10/05/2022 | Yazar: Canan Coşkan

Aktivist, kulağa çok kutsal ve kutlanası geliyor. Tamamen kendine önemle şişirilmiş gündelik hayatımda olandan çok daha fazlası, şey gibi… çok daha aktif.

Ben artık bir aktivist değilim – Devon Price Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Canan Coşkan, Devon Price’ın 5 Ekim 2021 tarihli I’m Not an Activist Anymore metnini KaosGL.org için Türkçeleştirdi.

İlk kitabımın yazar biyografisinde aktivist olduğum yazıyor. Bu biyografi sayısız kitapçının sitesinde yer aldı ve her türlü yayında ve podcast röportaj açıklamalarında görünüyor. Atölyeler yönettiğimde veya konuşmalar yaptığımda insanlar beni bu biyografiyi kullanarak tanıtıyorlar. Bu biyografi benim bir sosyal psikolog, yazar, aktivist ve profesör olduğumu belirtiyor.

Bu cümleyi her duyduğumda midem tiksintiyle çalkalanıyor. Ahh, diyorum. Bunu oraya kim koydu? Çok iğrenç. Pek küründen. Fena batıyor. Aş kendini artık.

Aktivist kelimesini oraya ben koymuş olmalıyım. Kitabımın arka kapak yazısını ve her kitapçının web sitesinde görünen açıklamayı ben yazdım. Biyografimi ben yazdım. Yazdığımı biliyorum. Bir noktada kendimi aktivist olarak tanımlamanın iyi bir fikir olduğuna inanmış olmalıyım. Yine de ne zaman birinin kendi sözlerimi bana geri okuduğunu duysam, bunun doğru bir hareket olduğunu düşünen o kişiyle ortak bir noktam olduğu fikrini benimseyemiyorum.

Bu beni iki büklüm ediyor ve bunun sebebi sadece çok acı verecek kadar dürüstçe olması değil. Aktivist kulağa çok kutsal ve kutlanası geliyor. Tamamen kendine önemle şişirilmiş gündelik hayatımda olandan çok daha fazlası, şey gibi… çok daha aktif. Bu kelime ve onu kullanma kararım, yeteri kadar yapıp eylemediğim ve sığ, performatif çabalar etrafında küründen bir kimlik inşa ettiğime dair güvensizliğimi açıkça ortaya koyuyor. Bunu her duyduğumda, sürekli ve yüksek sesle dile getirdiğim değerlere göre yaşamak için hiçbir zaman yeterince yapıp eyleyemeyeceğimden emin olduğum için beni utandırıyor.

Politik çalışmaları kimliğim haline getirmek istemiyorum - sadece dayanabileceğim bir yaşam sürdürmek istiyorum.

Bunu söylerken bile politik bağlılıklarımı kanıtlama ihtiyacı hissediyorum. Bu, durumu yeterince ortaya koyuyor, öyle değil mi? Benim için neyin sürdürülebilir olup neyin olmadığını gerçekten anlamak için yeterince şeyi yeterince uzun süredir yaptığıma sizi inandırmak istiyorum. Sana ergenliğimde Cuyahoga County parklarında yarasa koruma alanında çalıştığımı söylemeye mecbur hissediyorum. 15 yaşındayken insanları oy kullanmaya teşvik için kaydettirdiğimi ve 16 yaşındayken siyasi adaylar için seçmenlere yönelik telefon kayıtçılığı yaptığımı ve okul burslarına yönelik reform protestolarına katıldığımı… Eyalet vekilleriyle on yedi yaşında tanıştım. Yerel gazetede köşe yazıları yazdım. Üniversitedeyken, Columbus’ta, üstsüz bir grup feministle High Street’te bir aşağı bir yukarı yürüyordum. Lisansüstü yıllarımda Tamms Islah Tesisi’nin tecrit kısmını kapattırmak için kıçımdan ter damlayana kadar çalıştım. Atölyeler yönettim, topluluk etkinlikleri düzenledim, kaynaklar sundum, geç saatlere kadar dosyaları doldurdum. LGBTQ hakları, abolisyon, eğitime erişim, kürtaj erişimi, sakatlık adaleti, fakülte ve lisansüstü öğrenci sendikalaşması, her türlü şey için çalıştım.

