12/05/2020 | Yazar: Yiğit E Korkmaz

“Unutmak da tarihi hatırlamak kadar önemli. Unutmak, yani her bir anı bütün bir tarihin ağırlığı altında algılamamak oldukça önemli.”

Schwules Müzesi ile arşivin izinde: Arşivin otoritesine karşı gelmek Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Covid-19 salgını dolayısıyla karantina günlerinde Kaos GL dergisinin “Queer Göç 2” dosya konulu 171. sayısı yazıları KaosGL.org okurlarıyla buluşuyor.

Schwules Müzesi Arşiv ve Koleksiyonlar sorumlusu Peter Rehberg ile bir araya geldik. Peter ile Schwules Müzesi, tarihi hatırlamak ve unutmak, arşivcilik ve Almanya’daki deneyimlere dair sohbet ettik.  

Berlin’deki Schwules Müzesi 30 yılı aşkın süredir LGBTİ+ alanındaki sanat çalışmaları, dünyanın çeşitli yerlerinden bir araya gelen arşivi ve kütüphanesi ile ziyaretçilerini ağırlamaya devam ediyor.

Şu an Kaos GL arşivleri de Schwules Müzesi’nde bulunmakta, bu süreç nasıl başladı? Kaos GL’nin arşivlerine sahip olmak sizin için ne ifade ediyor?

Sanırım daha önce de Kaos GL ile iş birliği yaptığımız birkaç durum oldu ve Schwules Müzesi'ni, sergileri ve arşivi daha kapsayıcı hale getirmek çerçevesinde farklı queer gruplara açılmanın yanında Berlin'deki Türk-Alman queer topluluğuyla yakın ilişkiler kurmak da gündemimizde.

Kaos GL'den arşivimize bazı objeler almak bizim için daha yakın ilişkiler kurmak adına bir fırsat sağladı. Stajyerimiz Recep Özdaş'ın Berlin'deki Türk-Alman toplumuna ve Kaos GL'ye ulaşma projesi vardı. Bunun sonuçlarından biri de Kaos GL dergisinin tüm ciltlerini almaktı. Derginin geçmiş sayıları dijital halde de elimizde bulunmakta. İnsanlara dergiye erişebileceklerini bildirmek için sosyal medyada duyurular yaptık. Tabi bunlar insanlarla bağlantı kurabilmek ya da topluluk inşa etme sürecinde atılmış bir adımı oluşturmakta. Hem Türk toplumuna hem de Almanya'daki Türk-Alman toplumuna ulaşabilmek adına atılmış bir adım.

Kaos GL ile "Koloni" sergisi gibi başka ortak projelerimiz de var. Ama o zamanlar Schwules Müzesi'nde olmadığım için bu konuda pek bir şey bilmiyorum.

Schwules Müzesi'nin Türkiyeli aktivistler ve sanatçılarla bir diğer işbirliği de ev sahipliği yaptığımız HIV Hikayeleri sergisi, Alper Turan bu serginin "Türkiye'de HIV" bölümünün küratörlüğünü yaptı.

“Arşivin doğasının, geçmişten gelenleri korumak olduğu söylenebilir”

Schwules Müzesi’nin Arşiv ve Koleksiyonlar sorumlusu olarak bir yerde LGBTI+ toplumuna dair gelecekteki algıyı şekillendirdiğiniz söylenebilir. Bu sorumluluk çalışmalarınızı nasıl etkiliyor?

Bu büyük bir soru oldu. Arşivin etrafındaki dinamikler oldukça yavaştır. Yani arşivin zamanı, kalıcılığı, zaman çerçevesi oldukça ağırdır. Bir anlamda arşivin doğasının geçmişten gelenleri korumak olduğu söylenebilir.

Schwules Müzesi gibi bir kurumun etrafında oluşan kültür insanların sahip oldukları objeleri arşive bağışlamalarına olanak sağlıyor. Basitçe söylemek gerekir bu bağışlar kişilerin bize veya başka kurumlara duydukları yakınlık sayesinde gerçekleşiyor. Kurulmuş olan bu bağlar üzerinden arşivimize yeni objeler ediniyoruz.

