18/08/2020 | Yazar: Ali Erol

Temmuz ayının LGBTİ+’lar için gökkuşağı “köşe”leri Posta, HaberTürk, Cumhuriyet, Evrensel, T24 ve BirGün yazarlarından…

“LGBTİ’lerin şiddet görmesini normal mi karşılayacaksınız yani?” Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Gökkuşağının hakkını veren, LGBTİ+’lara (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks) selamı esirgemeyen, en azından homofobik nefret söyleminden medet ummayan pozitif “köşe”leri okumaya devam ediyoruz.

Kamuoyunda İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen ve imzacı devletlere “kadına karşı şiddeti önleme, şiddetten koruma, şiddet eylemlerini kovuşturma ve mağdur destek mekanizmaları oluşturma” yükümlülüğü getiren “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”ne yönelik Temmuz ayı boyunca süren karalama kampanyası kapsamında üretilen cinsiyetçi ve homofobik nefret söylemlerine karşı kadınlar ve LGBTİ+’leri gözeten gazete köşe yazarları da oldu.

2012 yılında ilk olarak Türkiye tarafından imzalanan ve 1 Ağustos 2014’ten beri yürürlükte olan Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ne yönelik cinsiyetçi ve homofobik dezenformasyona ortak olmayan, Temmuz ayında gökkuşağına selamı esirgemeyen “köşe”leri Posta, HaberTürk, Cumhuriyet, Evrensel, T24 ve BirGün yazarlarından seçtik.

Posta, Oral Çalışlar: “Bir ülke, demokrasiden ne ölçüde uzaksa, LGBT konusunda da o kadar baskıcıdır”

Posta gazetesinden Oral Çalışlar’ın Temmuz ayından okuduğumuz ilk köşe yazısı “Erkekler bu sözleşmeyi hiç sevmedi” başlığını taşıyor.

Çalışlar, “AK Parti erkeklerinin, başından beri itiraz ettikleri bu sözleşmenin iptal edilebileceği yönünde yapılan açıklamalar endişe yaratıyor” diyor: “2011 yılında imzaya açılan ve ilk imzacının Türkiye olduğu bir sözleşmeden söz ediyoruz. İmzalatmak için Türkiye’nin diğer ülkelere propaganda heyetleri yolladığı bir sözleşme. 2014’te yürürlüğe giren sözleşmeyi 46 ülke imzalamış durumda.”

Posta köşe yazarı Çalışlar, “Erkekler, kadınlara diledikleri gibi şiddet uygulayabilmek, şiddet uygulayarak kadınları köleleştirmek, namusu korumak kisvesi altında kadınları öldürebilmek mi istiyor?” sorusunu yöneltiyor ve “Böyle söylemeyip yan yollara sapıyorlar.” diye ekliyor: “Kadına, erkeğe yönelik şiddetin yanı sıra LGBT bireylerine yönelik şiddetin de cezalandırılacağının belirtilmesi, itirazcılara göre cinsel sapıklığı teşvik ediyor. Sözleşmedeki kültür, örf ve adet, gelenek, din veya sözde namusun herhangi bir şiddet eylemine gerekçe oluşturamayacağı maddesi, erkek siyasetçileri derinden rahatsız ediyor. Örfün, adetin, inancın çiğnenmesine neden olduğu iddia ediliyor.”

“Renklerden ‘tehlike’ üretmek” başlıklı yazısında, AKP Genel Başkan Yardımcısı ve İzmir Milletvekili Hamza Dağ’ın, CHP İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ait bir binanın sütunlarının renklerinde “sapkınlık” saptamasını eleştiriyor: “Öncelikle renk renktir, rengin suçlanması anlamsızdır, renksiz bir hayatı kendimiz için de istemeyiz. İkinci olarak, LGBT bireylerini cinsel yönelimleri nedeniyle suçlamak, cezalandırmaya kalkışmak, en temel insan haklarının ihlalidir.”

“Hamza Dağ, protesto eylemi içinde şu “değerlendirme”yi yapıyor: “AK Parti, kimliği ne olursa olsun, bu ülkede, herkesin eşit vatandaş olarak yaşamasının önünü açtı. Ancak toplumsal ifsada sebebiyet verecek sapkınlıklar karşısında da net bir tavır aldı.”

Sütun renklerinin “toplumsal ifsat”la nasıl bir ilgisi olabilir? Cinsel yönelimleri nedeniyle insanları dışlamak, cezalandırmak, ağır baskılar altında tutmak, onları nefret öğesi olarak göstermek ve tanımlamak neden?

