21/12/2011 | Yazar: Ömer Akpınar

‘Despotu devirmek için öfke ve yoksulluğu bir sosyal hareketin bağlamında yeniden konumlamak çok önemli.’

Judith Butler: Müttefik Vücutların Yoldaşlığı! Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı
“Despotu devirmek için öfke ve yoksulluğu bir sosyal hareketin bağlamında yeniden konumlamak çok önemli.”
 
“Biz hâlâ halkız ve biz mikrokozmik bir biçimde birbirinin ihtiyaçlarını umursayan, kimseyi terk etmeyen, eşitlik ve saygı ilişkileri içinde yatay bir topluluk inşa edeceğiz.”
 
Butler, Wall Street’i İşgal Et hareketinin ortaya çıkışı ve kolektif siyasette yaşanan zorluklar ile siyasi başkaldırıların birbirleriyle bağlantısını anlattı.
 
Kyle Bella, Butler’la Philedelphia’da buluştu, İşgal ve Kaltak Yürüyüşü Hareketleri Üzerine konuştu
 
Judith Butler, University of California-Berkeley’de Retorik ve Karşılaştırmalı Edebiyat Maxine Elliot Profesörü ve Andrew Melton Beşeri Bilimlerde Üstün Başarı Ödülü’nün en yeni sahibi. Butler 1990’da yayınlanan ve dünya çapında toplumsal cinsiyet çalışmaları derslerinde çığır açan “Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi” adlı kitabıyla herkes tarafından tanınmaya başladı. O zamandan beri Butler, toplumsal cinsiyet politikaları, savaş karşıtı politikalar, Yahudilik ve 19. yüzyıl felsefesi üzerine pek çok kitap yazdı.
 
Butler ayrıca uzun zamandır bir aktivist ve Oakland, New York ve son olarak Philadelphia’daki işgal hareketlerine katıldı. Şu sıralar Bryn Mawr College’da 2011 Mary Flexner Lectureship konumunu elinde tutuyor ve derslerinde Avrupa, Orta Doğu ve ABD’deki başkaldırılara da değinerek kolektif siyasi mücadele biçimleri olarak biraraya gelen kitlelerin önemi hakkında konuşuyor. Butler’la Wall Street’i İşgal Et hareketinin ortaya çıkışı ve kolektif siyasette yaşanan zorluklara odaklanarak siyasi başkaldırıların birbirleriyle bağlantısını tartışmak üzere Philedelphia’da buluştuk.
 
Kyle Bella:Bu yıl küresel bir devrim yılı oldu. Özellikle Orta Doğu’nun Batı ülkelerindeki devrimleri canlandırması hakkında ne düşünüyorsunuz?
Judith Butler:Bence dikkatli olmalıyız zira farklı türden gösteri ve başkaldırılar yaşanıyor. Ne kadar farklı şekillerde ortaya çıkarlarsa çıksınlar muhakkak birbirlerine bulaştırdıkları şeyler var. Tunus ve Mısır ekonomik adalet meseleleri üzerinden bağlıydılar çünkü zenginlik müthiş bir şekilde en tepede birikmişti. Benim kanaatime göre neo-liberalizm dâhil yeni kapitalizm türlerinin ortaya çıkmasıyla alakalı bu.
Ve neo-liberalizmin yaptığı şeylerden bir tanesi, kendi isteğiyle işe alınan ve kovulan esnek bir işgücüne, yani aslında elden çıkarılması mümkün emeğe dayanıyor olmasıdır. Onları kullanabilirsin. Onlardan kurtulabilirsin. Hakları yok, güvenceleri yok. Hayatları ve refahları tüm bu hesap kitabı yürütenlerin hevesleri doğrultusunda batıyor ya da çıkıyor. Ne oluyor, kurumlara bakıp böylesi bir örgütlenmeye karşı çıkmak yerine insanlar “Ben başarısızlık abidesiyim”, “Yeterince sıkı çalışmıyorum” ya da “Yerime gelen kadar zeki değilim” demeye başlıyorlar.
Ama bu uzun zamandır olan bir şey...
Fordist emek kavramının yok oluşundan beri ve esnek emek olarak algılanan şeyin ortaya çıkışıyla neo-liberalizm yeni biçimler aldı. Bu da son 20 yıldır egemen olan durum.
 