Bu çabaları sıraladığımda, aslında yapmaya çalıştığım şey, seni iyi bir oğlan olduğuma, en solcu trans olan Best Little Boy in the World (Dünyanın En İyi Küçük Oğlanı) olduğuma ikna etmek ve yorgun düştüğümü söylediğimde bana inanmalısın. Hâlâ insanların bana iyi biri olduğumu, butlar butu çalıştığımı söylemelerini istiyorum ama aman tanrım, bu kadar tükenik olmama şaşmamalı. Duymak istediğim şu: Ah zavallı şey, sen dert etme! Biraz da dinlenmeyi hak ediyorsun. İnsanların yaşamlarını üretkenliklerine göre tanımlamaya nasıl son vermeleri ve başkalarını hayal kırıklığına uğratma konusunda nasıl daha rahat olmaları gerektiğine dair baştan sona bir kitap yazdım. Yine de buradayım işte, daha fazlasını yapma konusundaki sonsuz arayışımla daralmış, tükenmiş durumdayım ve durmak istediğimi kabul edersem benden nefret edilmesinden hâlâ korkuyorum.

Durursam beni affedebilir misin? Kendimi affedebilir miyim? İnandığımı iddia ettiğim şeye -hiçbirimizin evrene borcu olmadığına, evrenin ta kendisi olduğumuza ve sadece dürüst benliğimizce yaşamanın yeterli olduğuna – yürekten inanabilir miyim?

Trans olarak açılmadan önce, Stef Sanjati’nin videolarına kafayı takmıştım. Stef güzel, inekleyen ve zırıl zırıl genç bir trans kadın; ben onun videolarını yalayıp yuttuğum esnada daha yeni açılmıştı. Stef sesini feminenleştirme ve kolika alıktırma pratiği yaparken yüz binlerce izleyiciyle birlikte onu takip ettim. Onu izlerken çalışmalarının ihtiyaç gereği giderek daha fazla politikleşmesini de takip ettim. Bu beş yıl önceydi, kulağa çok uzun zaman önceymiş gibi gelmeyebilir. Ama o zamanlar Youtube’da yaşamlarından bahseden çok fazla ünlü trans kadın yoktu. Daha yakın tarihli röportajlarda ve videolarda Stef, insanları eğitme, transfobik mitleri çürütme ve topluluğu iyi temsil etme gayesini üstlenme sorumluluğu hissettiğini belirtiyor.

Stef, çocukluğundaki küçük Kanada kasabasında görülür bir halde kuir olmanın dehşetini anlatırken, onu dikkat kesilerek dinledim. Pulse gece kulübü saldırısı gibi olayların ardından ve trans sağlık ihtiyaçlarına ve haklarına yönelik Trump’ın çeşitli saldırılarına yanıt olarak yayınladığı açıklamalarla ve düşünceleriyle teselli buldum. Videoları bana, hormon değişim (replasman) terapisine başlamanın transfeminenler açısından nasıl bir şey olduğuna dair birçok incelikli noktayı öğretti ve yüz feminenleştirme cerrahisi ardından iyileşme konusundaki eğitici videoları beni hiç tahmin etmediğim şekilde etkiledi.

Stef’in giderek daha popüler hale gelmesini ve kendi derisinin altında daha da rahatlamasını izlemek ilham vericiydi. Kısa süre sonra kendi trans deneyimi hakkında kamusal konuşmalar yapıyor, genç fanlarla buluşmalara ev sahipliği yapıyor ve haberlerde boy gösteriyordu. Dergilerde yer aldı ve biraz modellik yaptı ve ailesiyle beraber “trans çocuğunuzu nasıl kabul edersiniz?” diye videolar çekti. Hepsi benim için çok etkileyiciydi. O bir öncüydü. O güçlü bir semboldü. Daha yirmi bir yaşında bile değildi!

