16/03/2022 | Yazar: Ayşegül Erkaya Arslan

Sosyal hizmet uzmanı Aras Örgen: Nefret söylemleri kendi hayatımıza dair kontrolü elimize aldığımız noktadan bizi uzaklaştırıyor. Varoluşumuzun nefret ile ilişkilendiği durumlar bizi çeşitli ruh sağlığı sorunlarına daha yatkın hale getirebilir.

Nefret söylemi LGBTİ+’ları nasıl etkiliyor? Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Seçilmiş veya atanmış üst düzey kamu yöneticileri ve siyasetçilerin ürettiği ve yaydığı nefret söylemine paralel olarak devlet destekli medya ile sürdürülen nefret kampanyası, LGBTİ+’lar açısından insan haklarında önemli bir gerileme anlamına gelmiştir. 2021’e Cumhurbaşkanı, bakanlar ve üst düzey kamu yöneticileri dahil olmak üzere seçilmiş ve atanmışların, LGBTİ+’lara dönük kimi zaman nefret söylemi de içeren ayrımcı söylemleri damga vurmuştur.

Bu cümleler Kaos GL Derneği’nin “Her Şeye Rağmen” üst başlığıyla yayınlanan LGBTİ+’ların İnsan Hakları 2021 raporundan. LGBTİ+’ları hedef alan nefret kampanyaları son yıllarda artarak devam ediyor. LGBTİ+’lar hem medya hem de siyasetçiler eliyle hedef tahtasına konuluyor.

Peki, nefret söylemi LGBTİ+’ları nasıl etkiliyor? Bu sorunun yanıtlarını 17 Mayıs Derneği’nden sosyal hizmet uzmanı Aras Örgen’den dinledik. Derneğin esenlik programını yürüten Örgen, LGBTİ+ların, maruz kaldıkları nefret söylemlerinden nasıl etkilendiğini anlattı.

Esenlik nedir? Neyi amaçlar? 

Aslında esenlik (wellbeing) kavramı üzerine ortaklaşılmış net bir tanım yok. Kavramı Türkçe’ye çevirirken de iyi olma hali veya iyilik halini sıkça görüyoruz. Ancak iyi kavramının kişiden kişiye değiştiğini düşündüğümüzde ve genel iyilik hali gibi bir kavramın altı bazen boş kalabildiğinde, esenlik kavramını kullanmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum.

Kavram da en genel haliyle; kişinin psikolojik, duygusal, sosyal ve ekonomik boyutlarda kendini verimli hissetmesi, hayattan doyum alabilmesi, olumsuz olaylar karşısında sağlıklı tepkiler verebilmesi ve sorunları aşabilme becerilerinin yeterli olması ve en genel haliyle sağlıklı ve mutlu bir hayat sürebilmesi gibi beceri ve bilgilerin tamamını kapsıyor. Bu noktada da anlamı kolaylaştırmak için esenliği 6 boyutta inceliyoruz: fiziksel, duygusal, zihniyet, anlam, ilişkiler ve beceriler. Her bir boyut hem bireysel hem de gruplar özelinde irdelenebilir ve her biri bizim boyutlardaki ‘iyilik halimizi’ temsil eder.

Esenlik kavramı da bu kadar geniş iken esenliğe dair çalışmanın kendisi de oldukça kapsamlı bir çalışma haline geliyor. 17 Mayıs Derneği Esenlik Programında ise en genel haliyle LGBTİ+ hak savunucuları ve örgütlerinin esenliği üzerine çalışmalar yürütüyoruz. Program kapsamında LGBTİ+ aktivistlere bireysel psikolojik destek hizmeti sunuluyor. Bir yandan da örgütsel esenlik ve LGBTİ+’ların esenliğine yönelik buluşmalar, eğitimler ve webinarlar yapıyor. Bir de Türkçe’de hak savunucularının esenliğine dair kaynak azlığını düşünen bir yerden çeviriler yapılıyor. Aslında programın amacı; aktivistler, örgütler/oluşumlar ve en genelinde LGBTİ+’ların güçlenerek, kendi esenliklerine dair düşünmeleri, kurgulamaları ve çalışma yürütebilmeleri için bir alan açmak. Oldukça zor bir coğrafyada yürütülen aktivizm çalışmalarının ne kadar yorucu ve yıpratıcı olabileceğini biliyoruz. Bu nedenle hak savunuculuğu yaparken hiç birimizin tükenmediği sürdürülebilir bir aktivizm için çalışıyoruz.  Programın faaliyetlerini 17 Mayıs Derneği sosyal medya hesaplarından takip edebilirsiniz.

“Aileden üst düzey yöneticilere kadar nefret söylemi”

LGBTİ+lara yönelik; ayrımcı bir dil, ötekileştirme söylemlerini sınıflandıracak olursa en çok nereden bu söylemlere maruz kalıyorlar?

LGBTİ+’lar olarak aileden devletin üst düzey yöneticilerine kadar genişleyebilen bir skalada nefret söylemine maruz bırakılıyoruz. Ayrımcı dil ve ötekileştirme genelde ailede başlıyor, okul ve sosyal yaşamda devam ediyor. Daha sonrasında ise temas ettiğimiz her alanda da bu risk ile karşı karşıya kalabiliyoruz. Örneğin bir iş görüşmesi, bir cafeye gidip sipariş vermek veya en basitinden sokakta yürümek gibi temel fonksiyonlarımızı yerine getirirken de bu risk hep devam ediyor. Özellikle pandemideki hutbe ve sonrasında üst düzey devlet yöneticileri tarafından kullanılan nefret dili ile sokakta da bunun yansımalarının arttığını düşünüyorum. Özet olarak LGBTİ+’lar toplumun her kesiminden her an nefrete maruz bırakılabiliyorlar.