Bu yıl Wisconsin’da sendika karşıtı politikalara karşı eylemler gerçekleşti. Bu tekil olayın özellikle işgal hareketlerinde ekonomi politikalarına yönelik yanıtın bir kısmının şekillenmesine yardımcı olduğunu düşünüyor musunuz?
Sendikalara yönelik kısıtlamaları azaltma amacıyla valinin bir çabası olmuştu ve bu da Madison’da özgün bir biçim aldı, sendikalar ayağa kalkıp “Hayır. Biz buna (kısıtlamalara) karşı çıkıyoruz” dediler. Tanınan sendikalar yasa tarafından korunuyor ve emekçilerin haklarını ve çıkarlarını korumakta önemli işlevleri var. Başka bir sorunsa Wisconsin Üniversitesi’ni özelleştirmeye yönelik çabaydı. Yani, gördüğümüz şey devlet eğitiminin çöküşüydü, özellikle Madison’da üniversitenin bazı kısımlarını özel şirketlere satma yönünde teklifler olmuştu.
Madison’da olanlar Roma ve İngiltere’de devlet eğitimindeki kesintilere ve AB ülkelerinde neo-liberal mükemmellik standartlarının kurulmasına karşı çıkan büyük gösterilerle birlikte yankılandı. Bireyler, programlar ve üniversiteler ansızın niceliksel yöntemler kullanılarak kâr edebilirlikleri üzerinden değerlendirilir oldular.
 
Sonra da Wall Street’i İşgal Et ortaya çıktı. Aslında tek bir şehirde, belli bir alanda ortaya çıkan Wall Street’i İşgal Et hareketi kısa bir zaman zarfında küresele bir fenomene dönüştü. Sizce bu neden böyle oldu?
İnsanların yerlerini değiştirmeyi reddetmesiyle Mübarek rejimin devrildiğini gördüler. Bir kamu meydanının orta yerinde kamplarını kurdular. Kamusal olanda hak iddia ettiler ve alaşağı ettikleri rejime karşı popüler bir istek belirttiler. İnsanların rejimi durdurmak adına kamusal birlik içinde aşırı derecede grafize edilmiş, neredeyse halüsinatif gücünün imgesi var elimizde. Ekonomik bir rejimi, hele de küresel ise, durdurmak çok daha zor bir mesele. Bir monark yok ortada; tahttan inmelerini isteyemeyiz. Aynı şey değil yani. O yüzden de farklı bir taktik gerekiyor.
Aynı zamanda, Wall Street’i İşgal Et’in birbirinden az da olsa farklı şeyler söyleyen bir insan kolektifiyle başlamış olması önemli: “40 yıldır yaşadığım evim elimden alındı.” Ya da “Ödemelerimi yapamıyorum ve arabamdan vazgeçmem gerekiyor.” Ya da “İşim birdenbire mahvoldu ve yeni bir iş bulamıyorum.” Tüm bu farklı hikâyeler, oldukça bireysel bir düzeyde, bu ekonomik ızdırabın nasıl yaşandığını gösteren bir bakıma mozaik bir resim oluşturmak için biraraya geldi.
 
Tüm bu bireysel deneyimler mozaiği bir hareket başlatmak için nasıl birleşti? Bu bireysel tecrübelerin çeşitliliğini kapsayabilecek politik olarak tutarlı mesajlar gerçekten mevcut mu?
Şöyle söyleyeyim: Bence ortada bir talep var. Bu talep de dünyanın radikal ekonomik ve politik bir yeniden yapılandırılması. Ve pek çok insan da bunun imkânsız olduğunu söyleyecektir. Başarılır ya da başarılmaz; ama bence bu adil bir dünyanın nasıl olacağını dile getirmekten daha az önemli. Bu altı tane talebinizin olduğu bir hareket olamaz. Kime döneceksiniz? Pazarlığa hangi tarafla oturacaksınız? Bunu yöneten tek bir kişi yok. Bu bir yapı, bir sistem.
 
