07/04/2021 | Yazar: Özde Çakmak

Filmlerdeki translar adeta soyut kavramlar, anomalilermiş gibi yazılıyor ve konuşuluyorlar.

Kıyıdan köşeden: Arşivlerin trans sinema ve seyirciler hakkında bize gösterdikleri Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Özde Çakmak, Caden Mark Gardner’ın Criterion’daki yazısını KaosGL.org için Türkçeleştirdi.

Trans bir kişiyi ya da olay örgüsünü merkeze alan bir film herhangi bir filmden farksız olarak kültüre girer. Aradaki tek fark söz konusu filmin etrafındaki söylemdir. Bu tür filmlerin eleştirilerinin yazılmasında, sinema izleyicilerinin onları görmesinde ve hatta bu filmlerin yapılmalarında ekranın ötesindeki trans deneyiminin gerçeklikleri konusunda yaygın görülen ihmal belirgindir. Trans bedenler uzun süredir sinemada en müstehcen ve sapkın bağlamlarda tasvir ediliyor ve bu durum bu imgeleri özümseyen ana akım toplumdan çok da tepki almıyor. Filmlerdeki translar adeta soyut kavramlar, anomalilermiş gibi yazılıyor ve konuşuluyorlar. Trans bir izleyici kitlesinin bu filmleri görme ve hayatlarını kamera önüne serme konusundaki bu teşebbüslere tepki verme biçimlerine ne kadar az ilgi gösterildiği (yönetmenler, eleştirmenler ya da pazarlamacılar tarafından) yıllardır ortada, cisgender topluluk bu muhabbeti kontrol etmeye devam ediyor. Fakat bu filmler hakkındaki sağlıklı diyalog trans topluluk içerisinde on yıllardır var – yalnızca kamu bunu henüz fark etmedi.

Trans tarihinin yok denecek kadar az bir bölümünün kayıt altında olduğu, trans deneyiminin şimdinin şık bir trendi olduğuna dair yanlış bir varsayım var. Bunun bir bölümü kasıtlı cehaletten kaynaklanıyor; bir başka faktör ise trans hayatlar arşivinin büyük ölçüde asla kitleler tarafından tüketilmesi amaçlanmayan işlerden oluşması. İnternet, trans arşivleri için büyük bir değişikliğe yol açarak ve dijital ve internet öncesi dünyalar arasında köprü kurarak doğru olmayan anlatıları etkisizleştirmede önemli rol oynadı. Çok sayıda trans hikaye koleksiyonu mevcut – dünyadaki en büyük trans arşivi olan Kanada, British Columbia Victoria Üniversitesi’ndeki İnsan Cinselliği Koleksiyonu; Southern California Üniversitesi’nde ONE Arşivleri ve Ann Arbor’daki Michigan Üniversitesi’nde Ulusal Trans Kütüphanesi & Arşivi dahil – herbiri kendine ait mektup, günlük, dergi, fotoğraf, DIY fanzinler, gazete küpürleri ve ses kayıtlarına sahip. Kendi holdingleri ve projeleri olan çok sayıda kar amacı gütmeyen kuruluşlar ve kişiler de bulunuyor.

Son yıllarda bu arşivlerin araştırma amaçları için birleştirilmesi gerekti. Worcester, Massachusetts’teki College of Holy Cross’da başlayan ve yakında Boston’un Northeastern Üniversitesi’ne yeniden yerleşecek olan Digital Transgender Archive (DTA) bu çabanın merkezindeydi. Geçmişte bireysel arşivlerde mevcut olanı ortaya çıkarmak genellikle trans araştırmacılar için meşakkatli bir işti. DTA dünyanın dört bir yanındaki koleksiyonları biraraya getirerek ötekileştirilmiş bir topluluğun dağınık tarihini tek bir arama motorunda topluyor. İster bir araştırmacı, ister bir amatör olarak olsun geçmişteki trans topluluklarının kendi deneyimlerini nasıl yazdıkları ve ifade ettiklerini ve aynı zamanda anaakım toplumun geri dönüp onlara baktığında nasıl tepki verdiklerini araştırmak için inanılmaz bir fırsat yaratıyor.

