17/10/2022 | Yazar: Canan Coşkan

Sadık'ın yönetmenlik yaptığı bu ilk eseri başarıyla hazırlanmış bir kuir drama olarak geniş çaplı bir övgüyü hak ediyor.

Joyland: Pakistan’dan insanın kırılganlığına dair bir kuir dramedi Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Canan Coşkan, İtalyalı sinema eleştirmeni Davide Abbatescianni’nin 8 Temmuz 2022 tarihinde The New Arab’da yayımlanan yazısını KaosGL.org için Türkçeleştirdi.

Saim Sadiq'in ilk defa yönetmenlik yaptığı bu süper film, aynı zamanda Cannes Film Festivali'nde prömiyeri yapılan ilk Pakistan filmi. Olağanüstü performansların ve içine çeken karakterlerin öne çıktığı bu film, Pakistan’ın film endüstrisinin geleceği için kesinlikle iyiye işaret ediyor.

Joyland, Pakistan film endüstrisi için kesinlikle büyük bir atılım olarak hafızalara kazınacak.

Bu yıl, 17-28 Mayıs tarihlerinde gerçekleşen Cannes Film Festivali'nin ‘Belirli Bir Bakış’ bölümünde dünya prömiyerini yapan ve Saim Sadiq'in ilk yönetmenlik denemesi olan Joyland, tıka basa dolan Salle Debussy'de uzun alkışlar alarak sıcak bir şekilde karşılandı. Ardından, bu buluşmanın Jüri Ödülü’nü ve Queer Palmiye Ödülü’nü kazandı.

Sadiq, Urdu dilindeki bu görsel yapıma başlamadan önce, kısa filmi Darling üzerinde çalışmış ve bununla, 2019'da Venedik Bienali'nin Orizzonti bölümünde En İyi Kısa Film ödülünü almıştı.

Joyland'in, yönetmenin kendisinin Maggie Briggs ile beraber kaleme aldığı hikâyesi, günümüz Lahor'unda geçiyor ve Rana Amanullah’ın (yılların oyuncusu Salmaan Peerzada) güdümündeki orta sınıf bir aileyi konu alıyor.

Tekerlekli sandalyeyle yaşayan ve yetmiş yaşında olan ataerk, iki oğlu Haider (Ali Junejo) ve ağabeyi Kaleem (Sohail Sameer) ile sırasıyla eşleri olan Mumtaz (Rasti Farooq) ve Nucchi (Sarwat Gilani) üzerinde hüküm sürüyor.

Senaryo belirgin olarak, yumuşak huylu ama hiçbir işe yaramayan, yıllardır işe girmemiş bir erkek olan Haider ve güzellik uzmanı olarak çalışan ve evin geçimini sağlayan kişi rolünü üstlenen Mumtaz'a odaklanıyor.

Ancak bir gün Haider, babasının beklediği türden bir iş olmasa da iş buluyor. Haider, yerel bir gece kulübünde, Biba (Alina Khan) isminde genç bir trans sanatçının arkasında dans etmek için işe alınıyor. Nihayetinde ortalama bir maaş kendisini işe devam etmeye ve bu işin sırrını saklamaya ikna etmesi açısından yeterli oluyor. 

Ne ters gidebilir ki? Haider Biba'ya yönelik yavaş yavaş aşk dolu bir ilgi beslemeye başlıyor; dünyada kendi yeriyle cinselliğini ve gayet öngörülebilir bir şekilde Mumtaz ile olan ilişkisini sorguluyor. 

https://www.youtube.com/watch?v=YZ8Fx3vG-50 

Bütününe bakıldığında, filmin ilk kısmına oldukça dertsiz tasasız bir atmosfer hakim. Film, güzel kelime oyunlarından, zekice diyaloglardan ve birkaç komik komedi anından yoksun değil. Bunların bir kısmı, Haider'in bir dansçı olarak kötü performans sergilemesi ile onu evinin terasında beceriksizce dev bir Biba kartonu saklarken gördüğümüz bir sahne de dahil olmak üzere işinin gerçek doğasını gizleme girişimleriyle ilintili.

