeni sevmek kapitalizm içerisinde bir pazara tekabül etmekle kalmayıp sağlıklı gıdaya ve spor yapabilmeye ulaşılabilirliği de gerekli kılmaktadır. Bu ancak belli gelir durumuna sahip kişilerin ulaşabileceği türden bir tüketim biçimidir.
 
Anti patriyarkal söylemlerin bir kısmının bedeni sevme sloganının bahsetmiş olduğum birinci yönüyle örtüşmediği söylenebilir ancak geriye kalan bu küçük eleştirel konum ise transfobinin gizli bir şekilde yeniden üretilmesinin parçası olmaktadır.
 
Birey olma bilincini ve trans varoluşu politik bir zemine oturtabilmiş her kişi şunu çok iyi kavrayacaktır ki transgender bireylere “bedenini sev” demek onları kendi arzularından nefret etmeye sürüklemek demektir. Hatta bu yapılan belki de dini kurumların “tanrının yarattığı değiştirilemez” söyleminin “özgürlük” adı altında çok daha acımasızca üretilmesi olarak da yorumlanabilir çünkü en azından dini kurumlar bunu aşağıda olandan çok daha uzaktaki bir güce atfederek teorize etmektedirler ancak özgürlükçü bir metod sahibi olduğunu söyleyen anti patriyarkal hareketlerin veya kişilerin “değişmez” beden dayatması bizzat birey olmanın bir yolu olarak ele alınarak kişilere dayatılmaktadır.
 
“Bedenin” söylemi daha en baştan kendi içerinde sorunsal bir kelimedir. Doğa gibi sürekli akış halinde olan biyolojik insan bedeninde kolaylıkla bir “özne” ve sahip olduğu bir “beden” tanımlamak çok tehlikelidir.
 
Trans bireylerin durumunun “farklı” olduğunu söyleyip diğer bireylerin kapitalizm tarafından üretilen güzellik algısından etkilenmesinin asıl eleştiri odakları olduğunu söyleyen kişiler olacaktır. Bireyin özgür seçimi kavramıyla daha önce cevaplandırdığım bu itirazı queer bir pespektiften tekrar sorunsallaştırabiliriz.
 
Kaba anlamıyla cinsiyetin ve cinsel yönelimin akışkanlığını kabul edersek ve bedene dair performansların çeşitlendirilebilir olduğunu anlarsak bireylerin hangi cinsiyetli veya cinsiyetsiz beden deneyimini yaşadıklarını başka bir birey veya grup tanımlayabilir yeterlilikte olmayacaktır. Böylesi bir çaba bedenlerimiz üzerinde söz sahibi olmaya çalışan bir çeşit faşizme kapı aralamakla kalmayıp bizi kendi özgürlük anlayışımızı da bulandırmış olacaktır.
 
Bu bağlamda bedende gerçekleştirilen her değişimin transgender bir ihtimal ve arzu taşıyabileceğini göz ardı etmememiz gerektiğini özellikle vurgulamak istiyorum. Kendilerini “trans” kavramıyla tanımlayan bireylerin bedenlerini inşa süreçlerinde kapitalizmin veya patriyarkanın ürettiği güzellik algısıyla örtüşme gözlemlendiğinde bunun diğer inşa süreçlerinden farklı ve özel bir yerde durduğunu söylemek kendini trans olarak tanımlamayan bireylerin kendi bedenleri üzerinde söz sahibi olma iradelerini ihlal etmekte ve trans varoluşun alanını sınırlayarak transfobiyi başka kanallarla tekrar üretmektedir.
 
Bireylerin özgürlüğüne vurgu yapan bir anti patriyarkal yöntemi sahiplenmediğimiz sürece “kapitalizm tarafından üretilen kadın ideali” söylemi özgürlüğün ihlali ve transfobinin yeniden üretilmesi olarak karşımıza tekrar tekrar çıkacaktır.
 
Referans:
Wolf, N. (1991). The beauty myth: How images of beauty are used against women. New York: W. Morrow.
Bronstein, C. (2011). Battling pornography: The American feminist anti-pornography movement, 1976-1986. Cambridge: Cambridge University Press.
Kennedy, E. (2011). Women and exercise the body, health and consumerism. New York: Routledge. 

Etiketler:
Nefret