LGBT birey olmanın, böyle bir kimlikle kendini ifade edebilmenin ne büyük bir zorluk olduğunu bilemiyoruz. Onların hangi tehlikelerle karşılaştığını anlamamız kolay değil. Hitler iktidarının kitap yakmaya, eşcinsel temalı kitapları yakarak başladığını biliyoruz.

Bir ülke, demokrasiden ne ölçüde uzaksa, LGBT konusunda da o kadar baskıcıdır. Bunu dünya ölçeğinde yapılmış araştırmalar gösteriyor. Bir iktidar partisi yetkilisi olarak Hamza Dağ’ın, bu kesime yönelik dışlayıcı tavrı, kendince bir siyasi çıkış. Bu konuda toplumdaki önyargılara hitap ederek siyasi destek sağlamayı umuyor gibi görünüyor.”

Posta köşe yazarı Oral Çalışlar’ın Temmuz ayından okuyacağımız son köşe yazısı “Eşcinselle ne alıp veremediğiniz var...” başlığını taşıyor. İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik homofobik nefret kampanyasına değinen yazar, medyadan Nagehan Alçı’nın bir tartışma programındaki “Ne demek istiyorsunuz, eşcinseller ölsün mü?” tepkisini paylaşıyor:

“Tüm cinsel kimlik ve yönelimlere eşit yaklaşım en temel insan hakkı değil mi? İnsanlığın en eski tarihlerinden beri eşcinsellik bir gerçeklik. Bazı toplumlar ve bazı dönemlerde bu yönelim, tarihin bazı dönemlerinde ağır baskılara maruz kaldı. LGBT (lezbiyen, gay, biseksüel, transeksüel) bireyler, bugün de dünyada en çok dışlanan, en çok baskı gören grupların başında geliyor. İstanbul Sözleşmesi’ni kadına yönelik şiddet noktasından eleştirmeye dili varmayanlar, eşcinsellere yönelik tarihi yargıları koç başı olarak kullanmayı tercih ediyorlar. Yazık ve de ayıp.”

HaberTürk köşeleri: “LGBTİ’lerin şiddet görmesini normal mi karşılayacaksınız yani?”

HaberTürk köşe yazarlarından Kübra Par, “İstanbul Sözleşmesi'nden geri adım büyük ayıp olur” başlıklı yazısında, “Sözleşmeye karşı çıkan bir avuç grubun iki temel argümanı var; “Eşcinsellik meşrulaştırılıyor ve aile dağılıyor” diyorlar. İkisi de birbirinden yersiz iddialar.” diye yazdı.

“Eğer açıkça her türlü şiddete karşı çıkıyorsanız bu anlaşmayla ne gibi bir alıp veremediğiniz olabilir ki? Cinsel yönelim ifadesi LGBTİ bireylerini de kapsıyor diye onların şiddet görmesini normal mi karşılayacaksınız yani? Eşcinselliği günah yahut ahlaksızlık olarak kabul ediyorsanız bu sizin bireysel inancınız ve dünya görüşünüzdür. Bunun tersini düşünenlerin de yaşam hakkı devlet tarafından güvence altına alınmıştır. Yani “Dini, ırkı, mezhebi, inancı ve cinsel kimliği ne olursa olsun şiddet göremez” diyen bir sözleşmeye karşı çıkıyorsanız temel insan haklarına aykırı bir tutum almış olursunuz.”

HaberTürk yazarlarından Muharrem Sarıkaya, “İstanbul Sözleşmesi’ni yazan Prof. Dr. Acar: “Ne yapılsın, kadına şiddet mi uygulansın?”” başlıklı köşe yazısına, İstanbul Sözleşmesi’nin denetim organı Uzmanlar Grubu’nun (GREVIO) Başkanlığı da yapmış olan Prof. Dr. Feride Acar’ın değerlendirmelerini taşıdı.

HaberTürk’ten Nagehan Alçı, “Biz kadınlar bu tuzağa düşmemeliyiz” diye yazdı: “Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmasının adeta bayraktarlığını yapan AK Parti Genel Başkanvekili Sayın Numan Kurtulmuş’u eleştiriyorum. Bu sözleşme kalktığı an kadına şiddet oranının korkunç şekilde fırlayacağını bilmiyor mu Numan Bey?

Sizin muradınız o olmasa bile İstanbul Sözleşmesi feshedildiği zaman netice kesinlikle dayakçı erkeklerin zaferi olur Sayın Kurtulmuş. Bunun farkında değil misiniz gerçekten?

