25/07/2022 | Yazar: Canan Coşkan

Lezbiyenler her zaman toplumsal cinsiyet ikiliğine ve cinsel baskıya isyan ettiler. Biz daima toplumsal cinsiyet özcülüğünün hainleri olduk.

Radikal lezbiyen feminizmi yeniden sahiplenme vakti: Asla toplumsal cinsiyet ikiliğine sığmadık Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Fotoğraf: Londra Onur Yürüyüşü, 2019, “L, T’nin yanında, tartışma konusu bile değil”

Canan Coşkan, Inna Michaeli’nin 17 Mayıs 2019 tarihinde AWID’te yayınlanan yazısını KaosGL.org için Türkçeleştirdi.

Birleşik Krallık’ta, Toplumsal Cinsiyet Kimliği Tanıma Kanunu’na dair dönen yakın dönemdeki tartışmalar, feminizmin bir kolunun, radikal ve lezbiyen feminizmin kökünden trans karşıtı olduğuna yönelik bir yanılsama yaratıyor. Bu yüzden gelin şu kayıtları bir düzeltelim: Lezbiyenler her zaman toplumsal cinsiyet ikiliğine ve cinsel baskıya isyan ettiler. Biz daima toplumsal cinsiyet özcülüğünün hainleri olduk.

Tabii ki de hepimiz olmadık. Zaten mevzu da bu: Feminizm hiçbir zaman homojen olmadı. Haliyle, trans dışlayıcı feministler radikal feminizm adına konuştuklarını iddia ettiklerinde, radikal feminizmin çeşitliliğini ortadan kaldırmış oluyorlar.

Esasen, hem trans ahaliyle samimiyet ve dayanışma hem de haklara, adalete ve saygıya yönelik trans mücadeleleri, feministler ve lezbiyenler olarak tarihimizin ve köklerimizin merkezinde yer alıyor. Kendi kimliğimi, deneyimimi ve politikalarımı şekillendiren akıştan bazı örnekler vereyim.

“Lezbiyenler kadın değil” – Monique Wittig, The Straight Mind'da (1979)

Feminist kuramcı ve kendisini radikal lezbiyen olarak tanımlayan Monique Wittig, yön verici makalesi The Straight Mind'da “lezbiyenler kadın değil”i savundu. Kadın kategorisinin, heteroseksüel bir düşünce sistemi ve ekonomi içinde, yalnızca erkek kategorisiyle ilişkili olarak bir anlamı bulunduğunu ifade etti. Bu, toplumsal cinsiyet ikiliğine dayalı düşünceden başka her şey demekti.

Audre Lorde, Zami: A New Spelling of My Name (Zami: Adımın Yeni Bir Yazımı) isimli otobiyografisine şöyle başlıyor: “Her zaman hem erkek hem kadın olmak istedim”. Kendi benliği her iki yöne de akacak şekilde, anne-baba-çocuk üçgeninin anneanne-anne-kız üçlüsüne doğru uzatılmasını tahayyül ediyor. Lorde'un buradaki akışkanlığı, yalnızca toplumsal cinsiyetin ataerkil sınırlarını değil, aynı zamanda köken, nesilsel soy ve zaman sınırlarını da aşıyor.

"Her zaman hem erkek hem kadın olmak istedim" - Audre Lorde, Zami: A New Spelling of My Name (1982)

Leslie Feinberg'in lezbiyen kültür açısından büyük önem taşıyan meşhur romanı Stone Butch Blues, toplumsal cinsiyet kimliğiyle karmaşık ve evrimleşen bir şekilde ilişkilenen ve işçi sınıfından bir kasap olan Jess'in hikâyesini anlatıyor. Bu kitap, trans karakterlere olduğu kadar seks işçiliği yapanlara da kucak dolusu sevgi ve itibar gösteriyor. Femme ve butch kimliklerini ve kültürünü şanlatıyor; maskülenliğe ve feminenliğe dair sosyal normları ve kısıtlamaları temelden sorguluyor.

Bunlar istisnalar değil. Yine de birçok insan, radikal feminizmin kökünden, transların hakları, tanınmaları ve saygı görmeleriyle çatıştığına inanmaya başladı. Ya da radikal feminist olmanın, seks işçisi hakları hareketlerini reddetmek olduğuna... Bazı feminist çevrelerde, trans karşıtı olmak, seks işçisi hakları karşıtı olmak gibi bir aidiyet pratiği oluyor. “Radfem” –kısaca, radikal feminist– olmak bir kulüp haline geliyor. Üye olarak kalmayı umursuyorsanız, bu kulübe ait olmak, sorgulanamayacak bir dizi ideolojik konumlanmayı da beraberinde getiriyor.