Bununla birlikte, Sadiq cesur bir seçim yapmış ve sadece geleneksel anlamda iyi hissettiren bir komedi ya da kalabalığı memnun eden bir yapım ortaya koymamış. Yavaş ama kaçınılmaz olarak yönetmen, karakterlerinin gülünecek pek az şeyin ve empati kurulacak birçok şeyin bulunduğu çok daha kasvetli bir alanı keşfetmesine müsaade etmiş.

Üç başrol –Farooq, Khan ve Junejo– kendi rollerine kararında dozlarla insan kırılganlığını aşılıyor, ki bu belki de filmin asıl ana temasını oluşturuyor.

Farooq, eş olma rolüyle tutkuları arasında parçalanan bir kadının portresini ustaca çiziyor. Bir tarafta bağımsızlık arzusu, diğer taraftaysa ailesinin beklentileriyle Pakistan'ın eril egemen toplumu tarafından dayatılan kurallar onu içten içe tüketiyor.

Bu esnada, ailesinin yargılayıcılığının mağduru olan ve hayatı boyunca pek bir şey başaramadığının farkında olan Haider, dünyadaki yerini bulmak için mücadele ediyor. Biba ile olan ilişkisinin zaman içinde nasıl geliştiğinden anlayabileceğimiz üzere, belki de gerçek cinsel yönelimini saklıyor ve bastırıyor.

Khan, izleyicilerinden sıklıkla kötü muamele gören ve cinsiyet uyum ameliyatı geçirmeyi uman bir performans sanatçısı rolünü inandırıcı bir şekilde oynuyor. Khan, bir an evvel, bir kadın olarak varlığını tam anlamıyla yaşamaya başlamak istiyor.

İlk bakışta bir divanın cesaretini, alaycılığını ve büyük kararlılığını sergiliyor. Sahneler ilerledikçe, kendisine karşı ayrımcılık yapanların çektiği acıya kayıtsız olmadığını anlıyoruz. Haider ile hakiki bir bağ geliştiriyor ve ona kalbini açmaya hazır görünüyor.

Burada, komedi ve drama arasındaki geçiş, (Mounia Akl'ın Costa Brava Lebanon'ı ve Jimmy Keyrouz'un Broken Keys'inden bildiğimiz) görüntü yönetmeni Joe Saade'nin işlediği mükemmellik aracılığıyla da görülebilir hale geliyor.

Saade, filmin canlı bir mizansenle desteklenen ilk üçte ikilik kısmında çağdaş Lahor'un renkli, ışıklı bir portresini sunuyor. Bu keyifli görsel tat, özellikle de aile evinin avlusunda ve gece kulübünde geçen sekanslar aracılığıyla ortaya çıkıyor. Ancak biz kahramanlarımızın kaderini öğrendikçe, kamera işleyişi daha yavaş akıyor, ortam daha boş görünüyor ve renkler daha soluklaşıyor. 

Kapanış sahnesi oldukça etkileyici. Özgürlük, egoizm veya kayıp içeren bir metafor olarak yorumlanabilir. İzleyiciler her zaman olduğu gibi çıkarımlarında özgürler.

Bununla birlikte, özellikle de çekildiği sorunlu sosyokültürel bağlam göz önünde bulundurulduğunda, Sadık'ın yönetmenlik yaptığı bu ilk eseri başarıyla hazırlanmış bir kuir drama olarak geniş çaplı bir övgüyü hak ediyor. Bilhassa onlarca yıldır kimliğimizi şekillendirmiş ve etkilemiş bir ailenin içinde ve toplumda yaşarken, hayallerimizin peşinden gitmeye ve gerçek benliklerimizi keşfetmeye dair önemli soru işaretlerini gündeme taşıyor.


Etiketler: kültür sanat, yaşam, dünyadan, medya okulu
nefret