Bir noktada, kamusal bir figür ve aktivist olmanın Stef için tadı kaçtı. Kendisinden yeşertmesi beklenen sağlıklı, bilgilendirici Trans 101 imajıyla tanımlanmayı istemekten vazgeçti. Bu yüzden videolarında biraz parti kızı personasına geçti. Bazıları geçiş süreciyle ilgili olan, diğerleriyse kozmetik amaçlı olan ve sonradan video çektiğine pişman olduğu birçok ameliyat geçirdi. İçip içip moda hakkında konuştu ve bir erkek arkadaşıyla yaptığı talihsiz bir yolculuğu vlogladı.

O esnada, ebeveynleri boşandı ve Stef’in yeme bozukluğu önemli bir şekilde nüksetti. Bunu biliyorum çünkü bu ve diğer mücadeleleri hakkında Youtube videoları çekmeyi seçti. Ayrıca cinsel saldırı deneyimleri, ayrılıklar, istismar ve depresyon nöbetleri hakkında videolar yayımladı. Stef artık translığıyla tanımlanmak istemese de, kanalıyla anlamlı aktivizm yapma sorumluluğu olduğunu hissediyordu. O döneme ait içerikler iyi odaklanmamış gibiydi ve bazen buna tanık olmak üzücüydü. Görünüşe bakılırsa Stef hangi imajı yansıtacağına karar vermeye çalışırken kendisiyle mücadele halindeydi. Nihayetinde, Youtube’u öylece kaldı.

Geçen yıl, Stef Youtube’da son bir video yayımladı ve kanalıyla başka işi kalmadığını duyurdu. Bu videoda rahat ve huzurlu görünüyor, bol bir kapüşonlu giyiyor ve rahat bir oyun sandalyesine yaslanıyor. Youtube’daki son birkaç yılının stres dolu bir bulanıklıktan ibaret olduğunu ve sonunda kamusal bir aktivist olmaya uygun olmadığını anladığını açıklıyor.

Videosunda Sanjai şu açıklamayı yapıyor: “Ne yazık ki, deneyimlerim hakkında konuşan bir trans olduğum için, istediğimin bu olup olmadığı sorulmadan, bir aktivist olarak etiketlendim. Hiçbir zaman bir aktivist olmadım. Ben sadece bir transtım. Uzun yıllar o rolü oynamaya çalıştım ve bu benim için iyi değildi. Böyle bir rol için gereken sorumluluk düzeyine, titizliğe, omuzlarıma binen yüke ya da eleştirel öz düşünüme hazır değildim.”

Stef, translık ve travma hakkında videolar yapmak yerine video oyunları oynamaya ve daha hafifletici konular hakkında konuşmaya odaklı canlı yayınlar yapacağını duyurarak videoyu sonlandırıyor. Bu videoyu çektiğinden bu yana geçen sekiz ay içinde Stef, aynı zamanda bir video oyun şirketinde Naratif Tasarımcı oldu. Ara sıra kendisinin ve erkek arkadaşının sevimli fotoğrafları dışında, sosyal medyası genellikle oldukça sessiz. Herhangi bir Youtube videosu çekmedi ya da politika ve aktivizm hakkında pek konuşmadı.

Stef Sanjati’nin son Youtube videosunu izlemek beni gerçekten etkiledi. Saçma gelebilir ama bir aktivist olmama ihtimalim hiç aklıma gelmemişti. Kamusal platformu bulunan bir transın, aktivizmin bir iş olduğunu ve bunun kendisine uygun bir iş olmadığını ifade etmesini duymak çok etkileyiciydi. Sanırım ki yüreğimin derinliklerinde her zaman, olduğum kişi olmamı telafi etmek için birçok anlamlı politik çalışma yapma sorumluluğum olduğuna inanmıştım.

