10/08/2009 | Yazar: Kaos GL

"Aslolan, bir gazetenin homofobiye yayın politikasının bir parçası olarak karşı olmasıdır. Aynen ırkçılığa, kadın düşmanlığına karşı olmaları gerektiği gibi.

Kürşad Kahramanoğlu: Benim güzel ve ikiyüzlü ülkem! Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

"Aslolan, bir gazetenin homofobiye yayın politikasının bir parçası olarak karşı olmasıdır. Aynen ırkçılığa, kadın düşmanlığına karşı olmaları gerektiği gibi. Yani ‘bu yazı bu gazetede basılamaz’ diyen editoryal bir politika olmalı."

Kürşad Kahramanoğlu ile  BirGün Gazetesinden Tacım Açık görüştü.

Felsefe eğitimi için 1977'de İngiltere'ye giden Kürşad Kahramanoğlu akademik çalışmalarının yanısıra uzun yıllar profesyonel sendikacılık yaptı. 1999 senesinde Uluslararası Lezbiyen ve Gey Birliği'nun (ILGA) genel sekreteri seçilen ve görev başında 7 yıl kalarak birliğin en uzun süreli başkanı unvanını alan Kahramanoğlu İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde eğitmenliği dışında  halen BirGün gazetesinde yazmakta. Gazetede 3’ncü yılını dolduran  gazeteci, mesleğe medyadaki cinsiyetçi bakış nedeniyle, zoraki olarak başladığını söylüyor. Köşesinde hükümetten medyada ‘cinsel kimliği herkesin bildiği bir sır’ olarak saklı olanlara, örgütlenme bilincinden homofobiye hayli iddialı yazılar kaleme alıyor.

Dünyanın en büyük sendikalarından birinde profesyonel sendikacılık yaptınız, dünyanın yegâne LGBT sivil toplum kuruluşunun 7 sene başında bulundunuz, hâlihazırda İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde ders veriyorsunuz. BirGün’ü tercih etme nedeniniz nedir?

Gazetenin parası yok. Emeğimin karşılığını veremiyor ama doğru bildiğimi yazabileceğim yegâne gazete. Bu kadar çarpıklığın bir arada yaşandığı bir ülkede doğru bildiğimi yazamayacaksam niye gazetecilik yapayım? ‘Taraf’ı ele alalım; bu gazetede yazan arkadaşların bilgi ve tecrübe birikimi ne yapılması gerektiğini bilmiyor mu? Türkiye’nin vakit geçirmeden devlet tahakkümünü minimuma indiren bireyi öne çıkaran bir anayasaya ihtiyacı olduğunu sadece Taraf’lı arkadaşlar değil Aydın Doğan’da çalışanlar da tabii ki biliyorlar. AKP böyle bir anayasayı çıkarmak için hem dünyadaki hem de ülkedeki konjonktürü bu kadar uygun yakalamışken, mecliste bu kadar uzun süre böyle istikrarlı bir çoğunlukları varken Türkiye’yi hakikaten bir sıçrayışta çağ atlatabilecek bu anayasayı 7 yıldır neden çıkarmıyor? Çünkü AKP’nin niyeti üzüm yemek değil. Biat kültüründen demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü çıkmaz diye yazdığımda işte ben bunu söylemek istiyorum. Bu ikiyüzlülüğü de BirGün okurundan daha iyi anlayan bir okuyucu kitlesi yok. Taraf’ta veya Aydın Doğan’ın bir gazetesinde AKP yalakacılığı yapıp, patron ve editör kısıtlaması ile köşe yazmaya uğraşacağıma gazetecilikten para kazanmam olur biter.

Solda sorunlar yok mu? Orada ikiyüzlülükle karşılaşmıyor musunuz?
  
Olmaz mı? İkiyüzlülük demeyelim de Türkiye solunda da tutuculuk, geçmişinden getirdiği bazı kamburlar tabii ki var. Ben gazetedeki köşemde en ağır yazılarımdan birini Ertuğrul Kürkçü için yazdım. Gazetenin en kıdemli köşe yazarlarından Doğan Tılıç arkadaşımızı açıkça tiye alan köşe yazısı yazdım. Tek kelimesi değişmeden aynen basıldı. Ama prensip olarak solu veya eşcinselleri ya da zaten sesleri kısık, itilip kakılmış grup ve bireyleri hedef almamaya çalışıyorum. Örneğin Türkiye’nin en azılı homofoblarından biri şu anda Ergenekon’dan içerde, ben onun hakkında da Türkiye’de kimsenin cesaret edemeyeceği şeyleri yazdım ama şimdi artık hedefimde değil. Onlar zaten ana akım medyada yeterince saldırı ve haksızlığa uğruyorlar. Çok mecbur kalmadıkça bu grup ve bireyleri tenkit eden yazılar yazmamaya çalışıyorum.