DTA’da bulunan trans tarihine yönelik en değerli ve içgörülü erişim noktalarının bazıları yirminci yüzyılın ikinci yarısında yayımlanan dergilerde yer alıyor. Özellikle trans yayınların tarihi Stonewall öncesi 1960’lı yıllara dayanıyor. Bir destek grubuna önderlik eden Güney California’dan trans bir kadın kendi çabalarıyla 1960 yılında yayın hayatına başlayan Transvestia dergisini yayımladı. Transvestia bu yayınların en eski ve en popülerlerinden biriydi. Prince ve onun kuşağından diğerleri, 1952’de geçirdiği cinsiyet uyum ameliyatı nedeniyle küresel çapta ilgi gören Christine Jorgensen adlı Amerikalı trans kadından sonra ortaya çıkan trans öncüler dalgasına aittiler.

1960’lı ve 70’li yılların bu Amerikan trans yayınları – sayılarının iki düzine civarında oluğu tahmin edilen, kişisel çabalarla yayımlanan dergiler ve bültenler – çeşitli işlevleri birarada yürüterek bir topluluğa ve orada olan biten ile başka kimlerin orada olduğunu daha iyi anlama arayışında olan hevesli okurların ihtiyaçlarına yanıt veriyordu. İlk başlarda bu yayınlar dışarıdaki dünyanın onları nasıl gördüğünün ve bu bağnaz görüşlerin bu yayınların çoğunluğunun yalnızca yetişkin kitabevlerinde erişilebilir olacağı anlamına geldiğinin farkındaydı. Yine de, fetişist, şehvetli bir merakla onları satın alan bir cis erkek okur kitlesi olmasına rağmen, yayınların büyük kısmı müstehcen olarak reddedilmedi ya da bu şekilde yaftalanmadı.

Trans ameliyatları Birleşik Devletler’de gerçekleşmeye başlarken sayfaları arasında tıbbi haberler de yer aldı; örneğin, Dr. Harry Benjamin’in 1966 yılında yayımlanan The Transsexual Phenomenon’ı okurlara “cinsiyet değişiklikleri”nin ülke içerisinde yapıldığını ve yalnızca Jorgensen gibi yurtdışına çıkmaya istekli ve muktedir Amerikalılar için erişilebilir olmadığına dair resmi bilimsel onay verdi. Topluluğu ilgilendiren, okurların mektup arkadaşlarıyla iletişim kurabildikleri, “Sevgili Abby” benzeri nasihat köşeleri ve anonim trans kadınlardan Bambi ve Coccinelle gibi uluslararası çapta bilinen Fransız şovmenlere kadar herkesi gösteren fotoğraf çekimleri gibi başka meseleler hakkında bültenler de vardı.

Sinema hakkında konuşacak mekanlar da mevcuttu. Topluluk içerisinde transların ya da cross-dresserların olduğu filmlerin haberini almış ve bu filmlere dergilerde sürekli yer vermişti. Ne kadar kısa olursa olsun, trans bir karakterin yalnızca varlığı bile bir eleştiri ya da editor notu gerektirebiliyordu. Toshio Matsumoto’nun 1696 tarihli Funeral Parade of Roses (DRAG: A Magazine About the Transvestite adlı yayın içerisinde) ve Rainer Werner Fassbinder’in 1978 tarihli In a Year with 13 Moons (Les Girls’de) adlı filmlerinin ABD’de gösterime girmesi hakkında yorumlar vardı ve birkaç yayın kısa maddelerle rehberler sunarak listeler derledi ve ilgili filmleri saydı. Trans imgelerin kıtlığı bazı yayıncılara bilinen trans performans sanatçılarının Süper 8 makaralarını satın almak için ilham verdi.

Yayınların çoğu Virginia Prince’in bir ara Transvestia’yı yayımladığı için tutuklanmasını göz önüne alarak kendilerini koruma amacıyla gizli gizli çalışıyorlardı – bültenlerden biri saygısızca Ssshhh! adını almıştı. Trans kimlikleriyle açılmanın yasal ve profesyonel riskleri çok sayıda yazarın yazar olarak ismini vermekten imtina etmesine ya da mahlas kullanmasına yol açıyordu. Kendilerini queer toplulukla hiç özleştirmeyen ve dönemin hareketiyle ilgili toplumsal ve politik tartışmalarla aralarına mesafe koyan translar da vardı. Bu tutum bir yanıyla onyıllardır bu toplulukları bölen dışlayıcı ve ağırlıklı olarak beyaz yayınlar ve gruplarla sonuçlandı. Ne yazık ki, Prince de bu uygulamadan suçlu yayıncılardan biriydi. Onun trans ve cross-dressing topluluklarının bazı kesimlerine yönelik düşmanlığı, ötekileştirdiklerinin kendilerine ait yayınlar ve destek grupları kurmalarına yol açtı.