Ailem muhafazakâr. Defalarca, onların politik görüşleriyle uğraşmanın zorluğuna dair yazdım. Ailemde sevdiğim insanlar bu olguyu asla anlamayacaklar ama rutin olarak benim esenliğime karşı oy veren insanlarla birlikte büyümek sessizce yıkıma uğratan bir deneyimdi. Bu daima beni öfkelendirecek ve yaralarımı kanırtacak bir şey; buna asla son veremeyeceğim.  

Muhafazakâr ve Hıristiyan bir tarzda yetiştirldiğim için olduğum kişi olmaktan utanmaya asla tamamen son veremeyeceğim. Daha düz, daha itaatkâr, daha aile odaklı, akrabalarımın anlayabileceği, tanıyabileceği ve sevebileceği biri olmayı dilemeye asla son veremiyorum. Öte yandan, ailemin nefret dolu ve cahil inançlarına öfkelenmeye ya da onları daha sol eğilimli bir görüşe çekme konusundaki beceriksizliğimden utanmaya da asla son vermiyorum. Onların eylemleri ve önyargılarıyla ilgili olarak kendimi daima işbirlikçi hissedeceğim. Sayıca benden o kadar kalabalık ve o kadar güçlüler ki, ne kadar çabalarsam çabalayayım, tek tanecik kuir yaşamımın, ailemin düzinelerce üyesine ve onların oy kullanma tarzlarına asla karşı etkili olamayacağı fikri kâbuslarıma giriyor.

En öfkeli, çaresiz aktivizm patlamalarımın çoğuna tamamen bu çelişkili duygular yön veriyor. Ergenliğe girip düz, natrans yaşamın bana uygun olmadığının öylece farkına vardığımda, annemin Fox News sevgisi benim için giderek daha kaygılandırıcı olmaya başladı. Onunla politikaya ilişkin tartışmalar yaşadım ve televizyonun önünde öfkelendim ve kudurdum ama bunlar asla bir fark yaratmadı.

Bu yüzden kendimi LGBTQ haklarına yönelik çabalara verdim. Okulumun Gey-Hetero İttifakı’nda eş yürütücü oldum. Yaşıtlarımı eğittim. Yobazlarla münakaşa ettim. Örgütlü protestolarda ve Ulusal Sessizlik Günü etkinliklerinde yardım ettim. Henüz gey trans erkek olduğuma dair zerre fikrim yoktu ama toplumun olmamı istediği ya da ailemin beklediği düz, natrans kız olmadığımı biliyordum. Tüm dünyanın homofobisini sırtıma yüklemek, kendimle yaşayabilmemin tek yolu gibi geliyordu. Sanırım dünyayı yeterince değiştirirsem, olduğum kişi olarak açılma hakkını kazanacağıma inanıyordum. Hem trans hem de gey olmak, insanlardan anlamalarını istemek için fazlaca ihtimal dışı bir lüks, but tuhaflık ve sapmaca gibi geliyordu. Bu yüzden, diğerlerinin iyiliği için tüm dünyanın anlamasını sağlamalıydım.

Bu duruş beni sefil ve bitkin hale getirdi. Bitap düştüm ve çok yoruldum ve kendimden nefret ede ede eridim ve üniversitedeyken varsayılmış natrans feminenliğime ılık bir küvette uyuyakalmış gibi usulca geri döndüm. Birkaç yılda bir, üniversitemde transfobik radikal feministlerle açıklayamayacağım bir hararetle savaşarak, teyzelerim ve amcalarım Trayvon Martin protestolarına karşı yargılayıcı bir tavırla atıp tutarken giderek daha fazla abolisyonist örgütlenme çalışmalarına yazılarak but farkındalık patlamaları yaşıyordum.