Birleşik Krallık’ta sendikada, sol hareket içinde yoğun bir çalışma pratiğiniz var. Neden daha çok, politik ve sendikaları ilgilendiren konularda yazmıyorsunuz? 
 
Aslında yazmak istiyorum ama Türkiye’nin en kronik sorununun ikiyüzlülük olduğunu; özellikle de ‘entelektüellerin ikiyüzlülüğü’ olduğunu düşünüyorum. Bunların basınımızdaki tezahürlerini görünce tansiyonum çıkıyor. Dayanamıyorum; alıyorum kalemi elime... Mesela geçen hafta gazetede yeni bir sayfa açarak ‘Pembe Kızıl’ adlı yeni bir köşe yazmaya başladım. İlk yazım da Elif Şafak hakkındaydı. Geçenlerde kendisini ilk defa dinlemek fırsatım oldu. Kulaklarıma inanamadım. Şimdi beni bu kadar üzen bir tecrübe dururken, Alper Taş’ı nasıl yazayım?

Alper Taş’ı mı yazmak istiyordunuz?  

Alper arkadaşımızı tanımıyorum. Ama gözümüzün önünde bir değişim oldu. Türkiye’nin umudu olması gereken en tutarlı sol partinin başına yeni başkan olarak geldi. Şimdi bu yeni, sol bir partinin başkanının eline bir fırsat geçti. Yeni olduğu için kendisine olan ilgi büyük. Gazeteler hakkında bir şeyler yazmak, ÖDP’nin yeni başkanının ne düşündüğünü öğrenmek istiyor. Peki basında ne öne çıktı? Alper’in imam hatipli olması. Kamuoyunda insanların aklında Alper Taş’tan hangi mesaj kaldı? Müslümanlara solu, solculara Müslümanlığı öğreteceği!

Basının manipülasyon konusundaki ‘hassasiyeti’ malûm. Zira Alper Taş birçok başka şey de söyledi.     

Tabii dünyanın her yerinde bu böyle. Çoğu zaman basın istediğini basar ama medya idaresi diye de bir şey var. Alper arkadaşımız genç ve tecrübesiz de ÖDP’de kendisine danışmanlık yapacak tek bir insan da mı yok? Yeni ÖDP Başkanı kendisine olan ve bir daha tekrar etmesi zor bu ilgiyi kullanarak yeni başkanlığının ilk döneminden topluma iki mesaj vererek çıkması gerekirdi: İlki, Türkiye’nin en büyük sorunu ekonomik krizin faturasının fakir, fukara ve emekçiye çıkarılıyor olması, ikincisiyse  AKP iktidarına sorulması gereken en önemli hesabın işsizlik sorunu, özellikle de genç işsizliği sorunu olduğu. Bunları bir yerlerde dile getirdiyse bile mesaj bu değil. AKP ‘solun başına bile bir imam hatipli getirdik’ diye kafa buluyor. 

Sol bir gazetede, toplumsal cinsiyetçilik konusundaki  yazılarınızda asli meseleniz tam olarak nedir?

Faşizmin tarihsel olarak kendisine hedef aldığı gurupların başında hep cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri farklı olan guruplar gelmiştir. Örnekler çok ama en iyi bilinen örnek Nazi Almanyası’nda toplama kamplarında telef edilen gurupların başında sarı yıldızlı Yahudilerle birlikte pembe üçgenli eşcinseller gelmekteydi. Bu nedenle faşizmi en iyi anlayan, onunla en şanlı mücadeleyi veren sol her zaman ve her yerde cinsel yönelimleri ve cinsel kimlikleri nedeni ile mücadele eden gurupların bir numaralı müttefiki oldu. Olmaya da devam ediyor. Tabii solun yozlaştığı ve solun en önemli olmazsa olmazı olan ‘ezilenin yanında durmak’ prensibinin unutulduğu kendine sol diyen hareket ve bireyler olmadı değil. Bizde de 70-80’lerde eşcinselliği ‘burjuva dejenerasyonluğu’, ‘hastalık’ kabul edenler oldu. Hatta bu ‘eski tüfeklerden’ hayatta kalan dinozorlar veya onların günümüzdeki bazı müritleri hâlâ var! Ama bugün dünyanın hiçbir yerinde eşcinsel mücadelenin bir insan hakları mücadelesi olduğunu anlayamamış bir insanın solculuğunu ciddiye almak mümkün değil. Onun için BirGün’de bu konuları yazmak bana çok doğal geldi. Solu bırak ABD Başkanı Obama bile son yaptığı konuşmada ülkesindeki en çok ayrımcılığa uğrayan dört gurubun şunlar olduğunu söylüyor: Siyahlar, Latin Amerikan kökenliler, Müslümanlar ve geyler.