Yine de, trans topluluğun bu farklı, bazen de birbirinden uzaklaşmış köşelerinde trans film imgelerine yönelik ilgi azalmadı. Transların bu dergilerdeki görülme sıklıkları, editörler ve okurlar tarafından paylaşılan bir özlemden kaynaklanıyordu. Trans okurlar editöre yazdıkları mektuplarda bazı filmleri seyretmenin kimliklerini tanımalarına yardım ettiğini düzenli olarak belirtiyorlardı – jenerikte adı yalnızca “Travesti” olarak geçen bir karakterin acımasızca öldürüldüğü Richard Rush’ın arkadaş-polis filmi Freebie and The Bean’de olduğu gibi, bu filmlerdeki trans karakterler genellikle filmin sonuna doğru ya kötü ya da ölü çıkıyorlardı.  Bu sahneye duyulan öfke anaakım medyada biraz yer bulmasına rağmen, merkeze alınan tepki gey topluluğuna aitti. Öte yandan, trans dergileri çok daha nüanslı bakış açıları – izleyicilerin o karakterle ve Marilyn Monroe taklitçisi aktör Christopher Morley ile tartışmalı bir şekilde özdeşleştiğini dile getirdikleri şaşırtıcı anekdotlar dahil – paylaştılar. Bazı trans seyircilere göre, bu yayınlara bakıldığında filmin yönetmeninin başlangıçtaki amacına ulaştığı açıktı.

Fakat bu tür bir itiraz elbette ekrandaki transfobiye yönelik ilk tepki değildi. Bu dergiler seri-üretim trans imgelerinin onlar üzerindeki etkisine eleştirel bir bakış da getirdiler. Yetmişli yıllar seksenli yıllara doğru evrilirken, Hollywood’un trans hikayeleri anlatma konusundaki kaygıları ve hemen ardından gelen şüpheciliği artmıştı – topluluğun yalnızca geniş dağıtıma sahip uzun metrajlı filmler tarafından değil, pek çok defa ateşe atıldığı düşünüldüğünde bu oldukça anlaşılır. Bir keresinde, Vera adlı bir proje için prodüksiyon ekibi Los Angeles ve New York City’de oyuncu denemeleri yaparak başrolde trans bir kadınla romantik bir film çekeceklerini vaat etmişti. Filme çekilen bu oyuncu seçmelerinin ve rol dağılımlarının (bu eski çocuk oyuncu Danny Bonaduce’un erkek romantik başrolü için okuma yapmasını da kapsıyordu) düzmece olduğu ortaya çıktı ve bu proje DRAG, Female Mimics International ve Les Girls gereken özeni göstererek araştırdığında gün yüzüne çıktı. Çok sayıda sorunun yaşandığı bir dönemde, Les Girls elde ettiği görüntüleri neyse ki asla gerçekleşmeyen izinsiz bir belgeselde kullanmayı planlayan prodüksiyon şirketini ifşa etti. Yazı işleri müdürü M. B. West 1981 yılında çıkan bir sayıdaki editor yazısında Vera’nın arkasındaki kişilere seslendi: “Eğer, gerçekten de, onları [trans kadınlar] sömürdüyseniz, öne çıkın ve trans topluluğunun bir bütün olarak gösterdiği cesaretin yarısını gösterin de görelim!”

Trans topluluğu seksenlerde ve doksanlarda çok daha fazla örgütlü ve daha az parçalı hale geldi. 1987’de, yaygın hoşgörüsüzlük ve cehalete açıkça karşı çıkmak amacıyla daha önce eşi benzeri görülmemiş ölçekte kar amacı gütmeyen bir trans kuruluş olan The International Foundation for Gender Education (IFGE) kuruldu ve diğer şeylerin yanında Transgender Tapestry adlı derginin kontrolünü ele geçirdi. “Transgender” ve “toplumsal cinsiyet topluluğu” daha yaygın biçimde kullanılan terimler haline geldikçe dil değişmeye başladı. Trans erkekler daha çok ön plana çıktılar ve daha önce yalnızca trans feminen yazarlara ve öznelere ayrılan yayınlara doğrudan katıldılar (multimilyoner trans erkek Reid Erickson’ın altmışlı yıllara dayanan ve trans sağlığına odaklanan Erickson Eğitim Bülteni trans erkekleri hedef alan yok denecek kadar az sayıdaki yayınlardan biriydi.) Bu dönemde Transgender Tapestry’nin yanı sıra, çok sayıda yayın - Chrysalis Quarterly, TransSisters, Cross-Talk ve Rupert Raj’ın Metamorphosis bülteni dahil – ortaya çıktı. Bu yayınlar artan toplumsal farkındalıkla birlikte önyargıya ve yanlış algılara yol açan kültürel tarihi deşmeye ve incelemeye başladı.