O zaman işgal hareketinin en önemli yönünün yeni bir ekonomik sistem ve siyasi ittifak fikrinin yeni ve farklı bir şey olarak ortaya konması olduğunu mu söylüyorsunuz?
Tam değil. Dediğim şey, pek çok şehirde tüm bu insanlar biraraya gelince vücutlarını ortaya koyarak tanıklıkta bulunuyorlar, “Bizler terk edilenleriz. Bizler dışarıda bırakılanlarız. Ve hiçbir demokratik sistem insanlarını temsil ettiğini söylerken onları terk edemez” diyorlar. Bu yüzden, esas soru: Kim bu grup? Ne söylüyorlar? Söyledikleri şey halkın kim olduğuna dair yeni bir fikir. Biz hâlâ halkız ve biz mikrokozmik bir biçimde birbirinin ihtiyaçlarını umursayan, kimseyi terk etmeyen, eşitlik ve saygı ilişkileri içinde yatay bir topluluk inşa edeceğiz.
 
Bana göre işgal ve kaltak yürüyüşü hareketlerinin talepleri arasında kesinlikle net bir bağ var. Her ne kadar biri özel olarak cinsel şiddet ve tecavüze odaklanmış olsa bile ikisi de kamusal alanda hak iddia ederek birlikte çalışıyor.
Ankara’dayken bir grup trans kadın, queer aktivist, insan hakları savunucusu ve feministle birlikte bir eylemdeydim. Müslüman ve seküler olan tüm bu insanlar trans kadınların düzenli olarak Ankara’nın sokaklarında öldürüldüğü gerçeğini protesto ediyorlardı. Ne tür bir ortaklık kurdu bu? Feministler sokaktaki cinsel şiddete de odaklanmıştı. Gey, lezbiyen ve queer’lar, trans olmayanlar da bu ittifakın bir parçası olmuşlardı çünkü onlar da sokakta benzer bir korunmasızlık ve incinebilirlik hissi tecrübe ediyorlar.
Kaltak yürüyüşü bunu şiddet ve tacize maruz kalmadan özgürce yürüyebilme üzerinden dayanışarak yapmanın başka bir biçimi. Ve bence bu tür yürüyüşleri gey, lezbiyen, biseksüel ve trans hareketinin tarihiyle ilişkilendirebiliriz, ayrıca seks işçilerinin haklarına kavuşmasıyla da ortak yanları var.
 
Bu hareketler aracılığıyla kolektif bir güçlenmeye dikkat çekiyorsunuz. Ama aynı zamanda bu kolektiflik hissinin dağıldığı yerleri de gördük...
Kaçınılmaz olarak.
 
Ekim 2011’de New York’taki kaltak yürüyüşünde hareketteki siyah feminist aktivistleri öfkelendiren şöyle bir olay öne çıktı: Beyaz bir kadın üzerinde “Kadınlar Bu Dünyanın Zencileridir” yazan bir poster taşıyordu. Bu tür büyük hareketler içinde pek çok kişinin nefret söylemi olarak niteleyeceği anlara nasıl bakıyorsunuz?
Konuşma yaptığım üç işgal hareketinin de insanların yalnızca ekonomik eşitsizlik ve adaletsizliğe karşı değil, aynı zamanda neo-liberal prensiplerle şekillenmiş bir dünyada eksik olan eşitlik ve karşılıklı saygı gibi değerleri harekete kazandıracak bir dünya görüşü geliştirmek adına çalıştıklarını biliyorum. Herkes soruyor “Hangi ideallere kendimizi adıyoruz?” diye. Ve bu konular hakkında açık bir anlaşmazlık var ve bazı anlaşmazlıklar sürmeye devam edecek. Ama bence bu tür gruplar bu mücadeleden geçmek zorunda ve bunu yaparken her türlü ayrımcılığa karşı durmak zorundalar. Ve bunu yapıyorlar. Hiçbir zaman da birileri çıkıp ayrımcılık yapmak benim kişisel hakkım diyerek bu insanları gölgede bırakamaz. Eğer öyle düşünüyorsanız, siz de Çay Partisi’ne ya da başka bir siyasi harekete aitsiniz demektir. Ve insanlar nefret ya da incinme saçtıkları zaman hareketin dışına itiliyorlar ve itilmeliler de.
 