Diğer gazetelerde homofobiyi anlayan, hatta bizzat gey yazarlar yok mu? 

Gey yazarlar tabii var ama çoğu üçüncü tekil şahıstan yazıyor. Birçoğunun cinsel kimliği herkesin bildiği bir sır olarak saklı. Aslolan, bir gazetenin homofobiye yayın politikasının bir parçası olarak karşı olmasıdır. Aynen ırkçılığa, kadın düşmanlığına karşı olmaları gerektiği gibi. Yani ‘bu yazı bu gazetede basılamaz’ diyen editoryal bir politika olmalı. Hâlbuki dinci ve sağcı gazeteler açık açık nefret söylemi ürettikleri gibi, güya diğer kaliteli, liberal, hür (adlarını ne koyarsanız koyun) gazeteler homofobik yayın yapmayı dengeli bir yayımın gereksimi gibi düşünüyor. Nefret suçları kanunları çıkarılmalı. Homofobik bir yayın yapan gazete/gazeteciyi mahkemeye vermek mümkün olmalı.

Bu konuda medyayı ikiye ayırmak lazım: Milli felaketler ve umutsuz vakalar. Milli felaket gurubundaki dinci ve sağcı gazeteler tutucu bir refleksle cinsellik karşıtı olmaları gerektiklerini düşünüp homofobik olmaya çalışıyorlar. Nefret söylemleri üretiyorlar. ‘Çalışıyorlar’ diyorum çünkü İslam’da öyle fazla homofobik olmak için materyal yok. Bu yüzden en azılı homofobik dinci yazarlar bile ABD’deki hasta köktendinci Hıristiyan gurupların söylemlerini İngilizceden tercüme edip Türkçe okuyucuya sunuyorlar. Aileleri sömürmek isteyen Türkiye’deki bazı psikiyatr ve psikologların da yaptığı gibi. Burada hiç orijinal bir şey yok. İngilizce okuyabilen, herkesin internetten girip görebileceği gibi. Sık sık verdikleri ‘Lut Kavmi’ örneği bile İncil referanslı.  

Umutsuz vakalara gelince; onlar biraz daha mürekkep yalamış, biraz daha Batı’dan haberdar, ‘insan hakları’ denilen şeyi biraz daha içlerine sindirmiş, ama maço, çoğu Beyaz Türk. Ataerkil kimliklerinin ortaları istiyor; kenarları bırakmıyor. Bu, önemli insan hakkının hakkını vermeleri gerektiğini biliyor  ama yazamıyorlar. Gazetelerinde, programlarında bu hak ihlâlinin dillenmesi için gereken ortamı yaratmıyorlar. Şöyle bir bak: Türkiye’deki hangi liberal, sosyal demokrat, solcu, insan hakları savunucusu, ciddi yazar, programcı eşcinsel mücadeleyi tutarlı anlatan, destekleyen kaç yazı yazmış, kaç program yapılmış?
 
Eşcinsel yayın organı Kaos GL’nin anaakım medya ve eşcinseller üzerindeki etkisi nedir? Bir konuşmanızda 15 Kaos GL’ye daha ihtiyaç var demiştiniz?  

 70 milyonun üzerinde bir ülkede kaba bir hesapla 7 milyonun üzerinde eşcinsel var demektir. Bu da eşcinselleri sayısal olarak Türkiye’deki en büyük cemaatlerden biri haline getiriyor. Belki de düzen tarafından canla başla yok sayılmalarının ana nedenlerinden biri de budur. Herhangi bir toplumda, hele hele demokrasilerde bu boyuttaki bir azınlığı yok sayamazsınız. Bastırabilirisiniz, sindirebilirsiniz, tehdit edebilirsiniz ama uzun vadede yok sayamazsınız. Tabii ki böyle bir cemaatin iki buçuk tane örgütü olması yetersizdir. Var olan örgütlerimiz daha profesyonel çalışmalı. Mesela Kaos GL medyaya kendini daha iyi lanse etmeli. 2010 gurur yürüyüşü ve haftasının çalışmaları şimdiden başlamalı ve 20.000 kişiyi yürütmeyi hedeflemeli.