Bu projenin bir kısmı trans film tarihine dair farkındalık yaratıyordu. Merhum trans aktivist Lou Sullivan’ın 1985 tarihli elkitabı Information for the Female-to-Male Crossdresser and Transsexual beyaz perdedeki trans maskülen temsili için geniş kategorilerle çeşitli dönemlerden bir film listesine yer verdi: erkek kılığına giren kadınlar (Barbara Streisand’ın Yentlı); gender-queer, androjen kadın başrolü (Sylvia Scarlett) ve erkek rolünde bir kadın (A Man Like Eva’da Rainer Werner Fassbinder’ın kolay anlaşılır bir versiyonu olarak Eva Mattes). Trans sinemanın ulaşılabilirliği 1990’lı yıllarda Ladylike dergisinde bir köşesi olan Laurie Ann adlı yazarın eleştirilerinde doğrudan ele aldığı büyük bir meseleydi. Kendisine en yakın video dükkanında yıllarca film araştırması yapan Ann, Bob Clark’ın She-Man: A Story of Fixation (1967), Doris Wishman’ın Let Me Die a Woman adlı belgeseli (1977) ve Kon Ichikawa’nın An Actor’s Revenge (1963) adlı filmi gibi filmler hakkında yazdı. Ann’in bu eski filmler hakkındaki yazıları çöpleri karıştıran bir kişinin yaptıklarına benziyordu; bu yazılar hatalarına ya da istismar filmlerinden eğitsel fimlere ve sanat filmlerine dek uzanan farklı janrlarına rağmen konularını asla hemen ele vermiyorlar. Bunun yerine, filmleri kültürel bir moment ve trans sinemasının kapsamlı geleneği içine yerleştiriyorlar. Allen gibi eleştirmenler kendi geçmişindeki açığı kapatarak eksik parçalarla dolu bir bulmacayı biraraya getiren bir trans izleyiciye doğrudan hitap ediyordu.

1990’lı yıllar The Adventures of Priscilla, Queen of the Desert; The Crying Game ve M. Butterfly gibi büyük hitlerin yanı sıra Paris is Burning gibi başarılı kurgudışı filmlerde ortaya çıkan trans karakterleriyle trans sinemanın anaakımlaşmasında bir bükülme noktasıydı. Şimdi şaşırtıcı gelse de, To Wong Foo, Thanks for Everything! Julie Newmar gibi bir filmtrans karakter temsili olmayan drag queenlere sahip bir yol filmi – çok sayıda trans dergide hatırısayılır ölçüde yer buldu ve hatta Transgender Tapestry’nin kapağında Patrick Swayze’in fotoğrafıyla tanıtımı yapıldı. Bu hit filmlerin yanı sıra, trans dergilerin “ezber bozan” şeklinde tanımladıkları ve özellikle ileri görüşlü olduğu resmen kabul edilen - ilk akla gelen filmlerden biri olan Richard Spense’in uzun süredir unutulan İngiliz filmi Different for Girls toplulukta o denli popüler olmuştu ki Tapestry onu öven transların bir düzine eleştirisini toplamıştı – daha küçük filmler de vardı.

Temsil o denli arttı ki Cross-Talk adlı yayın Diane Chaplin tarafından yazılan düzenli bir film eleştirisi köşesine başladı. Trans öznelere sahip filmler film festivallerinde gösterime girerken ve ödülleri toplarken, bu artış trans sinemanın daha geniş çapta görülme olasılıkları hakkında heyecan yarattı. Hala zararlı tasvirlerden kaynaklanan ağır eleştiriler de vardı. Trans yayınlarda göze çarpacak şekilde yer verilen bu kaygılar bazı durumlarda trans çevrelerin dışındaki yazarlar ve akademisyenlerin feminen kimliğindeyken kadınları öldüren kötü karakter olarak cross-dressing bir erkeği belirleyen “Sapık kinayesi”ne atıf yapmaya başlarken anaakıma girdi.