Örnekle açıklamam gerekirse, etkinliklerinizi değiştirmek çok kolaydır, yapmanız gereken tek şey farklı insanlar davet etmektir. Sergi ve etkinliklerin profilini değiştirmek için şu veya bu sanatçıyı, küratörü, konuşmacıyı çağırmanız yeterlidir. Yani bu şekilde, farklı insanları davet ederek müzenin anında değişmesini sağlayabilirsiniz. Ancak arşiv için aynı şey söz konusu değil, çünkü size objelerini verecek olan insanlara dayanıyor arşiv. Bu da güven kurmanız, bağlantı kurmanız, o kişilerin ait olduğu alt kültüre dokunmanız gerektiği anlamına geliyor. Peki bunu nasıl yaparsınız? Eğer benim bu konudaki planımı sorarsanız, daha farklı arka planlardan gelmiş, daha fazla transın, daha fazla eşcinsel kadının dahil olduğu bir arşiv yaratmaya çalışıyoruz. Şu anda da belli ölçülerde gerçekleştirdiğimizi söyleyebilirim bunu, ancak tabi bu oldukça yavaş ve zaman alıcı bir süreç. Yani bir iki sene gibi sürelerde bitirebileceğiniz bir dönüşüm değil bu, on yıllar alacak bir süreç. Bir on yıl sonra sadece gey değil, queer bir kurum olmak istediğimizi söyleyebilirim; sadece sergi ve etkinlikler anlamında değil, bir arşiv olarak da.

Bu uzun süreçte hangi araçlarla bu dönüşümü sağlayacağınızı açabilir misiniz?

Belki daha önce söylediklerimi tekrarlıyor olacağım ancak kişilerle bireysel düzeyde iletişime geçmeye çalışmak her zaman geçerli bir yöntem. Pek çok önemli bağış, müzenin bağlantı kurduğu kişilerden geldi. Kişiler arası ilişki bizim için önemli bir araç.

Bunun dışında da bazı araçlarımız var tabi. Örneğin bir sergi düzenlediyseniz sergiye konuk olan sanatçılardan eserlerini bağışlamalarını isteyebilirsiniz, ki bu bizim sürekli olarak yaptığımız bir şey. Mesela trans ya da lezbiyen kültürü üzerine düzenlediğimiz bir sergide iki, üç sanatçıyı eserlerini bağışlama konusunda ikna edebiliriz. Sergi alanı, arşive yeni objeler kazanma konusunda aktif bir araç olarak kullanılabilmekte.

Ayrıca Schwules Müzesi gönüllülerin çalışmalarına dayanan bir müze. Arşiv, kütüphane, sergi alanı ve kafede çalışan 50-60 kadar gönüllümüz var. Farklı jenerasyonlardan gönüllülerimiz var ve bu insanlar farklı sebeplerden dolayı gönüllü oluyorlar. Eğer gönüllülerinizi çeşitliliğe dikkat ederek seçerseniz sadece o gönüllüleri değil, arkadaşlarını da kazanmış oluyorsunuz. Bu arkadaşlar sergilere gelebilir, müzede vakit geçirebilir ve sonunda gönüllüleriniz vasıtasıyla ziyaretçilerinizi, ilişkiler ağınızı ve muhtemelen arşivinizi de genişletebilirsiniz.

“Kendi sesinize sahip olmadan ve kendinizi tanımadan önce eşcinselliği patolojikleştiren tıp diskuruyla karşılaşıyorsunuz”

Arşiv, hafıza ve tarih sizin için kişisel olarak ne ifade ediyor?

Ben arşivcilik eğitimi almadım, bir akademisyenim, queer bir akademisyen. Eğer Batı Almanya’da ve sonrasında Almanya’da bir gey olarak hayatıma dönüp bakarsam… Gey ve queer insanlara nesnel bakışın yabancılaşmayla yakından ilgili olduğunu düşünüyorum; tıp, hukuk, psikiyatri vb. size nesnel bir biçimde yaklaşıyor. Bütün bu sorgulama sistemlerinin nesnesi haline geliyorsunuz. Kendi sesinize sahip olmadan önce, kendinizi tanımadan önce eşcinselliği patolojikleştiren tıp diskuruyla karşılaşıyorsunuz. Queer bir nesne olarak, sizi tanımlayan tanımın, bilginiz sizle hiçbir alakasının olmadığı, bu tanımın başkaları tarafından üretildiği bir dünyada yaşıyorsunuz yani. Burada sorulması gereken sorulardan birisi kendi sesine nasıl sahip olursun? Kendi diline nasıl sahip olursun? Sana anlamlı gelen ve yardımcı olabilecek bilgiye nasıl ulaşabilirsin?