Trump’ın seçilmesini takip eden yılı her gün bir saat politikacıları arayıp onlarla konuşarak geçirdim. Bunun için bir hashtag yaptım: #TodayImCalling (#BugünAradığım). Her gün farklı bir politik mesele hakkında konuşup bu meseleyle ilgili aramalar yaparken kendimi canlı yayına açtım. Arama taleplerine yönelik bir çalışma tablosu oluşturdum ve telefon kullanma imkânı olmayan yüzlerce kişi adına aramalar yaptım. O yılın sonunda kendimi tükenmiş ve umutsuz hissettim ve yaptığım hiçbir çalışmanın bir fark yaratmadığını hissettim.

Seçim siyaseti yoluyla herhangi bir değişikliği etkin hale getirememem beni radikalleştirdi ve anarşizm gibi fikirlere daha da sempati duymamı sağladı - ama aynı zamanda aylar boyunca beni, midemin protestolara katılmayı veya herhangi bir eylem hakkında konuşmayı kaldıramayacağı halde bıraktı. Dünya bana kasvetli geliyordu. Var olma hakkımı kazanmanın hiçbir yolu olmadığına inanıyordum. En sonunda, bir süre sonra, var olma hakkımı kazanmaya çalışmanın cidden bir anlam ifade edip etmediğini sorgulamaya başladım.

Kendini adamış birçok aktivistin nasıl yaşadıklarını gördüm ve yıllar boyunca birçoğuyla çalıştım. Pek çok farklı inisiyatifte ve örgütlenmede yer aldım. Ben asla oralara ait olmadım. Hep gerçek aktivistlerin safi madilik dışında benimle bir işleri olmadığını hissettim.

Yeteri kadar ideolog değilim. Mesajları yeterince basitleştirmiyorum. Dava uğruna kan kaybından ölemem. Geniş toplantılardaki ufak tartışma gruplarında, gözlerimi devirip odanın bir köşesine dönüyorum, bir sürü soru soruyorum. İnsanlara zaten kısıtlı paralarından bağış yapmaları için yalvarmaktan veya sürekli meşgul ve yorgun olan kişilerden gitmek istemedikleri etkinliklere katılmalarını istemekten nefret ediyorum. Ve aktivizmin feda eylemciliğinden, en az uyuyan, en çok tekrar travma geçiren ve trenddeki neyse, buna en keskin bakanın kim olduğu konusundaki pişar naşlatmalardan bıktım.

Parçası olduğum, bir anlam ifade eden, destek sağlayan topluluklar asla, yıldırma bilmeyen politik hedeflere veya 501(c)3 statüsüne* sahip olan topluluklardan olmadılar. Bunlar daima daha paspal topluluklardı. Daha gayriresmilerdi. Beklentilerin ağırlığı altında daha az ezilmişlerdi. Ve bireysel yaşamları sembol olarak görmemeye meyillilerdi. Bu alanlarda, hiç kimse ne yapmaya imkanı olduğu veya olmadığı temelinde yargılanmadı. Ve cidden de birbirlerini (ve beni) hayatta tutmaya yardımcı oldular.

Çalışmayı sonsuz olarak kimin yapıp durduğuna artık özenmiyorum - kimsenin çalışmaya zorlanmadığı bir dünya yaratmaya inandığımızı sanıyordum. Esas fikrin, herhangi birinin egosu veya kariyer arayışı yerine, üyelerince tanımlanmış ve onlara hizmet etmek için var olan bir topluluk inşa etmek olduğunu sanıyordum. Zordan, sömürüden ve utançtan arınmış bir dünya istediğimizi sanıyordum. Artık o dünyayı yaratmak istiyorum. Hâlâ yaşıyorken o dünyanın içinde yaşamak istiyorum.