Nefret söylemlerinin, ötekileştirmenin, bireylerin ruh hallerini derinden sarsabileceğini biliyoruz. Ayrıca bu söylemlerin, bazen çok yakından çeşitli baskılar ve hakaretlerle aileden, akrabalardan da geldiğini görmekteyiz, bu gibi durumlarda, LGBT+lara yönelik nefret söylemleri bireylerin ruh hallerini, ruh sağlıklarını nasıl etkiliyor?

Nefret söylemlerinin kabul edilmediğimizin göstergesi olarak gördüğümde, kabul edilmeyen insanın dışlanmasını, stres yaşamasını ve stresten dolayı ruh sağlığı sıkıntılarının olduğunu görebiliyoruz. Özellikle pandemi ile birlikte LGBTİ+’ların ruh sağlığına dair sıkıntılarının nefret söylemleri ve ayrımcı politikalar ile daha da arttığını düşünüyorum. Buna ek olarak, nefret söylemleri ve buradan güç alan ayrımcı politikalar LGBTİ+’ları yaşamın her alanında zorluklara itiyor. Sağlık, barınma, eğitim ve iş piyasası gibi kişinin temel insan haklarına erişimi kısıtlandığında otomatik olarak ruh sağlığı da olumsuz etkilenebiliyor. Yani hem bireyin kendisini olumsuz etkiliyor hem de hizmet erişimine dair sorunlar doğurduğu için destek alma noktasında bir gölge oluşturuyor.

Bir başka yorumum ise kişilerin kendini kabul süreçlerinin zorlaşması olabilir. Özellikle aile ve ilk sosyalleşilen çevrelerde kabul görmeyen lubunyalar, kendi kimliklerini kabul etmekte de zorluk yaşayabiliyorlar. Bu zorluklardan dolayı kişinin kendini kabul edememesi de öz değer, öz sevgi ve öz bakım konularında tıkanıkları doğurabiliyor. Bu nedenle de nefret söylemleri en temelinde kendi hayatımıza dair kontrolü elimize aldığımız ve esenliğimizi öncüllediğimiz bir noktadan bizi uzaklaştırıyor ve yeniden oraya gitmemizin önüne çeşitli içsel ve dışsal engeller diziyor. Her insan olduğu gibi kabul edilmek ve sevilmek isteyebilir. Varoluşunuzun nefret ile ilişkilendiği durumlarda da kendi değerimizi göremiyor olmak, bizi çeşitli ruh sağlığı sorunlarına daha yatkın hale getirebilir.

“Bize dayatılan bu zorluklarla tek başımıza mücadele etmek zorunda değiliz”

Nefret söylemine maruz kalan, bu durumla tek başına, başa çıkamayan LGBTİ+’lara bir çağrın bir önerin var mıdır?

Lubunyalar olarak zor bir coğrafyada yaşıyoruz. Ancak bize dayatılan bu zorluklarla tek başımıza mücadele etmek zorunda değiliz. Benzer şekilde de bize tayin edilen ve uygun görülen yaşamları yaşamak zorunda değiliz. Lubunyalar olarak derin bir dayanışma pratiğimizin de olduğunu hatırlamak gerekiyor. Özellikle hem kendi seçilmiş ailelerimiz hem de LGBTİ+ örgütlerden destek alabiliriz. LGBTİ+ örgütlerin psiko-sosyal ve hukuki destek programlarına başvurabiliriz. Sosyal çevremizden akran desteği alabiliriz. Yalnız olmadığımızı hatırlamak, tek başımıza mücadele etmek zorunda olmadığımızı bilmek ve tüm bu nefretin geçici ve değişecek bir şey olduğuna inanarak umudu çoğaltmanın önemli olduğunu düşüyorum.

Tabi ki hepimizin çok farklı hikayeleri ve deneyimleri var ancak tüm bu senaryolarda lubunyalık faktöründen gelen aynı nefreti farklı yansımalarda deneyimlediğimizi düşünüyorum. Bu nedenle de hem lubunya sosyalliğini hem de devletin sunması gereken temel insan hakları hizmetlerini sunan LGBTİ+ örgütlerin oldukça hayati önemi olduğunu düşünüyorum. Tüm bunlara ek olarak da online araçları kullanabiliriz gibi geliyor. Özellikle 17 Mayıs Esenlik Buluşmaları, SPoD’un Mesafesiz Sohbetler ve Lambda Online Mekan bu konuda oldukça güzel çalışmalar sağlıyor. Birlikte güçlendiğimizi hatırlatarak; nefret söylemi üreten zatların çok da uzun süre buralarda kalacaklarını düşünmüyorum. Biz hep vardık ayol! Bunu da unutmadan ‘Yalnız olmadığını hatırla Lubunya!’ diyorum.

*Bu haber Kaos GL Medya Okulu kapsamında hazırlanıp yayınlanmıştır.


Etiketler: insan hakları, nefret suçları, sosyal hizmet
Dijital