Hayat hikayemden bahsetmem gerekirse, 1980’lerden bahsediyorum, edebiyat ve okumayla oldukça iç içe geçtiğimi söyleyebilirim. Gey deneyimleri ya da gey ya da queerin ne demek olduğuna dair büyük miktarda bilgiyi edebiyat ve queer teoriden edindim. Yani kendi tecrübemi edinmeden önce edebi ve teorik bilgi edindiğimi söyleyebilirim. “Gerçekten” queer olmadan önce teorik olarak quuerdim.
Basitçe söylemek gerekirse tarih sizin hayatta kalmanıza yardımcı olan bir şey ancak diğer taraftan da ona ihtiyacınız kalmadığında ayrıca mutlu olacağınız bir şey diyebilirim. Anı yaşamanın verdiği farklı bir mutluluk var demek istiyorum. Eğer anı yaşayabiliyorsanız, kim olduğunuzu, ilişkilerinizin nasıl yürüdüğünü, sosyal hayatınızın nasıl da hafıza ve tarih üzerinden fonksiyon kazandığını artık düşünmeniz gerekmiyorsa, daha direkt bir yaşam biçimine sahip olabilmekten bahsediyorum.

“İnsanları arşivle uğraşmaya, oynamaya davet ediyoruz; arşivin otoritesine karşı gelmeye davet ediyoruz”

Queer arşivi tüm boyutlarıyla ele alarak, arşivin queerleştirilmesi nasıl mümkün kılınabilir?

İlk olarak normatif ana akım boyutuyla edebiliriz, bu kültürle ilgili. Örneğin sadece kuir kitleye mi hitap eden sergiler yapıyorsunuz yoksa genel kitleyle de bir iletişim kurabiliyor musunuz, bir başka deyişle queer olmayan insanlar bu sergiyle ilgileniyorlar mı? Bu soru Schwules Müzesi ile ilgili olarak da kendimize sormamız gereken bir soru olarak ortaya çıktı. Yaptığımız sergiler queer toplumuyla ilgili önemli bulduğumuz sorunlarla mı ilgili olmalı yoksa bunları genel kamuoyunun da erişebileceği, ilgilenebileceği bir şekilde mi ifade etmeliyiz?

Herkese ulaşabilmek için ne kadar ileri gitmeliyiz? Gerçek anlamıyla queer cinsellikten mi bahsetmeliyiz yoksa heteroseksüelliğin de dahil olduğu cinsellik tarihi sergiler mi yapmalıyız? Queer oluşu bir kimlik değil de bir sıfat olarak mı anlıyoruz? 90’ların başında teorisyenler heteroseksüellerin de queer olabileceğini, queer oluşun bir kimlik değil daha çok bir tavır, bir sıfat, eylemlilik biçimi ve heteroseksüel ya da eşcinsel olmasından bağımsız bir ilişki kurma ve yürütme biçimi olarak tanımlamışlardı.