‘Aktivist’i artık kimliğimin bir parçası haline getirmiyorum. Kendimi kanıtlamak veya yaşamımı hak edeceğimi düşündüğüm herhangi bir sembolik çalışmayı yapmak için canımı dişime takmaktan bıktım. Topluma hiçbir şey borçlu değilim; toplum benim, doğa benim, canlı varlığın tam da dokusunda gömülü olan benim ve en önemlisi, diğer herkes de böyle. Sanırım buna cidden inanır gibi yaşarsam, eninde sonunda özen duyduğum insanlar için daha çok güzel şeyler yapacağım. Ve biraz güven ve sevgiyle bu süreçten bir parça halinde sağ kalabilirim.

Aramızdan göçüp giden David Graeber, bir anarşist olarak anılmaya karşı daima direndi. Anarşizmin eylediğin bir şey olduğunu söyledi. John Holloway de kapitalizmi ortadan kaldırmamızın yolunun, onu her gün yeniden yaratmayı reddetmek, sistemdeki küçük çatlakları bulmak ve elimizden gelen her yerde bunları maharetle sömürmek, mümkün olan her an diğer insanların yaşamlarını ve onurlarını korumak olduğunu belirtiyor. Filozof olan bir arkadaş ise “biz neredeysek mücadelemizin konumu orasıdır” diyor. Şu anda elimizde ne varsa, en güçlü aracımız da o. Bütün bunlar beni rahatlatıyor. Aynı zamanda bunlar, yeterince ya da en şugarından eylemediğim için bana kendimi suçlu hissettirmek yerine, beni altından kalkabileceğim ve mütevazı bir şekilde güçlendiriyor.

Paparon çağırmaya tenezzül etmeden, sokaktaki iki yabancının bir sürtüşmeyi tatlıya bağlamalarına yardım ettiğinde, aktivizmden daha büyük bir şey eylemiş oluyorsun. Sosyal hizmet uzmanlarını olaya dahil etmek yerine, komşunun çocuğu hasta olduğunda onlara baktığın zaman, aktivizmden daha büyük bir şey eylemiş oluyorsun. Devletten, okuldan veya psikiyatristten evrak talep etmeksizin birinin belirttiği kişi olduğuna güvendiğinde, otoriterlikten biraz daha uzak bir dünya kuruyorsun. Beraber çalıştığın kişinin uyandırma alarmını ertelemesine müsaade ettiğinde, kapitalizmi yaratmaya engel oluyorsun. Sen küçüksün ve sen önemlisin. Sen sadece milyonlarca minik farklar yaratacaksın. Bu fazlasıyla yeterli.

Artık hiçbir şeye karşı yiğitçe savaşmak istemiyorum. Nasıl destekleyeceğimi ve seveceğimi keşfetmek istiyorum. Kamusal figür olmak veya kendimi ayrı tutmak istemiyorum. Kendimi doğru boyutta küçültmeyi, kalabalığın içinde kaybolmayı ve etkileri zar zor ölçülebilir, destek sağlayan ama aynı zamanda başkalarının çabalarıyla da bir o kadar bağlantılı olan küçük şeyler eylemeyi yeğlerim. Zaten ihtiyaç duyulan yerde olduğuma inanırsam, aslında kendimle huzur bulabileceğimi düşünüyorum.

Sanırım neden kendime aktivist dediğimi biliyorum. Bu terimle tam olarak bütünleşirsem, but çılgın adanmışlığımın daima hak etmeye tasarlandığı kabul ve aidiyet hissini sonunda hak edebileceğimi düşündüm. Ama artık o kelimeye ya da fikre ihtiyacım yok. Bunun yerine, hâlihazırda ait olduğuma, kendim ve bu dünyanın geleceği için eyleyebileceğim en önemli şeyin, bu aidiyet hissini nasıl kabul edeceğimi öğrenmek olduğuna güvenebilirim.

*ABD’deki 501(c)3, örgütlerin ve derneklerin, hitap ettikleri topluluklara daha iyi hizmet sağlayabilmeleri için federal gelir ve işsizlik vergilerinden muaf tutulmalarına imkân tanıyan bir statü.

 


Etiketler: yaşam, dünyadan, medya okulu
Dijital