‘Cinsel yönelim’ konusu sizden bu sözleşmenin feshedilmesini isteyen örgütlü erkek derneklerinin bahanesi. Bunu görmüyor musunuz Numan Bey?”

HaberTürk’ten Ayşe Özek Karasu da, “İstanbul Sözleşmesi’ne kim neden karşı çıkıyor” başlıklı köşe yazısında, Sözleşme’ye karşı Türkiye ve Avrupa’dan yükselen cinsiyetçi ve homofobik nefret kampanyalarını ele alıyor ve ekliyor: “LGBTİ bireylere şiddeti yasaklamak için herhangi bir uluslararası anlaşmaya ihtiyaç olabilir mi? Anayasa’nın 10’uncu maddesine göre “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” 17’nci maddeye göre de “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”

Cumhuriyet köşeleri: “İktidar bu metne düşman. Kadına düşman. LGBTİ+ bireylere düşman”

Temmuz ayında İstanbul Sözleşmesi’ne karşı kampanyaya itiraz eden Cumhuriyet yazarları, köşelerinde Sözleşme’yi savundular.

Elçin Poyrazlar, “Neden İstanbul Sözleşmesi?” başlıklı yazısı: “Sözleşme ayrıca tedbirler arasında her türlü ‘cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet kimliklerini’ de ayrımcılık gözetmeden koruma altına alan ilk uluslararası düzenleme olma özelliği taşıyor.” 

Zülal Kalkandelen, “Sinyalizasyonu çalışmayan hatta son hızla ilerleyen bir YHT” başlıklı yazısı: “Kadınları korumak ve şiddetle mücadele için imzalanan İstanbul Sözleşmesi’ne saldırılıyor. LGBTİ’lere yönelik nefret söylemleri pompalanarak bu kesim hedef haline getiriliyor.”

Mine Söğüt, “Kadına şiddet için sözleşen bir iktidar” başlıklı yazısı: “İktidar bu metne düşman. Kadına düşman. LGBTİ+ bireylere düşman. Eşitliğe ve adalete düşman.”

“İstanbul Sözleşmesi’ni feshetmeye kalkarak aileyi değil, kendi eril şiddetini korumayı hedefliyor. Kadınları, çocukları, LGBTİ+bireyleri resmen şiddetin kucağına atacağını ilan ederek kötücül dilini resmileştiriyor. Şiddete karşı imzalanmış bir sözleşmeyi silip atmak ve şiddet alanını rahatlatacak bir ahlak üzerinden hileli propaganda yaparak kadına karşı, farklı cinsel yönelimleri olan insanlara karşı kendince bir sözleşme yapmak istiyor.”

“Devletin en üstünden en altına kadar her mertebesi, bekçiden polise, savcıdan hâkime kadar herkes, dayak yiyen kadını susmaya ve katlanmaya ikna etmeye, çocukları erkenden evlendirmeye ve LGBTİ+bireyleri “tedavi ettirmeye” meyyal.”

Evrensel köşeleri: “Siyasi iktidarın cinsel yönelim konusundaki politika değişikliği…”

Nuray Sancar, “İstanbul sözleşmesi ve toplumsal cinsiyet konusu” başlıklı yazısı: “Bu sözleşmede geçen ‘toplumsal cinsiyet’ ile ‘cinsel yönelim’ kavramları bunlara göre Türk aile yapısına aykırı. Bu hiç şaşırtıcı değil. Çünkü toplumsal cinsiyet öyle kurulduğu gibi kalan, sabit bir gösterge değildir, toplam toplumsal koşulların değişmesiyle değişir. Yani toplumsal cinsiyet kurulumunun tek öznesi içinde yaşadığımız üretim ilişkilerini yöneten siyasi iktidarlar ondan da daha eski ataerkil yapılanma değildir tek başına.”

Halis Ulaş, “Erk-Ek” başlıklı yazısı: “Sözleşmede “cinsel yönelim" ve "toplumsal cinsiyet kimliği" kavramlarının yer alması Sözleşmenin yürürlükten kaldırılmasının gündeme gelmesinin çok da bir anda olmadığını, siyasi iktidarın bir süredir cinsel yönelim konusundaki politika değişikliği ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Sanki bu kavramlar Sözleşmeye bizleri kandırarak iç ve dış mihraklar tarafından sonradan eklenmiş gibi, sanki bu kavramlar “kutsal aile birliğimizin” temeline konulmuş dinamit gibi erkek zihinleri rahatsız etmeye başladı.”