Stone Butch Blues, Leslie Feinberg (1992)

Sonuç olarak, mirasımız manipüle ediliyor, yeniden yazılıyor; radikal ve lezbiyen feminist kuramların ve hareketlerin dar, sansürlenmiş, çarpıtılmış ve geniş ölçüde transfobik bir versiyonuyla baş başa kalıyoruz. Böylelikle, feminist nesiller, radikal ve lezbiyen feminizmin bize eriştirdiği toplumsal cinsiyet ve cinsellik üzerine devrimci fikirlere, kuramlara ve politikalara dair bilgisiz kalıyor.

Bu feminizmin şanı, kadınları merkeze alırken, ataerkil ve heteronormatif bir toplumda kadın olmanın ne anlama geldiğini tekrar tekrar sorgulaması, ikili toplumsal cinsiyet ve cinsellik sisteminden gelecekte bir kurtuluş tahayyül etmesinden geliyor. Bu fikir, örneğin, Radicalesbians (Radikalezbiyenler) (1970) grubunun “The Woman Identified Woman” (Kadın kadını tanımladı) manifestosunun merkezinde yer alıyor.

“Birlikte özgün benliklerimizi bulmalı, güçlendirmeli ve geçerlendirmeliyiz” –Radikalesbians, The Woman Identified Woman Manifesto'da (1970). 

Toplumsal Cinsiyet Kimliği Tanıma Kanunu’nu tartışmaya açanlar, yanlış bir şekilde trans ve natrans kadınlar arasında potansiyel bir çıkar çatışması olduğunu öne sürdü. Genellikle bu fikir, nezaket kisvesi altında manipülatif bir “diyalog” talebi eşliğinde geliyor. Ancak diyalog, sadece sarsılmaz bir dayanışmaya ve birbirimizin esenliği için samimice bir özene dayalı temel bir konumdan geldiğimizde ve kuşkuya yer bırakmaksızın, tüm yüreğimizle birbirimizin insanlık halini tanıdığımızda mümkün. Bu tartışmalardaysa böyle olmadı.

Sonuç olarak, radikal feminizmim, lezbiyen kimliğime ve yaşam deneyimim sayesinde –bunlara rağmen değil– trans haklarına ve seks işçisi haklarına yönelik hareketleri destekliyorum. Yalnız olmadığım da gün gibi ortada. Butlar butu natrans lezbiyenin kitlesel olarak #LwiththeT (“LyanındaT”) etiketiyle ortaya çıkması ve benzeri sayısız dayanışmanın ifadelere dökülmesi aynı mesajı veriyor. Sosyal politika düzeyinde, dünya çapında da olumlu gelişmeler gördük. 2018’in Ekim ayında, Uruguay parlamentosu, resmi belgelerde öz tanımlama süreci ve onlarca yıl önce Uruguay'ın askeri diktatörlüğünün zulmünden geçmişlere maaş bağlanması da dahil olmak üzere trans haklarına ilişkin bir yasa çıkardı. Daha geçen ay, vergi adaleti ve feminist iktisat politikaları üzerine çalışan feminist örgütler, translarla dayanışmaya yönelik bir bildiri yayımladılar (ve benim çalıştığım örgüt AWID –Kalkınmada Kadın Hakları Derneği–  tarafından da gururla desteklendi).

Birleşik Krallık'ta trans haklarına yönelik tepkinin, kadın haklarına yönelik dünya çapında bir gerileme döneminde gerçekleşmesi şaşırtıcı değil ve bu gerileme de yeryüzünün farklı bölgelerinde bulunan birçok ülkede yoğunlaşmış faşizmlerle ve sağın yükselişiyle bağlantılı. Bu, ikili cinsiyet sistemi, çeşitli şiddet ve baskı biçimleriyle ataerkilliğin yok edilmesi temelinde şekillenen ortak çıkarımız için güçlü bir anımsatıcı. Endişe uyandıran bir siyasi bağlam karşısında, burada ve şimdi kendi feminist gerçekliklerimizi yaratmak bize kalmış. Bunun için de birbirimize ihtiyacımız var. Radikalesbians'tan alıntı yapacak olursak, “Birlikte özgün benliklerimizi bulmalı, güçlendirmeli ve geçerlendirmeliyiz”. Bu, 1970'lerde hakikiydi ve bugün hâlâ hakikatin ta kendisi.


Etiketler: kadın, yaşam, dünyadan, medya okulu
Dijital