Queerin ikinci tanımıyla ilgili olarak da; Queer, sahip olduğumuz alanı çeşitlendirmek, eşcinsel erkek ve kadınların ve transların da kültürünü dahil etmek istediğimiz anlamına geliyorsa, burada tekrar bir sergi alanı olarak müze ve bir arşiv olarak müze tanımları arasındaki fark gündeme geliyor. Arşivle ilgili olarak kullanabileceğimiz araçlardan birisi öz eleştiri. 20 yıl önce arşivimize katılmış bir koleksiyonda kullandığımız kategorizasyon ya da isimlendirmelerin uygunluk ve doğruluğunu tekrar kontrol etmekten bahsediyorum. Diyelim ki örneğimiz bir trans koleksiyonu… Transı queer bir terim olarak, maskülenlik ve feminenlikten oluşan ikili konstellasyonun dışında bir terim olarak düşündüğümüzde, aradaki geçişin kendisini ifade eden ya da biri ya da diğeriyle kendini tanımlamamanın da kimliğin bir parçası olduğu bir seçenek haline geliyor. Örneğin drag performanslar trans kültürünün bir parçası mıdır? Drag queenler kostümlerini giyip bir geceliğine sahneye çıkan eşcinsel erkekler olarak tanımlanır genelde ve o gecenin sonrasında da gey yaşantılarına devam ederler. Şimdi bu kimliklerinin bir parçası mı? Demek istediğim şu an kullandığımız belli kategoriler var, bir de geri dönüp bakmamız gereken LGBTQI kültürel tarihi var. Bu örnekten yola çıkarak; drag performansları gey kategorisinin altına yerleştirmişiz ama trans kategorisine yerleştirmemiz daha uygun olmaz mıydı? Şimdiye kadar zaten orada duran ama bu şekliyle şimdiye kadar inşa etmediğimiz bir trans soyağacı çıkarabilir miyiz? Arşivi nasıl şekillendireceğimiz konusunda bir örnek bu.

Queerin üçüncü anlamı daha da karmaşık. Queerin, queer arşivin sadece bilgi ve koleksiyondan öte, hislerle de alakalı olduğunu düşünürsek bu tanımı karşılayacak bir arşivi nasıl kurabiliriz? Aklıma bir iki örnek geliyor bununla ilgili. Şu anda insanları arşivimizde çalışmaya çağırıyoruz. Bu standart bir tarih araştırması projesi de olabilir, sanatla ilgili bir proje de. “Şu kişinin hayatıyla ilgili bilgi edinebilmek için nereye bakmam lazım” diyenleri bodrum katımıza davet ediyoruz. Böylece bir biçimde arşivimize giriyorlar ve elimizdekileri onlara sunuyoruz. Objelere dokunuyorlar, bazen açıyorlar, bir arşivci olarak benim için bir kabus bu. Ama sonunda yeni fikirler, yeni bağlantılar buluyorlar arşivde. Örneğin Birleşik Devletler’den gelmiş bir sanatçı vardı, o sırada bizimle ve diğer başka müzelerle işbirliği yapan, Berlin’de ikamet eden bir sanatçı. Arşive geldi ama hiç Almanca konuşmuyor. Arşivin neyle alakalı olduğunu bilmiyor. Arşive girdi, objelere dokundu, baktı ve notlar aldı. Neden yaptığını hala bilmiyorum. Baktığınızda deneysel bir süreç ve deneyler başarısız olabilir. Garantili bir metod yok ortada. Çıktınız saçmalıktan ibaret olabilir ama ilginç de olabilir. Şimdilik bilmiyoruz. Arşivle uğraşmaya, oynamaya davet ediyoruz; arşivin otoritesine karşı gelmeye davet ediyoruz.

“Unutmak da tarihi hatırlamak kadar önemli”

Konuşmalarınızın bazı kısımlarında tarihten bir nevi tutsaklık gibi bahsediyorsunuz…

Tarih ve hafıza aynı zamanda bir yük çünkü. Garip bir süreç yani. Tabi ki tarih ve hafıza bize pek çok şey öğreten, kim olduğumuzu anlamamıza yardım eden kaynaklar, bu doğru. Ancak kötü etkileri de var. Biraz paradoksal, Nietzsche’ci bir biçimde cevap vereyim. Unutmak da tarihi hatırlamak kadar önemli. Unutmak, yani her bir anı bütün bir tarihin ağırlığı altında algılamamak oldukça önemli. Çünkü bir yandan da sadece yaşayan, arkadaşlar edinen, hayatın tadını çıkaran bir queer olmak istiyorsun. Hafıza ve tarihin belli bir fonksiyonu ve önemi var, ancak her şey hafıza ve tarihten ibaret değil.

Ama öte yandan da sayısız anlatı var. Prusya’dan, 19. yüzyıldan başlayarak eşcinselliği Almanya’da kriminalize eden 175. Paragraf 1969’a kadar yürürlükte kaldı. Eşcinseller için faşizm 1945’te Nazilerle beraber yok olmadı. 1950’lerde neredeyse Nazi Döneminde olduğu kadar mahpus eşcinsel erkek vardı. Eşcinsel kadınlar için daha farklı bir durum söz konusuydu ama onların da iyi durumda olduğu söylenemezdi. Örneğin bu dönemlerin hatırlanması oldukça önemli.