Şenay Aydemir, “İçselleştirilmiş sansür” başlıklı yazısı: “İktidarın Netflix’i “LGBTİ+” üzerinden sıkıştırmasının günlük hayatta politik bir karşılığı da var kuşkusuz. Hedef gösterilmeler sonucu dükkânların kapısına “LGBTİ+’lar giremez” yazıların asıldığı, market önlerinden insanların saldırıya uğradığı bir dönemden geçiyoruz. Cinsel yönelimi farklı olanlar üzerinden estirilen bu terör, sokak mobilizasyonunu sağlamada işlevli belli ki. Aynı zamanda iktidar için siyasal hasımlarını da hareket edemez, açıklama yapamaz hale getiren bir politik hat.”

T24 köşeleri: “Eşcinselleri rahatça dövmek, sokağa çıkamaz hale getirmek istiyorlar!”

Leyla Alp, “Cinsel yönelim değil nefret bulaşıcıdır” başlıklı köşe yazısı: “İnsanların dini, dili, cinsiyeti, cinsel yöneliminin sorgulanmaması, aşağılanmaması gerektiğini söylüyor evrensel haklar.”

“LGBTİ+ denince bunun bir hastalık hatta bulaşıcı bir hastalık dahası sapkınlık olduğunu düşünen bir cahilliği her yıl Onur Haftası boyunca istikrarlı bir şekilde yaşıyoruz. Her yıl azalması gerekirken doz gittikçe artıyor. Nefret gittikçe büyüyor, cahillik gittikçe koyulaşıyor.

Trans olmak, gey olmak, lezbiyen olmak bir hastalık, cinsel yönelim de bulaşıcı değildir. Özenilmez, birinden geçmez. Lakin ve fakat nefret bulaşıcıdır. İnsandan insana geçer, zehirler, hayatı zehir eder. Bir insanın dili, dini, inancı, cinsel yönelimi nedeniyle nefret beslemek, yok etmek istemek ise hem yasalar karşısında hem de Allah katında yasaktır. İnsanların cinsel yönelimleriyle uğraşmaktan, yatak odalarını gözetlemekten vazgeçin. Kuldan utanmıyorsanız Allah’tan korkun. Bu kadar kin ve nefret biriktirip nasıl hesap vereceksiniz onu düşünün. Bizim içimiz rahat çünkü kalbimiz de aklımız da sizinkinden çok temiz.”

Mehmet Y. Yılmaz, “Diklenemiyor ama dik de duramıyor!” başlıklı yazısı: “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi.”

“Siyasal İslamcılar, bundan niye hoşlanmıyorlar, sözleşmeyi okuyunca insan kolayca tahmin edebiliyor. Bu sözleşme, eşlerini serbestçe dövmelerinin önünde bir engel çünkü. Bu uluslararası sözleşme, kanunlarımızın da üstünde yer alıyor, biliyorsunuz. Sözleşmeden rahatsız olmalarının bir başka sebebi de şu: "Her türlü cinsel yönelim sahibi bireyin şiddete ve ayrımcılığa karşı devlet güvencesinde olması!" Kafanız IŞİD'ciler gibi çalışmıyorsa, bundan niye rahatsız olasınız? Onlar eşcinselleri damlardan aşağıya atıp öldürüyorlardı, bunlar rahatça dövmek, sokağa çıkamaz hale getirmek istiyorlar!”

Süleyman İrvan, “İstanbul Sözleşmesi ve 6284 hayat kurtarır” başlıklı yazısı: “Karşı çıktıkları iki kavram varmış. Bunlar da "toplumsal cinsiyet" ile "cinsel yönelim"miş.”

“İstanbul Sözleşmesi’nin iptali veya 6284 yasanın ortadan kaldırılması demek, kadınları koruyan yasal çerçevenin ortadan kaldırılması, özellikle ev içi şiddetin görünmez kılınması demektir. Medya bu konuda önleyici habercilik yapmalı, demokratik haklardan geriye gidiş önleme noktasında toplumu uyanık tutmalıdır.”

BirGün köşeleri: “Bunlar son derece tehlikeli girişimler!”

Erk Acarer, “Provokasyon kokan eylemler” başlıklı yazısı: “LGBTİ+’lar üzerinden yapılan tartışmalar ve hedef göstermeler artıyor. Üstelik bu provakatif şekilde yapılıyor. Tıpkı, İzmir’deki camilerden ezan sesi yerine Çav Bella’nın yankılanması gibi.” 