Uzun süreli bir şeye dönen bu kültürel değişiklik hakkında toplulukta bazı şüpheler yaşandı. 1995’te, Girl Talk adlı bültende Melanie Yarborough doksanlı yıllardan en iyi şekilde faydalanırken bunun aynı zamanda potansiyel olarak zayıf olduğunu kabul etme dürtüsünü belirtti:

“Kimsenin tekerine çomak sokmak istemem. Ama geleceği düşünün. Bu ülkedeki muhafazakar akım daha çok vurgulanırsa, dolabın yarı açık kapısı cinsel azınlıkların yüzüne kapanacak. 1990’lar yıllar sonra yeniden gizli gizli buluşmak zorunda kaldığımızda özlemle geriye dönüp baktığımız kısa süreli bir açıklık anından mı ibaret olacak? Kaynakları ve faaliyetleri geliştirmek ve ilerletmek için bu yaratıcılık patlamasından faydalanabiliriz. Wong Foo sona erdiğinde, hepimiz dolaba geri dönmek zorunda değiliz. Ama Hollywood bizden bıktığında ne yapacağız?”

Yarborough’un yorumunda haklılık payı vardı. Trans hikayelerinin yıllarca haberleştirildiği ve Hollywood filmlerine malzeme olduğu fakat hala ihtiyatla yaşayan çoğu transı kenarda köşede bırakarak hiçbir politik momentum’a yol açmadığı döngüsel bir akım vardı. Bir film gerçekten de bu topluluk için değişim yaratabilir miydi? O dönemde, hem kötü niyetli hem de günlük transfobiyle dolu filmler “iyi,” ileri-görüşlü bir filmden her zaman sayıca daha fazlaydı. Ve hala dile getirilmeyen bir sorun vardı: bu hikayeler topluluğun elinde değildi ve açık bir transın geniş dağıtıma çıkan bir film üzerinde çalışmak için yeterince yetkiye sahip olması düşünülemezdi. Trans deneyimin uzun zamandır kişinin bedeni ve hayatı üzerinde özerklik kazanma mücadelesine bağlanması trans hikayeler fenomeninin dışarıdan kişiler tarafından kontrol edilmesini sorunlu ve sürdürülemez hale getirdi.

Çevrimiçi mekanlar trans toplulukları toplumsal cinsiyet kimliklerini sorgulayanlar ve topluluk dışındaki kişiler için daha erişilebilir ve ulaşılabilir kılmakta büyük bir katkı sağladı. Bu daha fazla kişinin ekonomi, yaş ve coğrafya sınırlarının ötesindeki trans kimliklerinin farkına varmasına yol açtı. Fakat bu dijital çağda fiziksel trans yayınlar ve haber bültenleri şaşırtıcı biçimde modası geçen medya biçimleri haline geldi. Trans kimlikler de kavramsallaştırmalarında ve deneyimlerinde daha kapsamlı oldular, kamuoyunun dikkati ve ilgisi daha kapsamlı topluluk görünürlüğüyle birlikte arttı. Fakat asıl DTA gibi demokratik dijital alanlar yüzünden daha genç trans kuşaklar artık daha uzun bir tarihin izini sürebiliyor, trans deneyimlerin ve bakış açılarının devamlılığını ve kökenini görebiliyorlar.

Trans imgelerin gözden çıkarılma, unutulma, silinme ve bazı durumlarda aktif olarak bastırılma biçimleri düşünüldüğünde, dile getirilmeyen hasarın telafi edilmesi, özellikle cis anaakımın trans deneyimler hakkında bu denli kayıtsız olması yüzünden, yıllar alacak. Bu geçmişin trans seslerini – çoğu hala hayatta – keşfetmeyi ve merkeze almayı daha da gerekli kılıyor. Bu insanlar, bu insanların sanatları ve eserleri her zaman buralardaydı ve DTA sayesinde tarihleri dünyanın geri kalanının nihayet keşfetmesi için tek bir yerde toplandı.


Etiketler: kültür sanat, yaşam, dünyadan