Anayasanın 10. maddesinde, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığına karşı düzenlenme için hükümetin ‘bekleyişini’ nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Korkakça ve ikiyüzlüce buluyorum. AKP hükümetinin demokrasi ve insan hakları konusundaki en enteresan litmus testinin bu olacağını zannediyorum. Anayasa değişikliği hakikaten önümüze gelirse ve 10. maddedeki istenilen cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği talepleri taslakta yer almazsa veya Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg’in daha yeni söylediği gibi Türkiye Parlamentosu ‘nefret söylem ve suçlarını’ kapsayacak kanuni tedbirleri almazsa Türkiye sadece medeni dünyanın gözünde rezil olmaya devam etmekle kalmayacak, aynı zamanda Türkiye’deki LGBTT bireylerinin çektikleri eziyetler devam edecek demektir.

Brezilya’da  Cumhurbaşkanı Lula ile görüşmenizde, işçi kökenli Katolik liderin LGBTT hakları için çalışılması gerektiğini söylemesi ve önyargıları ‘sapıkça’ değerlendirmesi size neler hissettirdi? Günün birinde Türkiye Cumhurbaşkanın da benzeri açıklamalar yapması ne kadar olası?  

İşte budur dedim! İşçi sınıfının bağrından çıkmış hakiki bir lider kendi bireysel, dini, sosyal handikapları ne olursa olsun ezilenlerin sesini duyuyor, empati kurabiliyor diye düşündüm. Bence Gül’ün bütün Türkiye’nin Cumhurbaşkanı olamamasının nedenini de burada aramak lazım. Türkiye’de milyonlarca insan Abdullah Gül’ü bir projenin, bir misyonun Çankaya’daki adamı olarak görüyor. Gül Cumhurbaşkanı seçilince, eşinin, yani Hayrunnisa Hanım’ın eşcinselleri Çankaya’ya davet etmesini istemiştik, çünkü dünyada birçok ülkede devlet başkanı eşleri bu gibi misyonları üslenir. Ses bile çıkmadı. Hayrunnisa Hanım ‘türbanlı cumhurbaşkanı eşi’ rolünü oynamaya devam etmeyi yeğledi. Bir  gün eşcinselleri Çankaya’da göreceksiniz ama bunun Cumhurbaşkanı döneminde olacağını zannetmem.

Türkiye’deki insan hakları için ‘zoraki gazeteci’ olduğunuzu söylüyorsunuz? Gazeteciler sizce yeterince cesur değil mi, sözkonusu riyakârlığı  nasıl yorumluyorsunuz?  

Ne yapayım? Baştan aşağı çelişkilerle dolu bu güzel ama ikiyüzlü ülkemde ‘kadınların kapanma hakları’ üzerine meydan savaşı veren yüzlerce yazar varken, orduyu kışlasına döndürmek için başlı başına bir gazete kurulmuşken, tarikatları sevimli gösterebilmek için basının büyük bir kısmı bütün enerjisini harcarken, ‘insan hakları’ dünyada demokrasinin olmazsa olamazı olmuşken, AB’ye girmenin anahtarı durumundayken basınımızda Türkiye’de bu konunun sürekli ve devamlı bir tane takipçisi basın mensubu yok.
Toplumumuz ve ailelerimiz iş ‘insan’ olmaya, mensubunu koruyup kollamaya gelince dünyanın en iddialı toplumuyum diye övünürken, konu eşcinseller olunca birden sessizleşiveriyor. Toplumumuz devamlı gey, lezbiyen, travesti ve transseksüel kurbanlar verirken; nasıl olmayayım? 

Mesele gazeteci arkadaşlarımın bireysel cesareti de değil. Kimseden kurban olmasını isteyemeyiz. Sorumluluk o gazetelerinde gey, lezbiyen yazarlar olduğunu bile bile onları rahat çalıştırabilecek ortamı yaratmayan gazete idareci ve patronlarında. Travesti ve transseksüellere iş vermeyenlerde.

Benim bütün LGBTT üyelerinden olduğu gibi, basın mensubu LGBTT üyelerinden de beklentim, en aşağısından kendi kendilerine dürüst olmaları. Aksi takdirde bu eşcinselliği aynen egemen güçlerin de istediği gibi sadece sekse indirgiyor. Oysa eşcinsel olmak bir hayat tarzıdır, alternatif bir var olma şeklidir.  Verilen mücadele de bu ‘alternatif var olma’ şeklinin kabul edilip ona saygı duyulması mücadelesidir.
Eşcinselliğin bugünün Türkiye’sinde içinde bulunduğu durumda katledilen LGBTT bireylerinden, 47 yıllık arkadaşların tarafından aile ve toplum baskısı nedeni ile dışlanmaya kadar bir sürü çirkin fotoğraf karesi var.(AE)


Etiketler: medya
Nefret