““Ezandakine” benzer bir olay, “sözde bir LGBTİ+ grubu olan” Türkiye LGBTİ Birliği isimli bir hesaptan yapılan paylaşım sonrasında yaşandı. Söz konusu Twitter hesabı, İslam peygamberini, bir deve üzerinde, arkasındaki kız çocuğu ile gösterip bu yolla pedofiliye dikkat çekiyordu.

Hesap yeniydi. Açıldığı andan itibaren dini değerleri hedef almıştı. Uyarıldı ve kim tarafından kullanıldığı soruldu, provokatif paylaşımlarını kaldırması istendi. Sonunda beklenen infial ortamı oluştu. “ResulullahaHakaretAffedilmez” tagları açıldı, nefret LGBTİ+’lara ve gruplarına yöneldi.

Kampanyaya dönüşen tepkiyi “etik ve milli” hesaplar organize edip düğmeye bastı: “Dibini dövdüren sefih ve sapkın topluluk, LGBT çatısında yüce İslam’a ve onun kıymetli pir-ü pak peygamberine saldırılar yapıyor. Çukurdan daha aşağılık haysiyetsizler ülkemizde hiçbir zaman yer bulamayacağının bilincindeler, azgınlıkları bu yüzden!”

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, infialden kısa bir süre sonra dikkat çekici bir tweet attı: “Peygamber Efendimize hakaret eden pislik alındı…” Adalet Bakanı Abdülhamit Gül de yaptığı paylaşımda; “Peygamber Efendimize (sas) dil uzatan müfteri için hesap vakti” ifadelerini kullandı.

Kaos GL ise önemli bir açıklamada bulundu: “Derneğimiz adına sahte hesap oluşturulup paylaşımda bulunan kişiler hakkında savcılığa suç duyurusu yaptık.” Şimdi, camide Çav Bella provokasyonunu kimin yaptığını öğrenmek gibi bu kişi ya da kişilerin dosyasını görmek önem taşıyor! Biraz daha geriye gidelim; kamuoyu Gezi’de hâlâ Kabataş Camii’nde bira içildiğini gösteren kayıtları bekliyor!

Türkiye’de saygının yanı sıra “provokasyona azami dikkat” ve konjonktür gereği kimse böyle eylemlerde bulunmaz. Yine de diyelim ki; bu paylaşımlar dini değerleri ayaklar altına almak için yapıldı. Böyle ise bile, münferit hadiselerden ve sahte hesaplar üzerinden bir fırsat yaratıp toplulukları hedef almak iyi niyetle açıklanamaz. Öte yandan Türk-İslam sentezinin, “kıvrak zekasını”, Madımak, Maraş, Çorum katliamlarından tanıyoruz. Bunlar son derece tehlikeli girişimler!”

L. Doğan Tılıç, “Başkasının gözleriyle bakmak” başlıklı yazısı: “İnsan, iyi insan olmanın, ahlaklı biri olmanın en temel önkoşulu bu: Hayata başkasının gözleriyle bakabilmek! Asla kimseyi ötekileştirmemek ama “öteki”nin gözlerini alıp onlarla bakabilmek dünyaya…

Şişli’de bir market çalışanıyken, dükkânın önünden geçen trans kadına küfredip, bir karanlık köşede karnını deşmekle tehdit etmemek için, bu kadar kötüleşmemek için, dünyaya bir transın gözleriyle bakabilmek gerek.

Osmaniye’de adını Keyf-i Künefe koyduğunuz mekânın girişine “LGBT’YE KAPALIYIZ” gibi çirkin bir ayrımcılık yazısı asmamak ya da İstanbul Büyükada’da bir plajda LGBTİ+ bireylere servis yapmamak gibi bir kötülüğün parçası olmamak için, hayata LGBTİ+ bireylerin gözüyle bakabilmek gerek.

Kadın olacağız, göçmen ya da sığınmacı olacağız, LGBTİ+ olacağız… Az olan, ötekileştirilen tarafta olacak ve onların gözleriyle bakmayı becereceğiz. Bizi iyi yapacak olan, ahlaklı, insan, hele de sol yapacak olan her şeyden önce budur işte!”

***

LGBTİ+’lara selamı esirgemeyen, en azından homofobik nefret söyleminden medet ummayan “köşe”leri okumaya devam edeceğiz: “Hep kahır, hep kahır, hep kahır, hep kahır” nereye kadar…



Etiketler: medya
Nefret