14/01/2014 | Yazar: Yıldız Tar

Türlünün hası bamyadan olur. Bamya bir çük türüdür. Türlü de bamyanın bir çük türü olmasından ötürü türlüdür.

Uyandı. Yeni yıla uyandı. Bir kez daha ve bir kez daha. Belki de son sefer ya da kez. Kez ne kadar tuhaf bir kelime diye düşündü. Sefer ise Akdeniz açıklarında bir gemiyi çağrıştırdı ona. Bodrum’un taş evlerinin beyazına boyanmış, yorgun sularda salınan ufacık bir gemi...
 
Gemileri severdi oldum olası. Gençken evlerinin yakınındaki limana gider, bilmem hangi ülkenin hangi şehrinden yük boşaltmaya gelen kocaman, çirkin gemileri seyrederdi. Seyrettikçe hayal kurar, onların birinin ambarında gizlice o bilmem hangi ülkelerden birinin bir şehrine gittiğini...
 
Hayalleri burada biterdi. Birileri bitirdiği için değil de, hayallerinin sınırlarına geldiği için biterdi hayalleri burada. Daha ötesini hayal edemezdi, edemedi, edemeyecek, edebilir belki, neden edemesin...
 
O gemilerin birinde gizlice yeni yelkenlere deniz açarken... Yok yok yeni gemilere yelken açarken, neyse işte bir yerlere bir şey açarken; iri yarı, kaslı, sağ kolunda kalp dövmesi olan, sol kaşındaki yarıkla klişemizi tamamlayan; bu klişe imajından güç alan, muhtemelen kocaman aletli, yok yok ufaktır onunki, neyse işte filmlerden fırlamış, ’gerçek hayatta’ var olması hakikatin sınırlarını zorlayacak bir denizci onu görür ve hiddetle sorar:
 
-Ne yapıyorsun sen burada?
 
Cevap veremez başta. Yutkunur. Ayaklarına bakar. Birbirinden farklı renkte giydiği çoraplarından güç alır. Bu arada da hiddet kelimesi üzerine düşünür. Kökeni ne acaba? İnterneti olsa Nişanyan sözlüğe bakar. Sevan Nişanyan tutuklanmıştı değil mi? Yoksa tutuklanacak mıydı? Nedeni neydi? Aman neyse meselemiz Nişanyan değil, denizcinin hiddetini dindirmek.
 
-Hayal kuruyorum...
 
Denizci duraklar. Karşısında ufak tefek, parlak yüzlü, dolgun dudaklı, yani anlayacağınız klişenin derinliklerinden seslenen gençten bir erkeksi, erkeğe benzeyen, adam olamamış oğlan çocuğu, zırıl, lubunya...
 
Ne diyorduk? Ha işte denizci şaşırır. Aklına haminnesinin anlattığı cin hikayeleri gelir. Gelmelidir. Bir haminneye sahip olan iri yarı kaslı denizci, adına L. diyelim, ellerini sırtında bağlayarak bağırır:
 
-Kimsin lan sen şorolo? Ne sikimi arıyorsun burada yavşak!
 
Genç lubunyamız, haydi onun da adı l. olsun, ürker. Hayal kurmanın da bir sınırı vardır değil mi? Hem öyle çıt kırıldım, ürkek lubunya hikayeleri biraz demode oldu. Devir madilik devri en nihayetinde. Kimin kime lafı yeterse...
 
-Sana ne lan göt lalesi! Burası benim hayalim. İstediğim yerde, istediğim siki ararım. Bas git, bozdurma façanı aslanım. Sen bilmem hangi ülkenin hangi şehrinde sikilecek oğlan götü ararken, bütün İstanbul kuyruk olmuş...
 
Devamını getiremedi. Şimdi bütün İstanbul kuyruk olmuştu beni sikmek için dese biraz anlamsız olacaktı. Hem zaten mantıksız ilerleyen olay örgüsü bu mantıksızlığı da kaldıramazdı.
 
-Ne diyon lan sen, başıma bela mısın? Kalk ulan ayağa siktirtme sülaleni. Dua et gemi daha kalkmadı. Düş önüme amcık... (Az biraz zaman sonra) Napıyorsun lan ibne!? Çek elini sikimden.
 
Ve muhteşem bir Osmanlı tokadı. Hop, l. yerde. Ağzı yüzü kan içinde. Kan revan içindeyim, yarimin izindeyim, cennetin peşindeyim, kurtar ne olur! Ne olur? İzler ve peşler birbirine dolandı sanki. Ne farkı var ki bir iz ile peş’in?
 
Querelle fiminden bir sahne...
 
Uyandı. Yeni güne uyandı. Bir kez daha ve bir...
 
-Günaydın, paşam! Çayınızı yatağınıza mı alırdınız? Yoksa portakal suyu mu tercih ederiniz? Kalk lan yavşak! Öğlen oldu, bu ne uyuması tipini siktiğimin sıçanı.
 
Güne Dersim bıyıklı, koca göbekli, yıllarca çalışmaktan elleri nasır tutmuş Mahmut Usta’nın peşreviyle başlamanın dayanılmaz hafifliği... Milan Kundera olsa acaba ne derdi? Varlığını; Mahmut Usta’nın bıyığıyla kendine kanıtlayan l.’yi görse acaba Kundera ne hissederdi? “Dersim bıyığının dayanılmaz ağırlığı” ya da “Varlığın bıyık hali”...
 
Neyse ki kendisini bir türlü terk etmeyen şu mizaha benzer ruh hali yokluk denizlerine henüz yelken açmamıştı.
 
Mahmut Usta’nın delici bakışları eşliğinde yataktan kalktı. Pantolonunu giydi. Yamaları saydı tek tek. Hepsini yerli yerinde muzip muzip sırıtırken görünce derin bir “Oh” çekti. Şantiye kapısından Mahmut Usta’nın göbeğiyle erotik olmaktan ziyadesiyle uzak bir yakınlaşma yaşayıp zar zor çıktı.
 
Tuhaf... Oysaki göbekli, bıyıklı erkekleri severdi oldum olası. Mahmut Usta’nın göbeği ve bıyığı herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak ölçüde varlık evrenini kapladığına göre kesin erkek değildi o vakit. Acaba bu teorisini Mahmut Usta’ya söylese miydi?
 
***
 
Herhangi bir toplumsal, mücadelesel, umutsal, umutsuzsal, gereksel bir şeyler yazmayalı çok olmuş diye düşündü. Sel gider kum kalır. Kum batar. Yarada hep kalır. Çıkmaz bir türlü. Kumlar birleşir cam olur. Yarada hep kalır. Çıkmaz bir türlü.
 
Türlünün hası bamyadan olur. Bamya bir çük türüdür. Türlü de bamyanın bir çük türü olmasından ötürü türlüdür. Ötürü diye bir kelime yoktur. Hiç yoktur. Yokluk, varlığın aynadaki aksidir. Suretlerin raksi, kumlardan camlara ve dahi aynalara bir serüvendir.
 
-Oha Zekeriya Öz’ü almışlar!
 
-Cidden mi?
 
-Bakırköy’e atamışlar.
 
-Manidar olmuş.
 
Köy dediğin bakırdan olur. Dibi değirmen olur. Buralarda yar seven, ölmez de AIDS olur. Verem modası geçmiş bir hastalıktır, diye düşündü. Hastalıklar da modadan etkilenir mi acaba, diye ekledi düşünce zincirine.
 
Halka içre halka. Dön baba dönelim.
 
Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, samanlıktan kaldıramadın samanı da Zühtü? 

Etiketler:
Bayram