Aynı zamanda özellikle siyah işçi fakir ailelerin yoğun olduğu North Philadelphia gibi komşularda hareketin insanları eğitme girişimlerini nasıl yorumluyorsunuz?
İşgalin yerinin değişebileceğini biliyorum. New York’ta mesela işgal Harlem’e taşınabilir. Hâlihazırda yerel taban örgütlenmeleriyle birlikte o toplulukta bir işgal etkinliği yapıldı. Bu taşınabilir bir ziyafet; daima aynı yerde kalması gerekmiyor. Ama Oakland’da durum öyle değildi. Çok büyük ve çoğunluğu siyah bir grup eylem yaparak limana yüründü.
Tüm bu yerlerdeki meselelere karşı bir duyarsızlık olduğuna dair bir deneyimin olmadı.
 
Hareketin yüzde 99’u temsil etme iddiası gerçeği varken pek de bir duyarsızlık değil aslında. Nüfusun yüzde 99’u harekete katılmaya davet ediliyor. Her ne kadar büyük eylemler olmuşsa da, olması gereken ya da olabilecek kadar büyük bir katılım olmadı sanki...
Bunu söylemenizde şöyle bir komik yan var: Bu eylemler bu ülkenin 1968’den beri gördüğü en büyük kitlesel eylem serisi. Buna bakıp “Neden daha fazla insan yok?” demek “Pekala, tamam; ama’68’den beri gördüklerimizden daha fazla insan var. Son zamanlardaki savaş karşıtı hareketliliğinden daha fazla. Obama seçildiğinde onun için sokağa çıkanlardan daha fazla” demek gibi. Bu tarihi gerçek göz önünde bulundurulmuyor sanki.
 
Fakat bu hareket daha öncesinden hiçbir kitlesel protesto görmemiş, özellikle 1960’lardakini görmemiş pek çok genç insanı kapsıyor. Böyle bir tarihi bilinci nasıl geliştirirsiniz?
Şu an için ihtiyaçları var mı bilmiyorum. Belki belli bir noktaya gelindiğinde kendileri isteyecekler. Ama öyle gözüküyor ki kendi çizgilerini buluyorlar. Yani, bu konuyla ilgili pek endişeli değilim. Sizce masaya vurup “Atalarınızı unutuyorsunuz!” mu demem gerekiyor?
 
Çok zengin bir siyasi mücadeleler tarihi olduğunu düşünmüyor musunuz?
Evet, şahane bir tarih.
 
Peki bu değerli, değil mi?
Evet, değerli. Ama ya eskiden bir kısmımızın olduğundan daha etkili olacaklarsa? İzlemek için durmalı ve işleri nasıl yaptıklarını görmeliyiz.
 
Bunun daha çok tarih tartışması haline gelmesi gerektiği anlamına mı geliyor bu? “60’larda yaptıklarınızdan ne hatırlıyorsunuz?” diye soruyormuşuz gibi.
Bence gelip bildiklerini paylaşan insanlar var. Angela [Davis] buradayken dedi ki: “Bakın. Ne tür bir topluluk oluşturuyorsanız oluşturun, bunun ırksal azınlıklar, kadınlar, lezbiyen, gey, queer, bi ve sakatlar için güvenli ve misafirperver olduğundan emin olun.” Tabii ki, her daim bu hareketlerin erkeklerin yönettiği hareketler haline gelip bu toplulukları unutma tehlikesi var.
 
Son olarak, süregiden sosyal ya da siyasi hareketler içerisinde yer alanlar için değerli olacağını düşündüğünüz bir parça tavsiyeniz var mı?
Ne önerebilirim bilmiyorum. Ama bir keresinde Antigone üzerine bir kitap yazmıştım. Antigone ile olan sorun şuydu: Despot Creon’a öyle bir biçimde karşı durdu ki sonu ölüm oldu. Yani muhalefetini ölümle satın aldı. Bu oyun üzerinde bir süre çalıştıktan sonra sorduğum gerçek soru şu oldu: “Creon’a karşı durup yaşamaya devam etmek Antigone için ne anlama gelirdi?” Ve yaşayabilmesinin tek yolu kendisiyle birlikte ciddi bir sosyal hareketin olmasıyla mümkündü. Despotu devirmek için sosyal bir hareketle gitseydi belki de yalnızca 18 gün sürecekti, tıpkı Mısır’da olduğu gibi. Öfke ve yoksulluğu bir sosyal hareketin bağlamında yeniden konumlamak çok önemli.
 
Kaynak:

Etiketler: yaşam
Nefret