Ancak farklı jenerasyonlardan eşcinsel erkeklerin farklı ayrımcılık biçimlerine maruz kaldığı da bir başka gerçek. Örneğin ben kendimi görece şanslı kabul ederim çünkü Almanya bu açılardan 80’lerde o kadar da kötü değildi. Elbette AIDS bir facia gibi algılanıyordu ne yazık ki, pop kültürde queer’lik belli bir yere sahip olmuştu ve artık 70’lerdeki kadar tabu olarak kabul edilmiyordu. Müzede şu an beraber çalıştığımız, şu anda 60, 70 yaşlarında olan gönüllülerimizinse bambaşka hikayeleri var. Pek çoğu işlerinden atılmış, AIDS’in benim jenerasyonumdan daha farklı bir biçimde vurduğu bir jenerasyon. Pek çok açıdan gey oldukları için acı çekmiş veya kimlikleri yüzünden şiddete maruz kalmış insanlar. Ve onların tecrübeleri de benim jenerasyonumdan ya da daha genç jenerasyonlardan farklı. Bu noktada hafıza oldukça önemli çünkü daha önceki jenerasyonlardan farklılıklarını görmemizi sağlıyor.

1945’te Alman yasaları yeniden düzenlenirken 175. Paragraf’ı diğer pek çok baskıcı yasadan ayıran, kaldırılmasını önleyen neydi sizce?

Tam olarak bilmiyorum. Ancak 1945’ten, Nazi Almanyası’nın kayıtsız şartsız teslim olmasının ardından yeni Alman Anayasası’nı hazırlamak için oluşturulan bir komite kurulmuştu farklı sosyal gruplardan temsilciler çağrılarak ve bu komite 175. Paragraf’ın kaldırılması için bir gerekçe görmemişti. Bu söyleyeceğim aslında spekülasyon, benim çok iyi bildiğim şeyler değil ancak 1940’ların Avrupa’sında güçlü bir liberal cinsel hareket ya da bir cinsiyet hareketi yoktu. Aslında Batının ilk LGBTQI hareketi Almanya’da 1920’lerde kurulmuştu ancak bu kültür Naziler tarafından yok edildi. Ayrıca Nazi öncesi Almanya, yani Weimar Cumhuriyeti cinsel reform hareketleriyle ülkenin Yahudi nüfusu arasında Magnus Hirschfeld, Wilhelm Reich, Sigmund Freud ve diğer pek çok isim üzerinden çok güçlü bir bağ vardı. Sosyal ve kültürel bilimler tarafından savunulan liberal haklar Naziler tarafından yok edildi ve Almanya’nın bu sosyal, kültürel ve politik yıkımdan kendine gelebilmesi on yıllar aldı. Yani o sırada 175. Paragraf’ın kaldırılmasını bir dava haline getirecek bir sosyal dinamik yoktu dersem spekülasyon olmaz sanıyorum.

Daha spekülatif bir sebep daha var bu durumla ilgili olduğunu düşündüğüm. 1930’ların Almanya’sında, hatta belki sadece Almanya’da değil, Fransa’da da benzer bir durum söz konusu. Sol hareketler eşcinsellerle pek de yakın değiller. Mesela Almanya’da 1930’larda çıkan gazetelere baktığınızda pek çok solcunun eşcinselliği faşizmle ilişkilendirdiğini görürsünüz.

Bir de Ernst Röhm vakası var, Nazi Almanyası’nda etrafında gey askerleri toplamış önemli bir figür ve Hitler tarafından kendisine rakip olması ve cinsel yönelimi sebebiyle öldürülüyor. Tabi bu da popüler kültür içerisinde pek çok filme konu ediliyor. Gey olmanın faşist olmanıza engel olmayacağı gibi tartışmalar var. Tabi bu doğru ancak eşcinselliği faşizm dinamiklerinin en altında bir dinamik olarak değerlendirmek ciddi biçimde yanlış bir noktaya yönlendirir. Bir başka deyişle eşcinsellik ile homososyallik arasında çok büyük bir fark vardır. Kısaca o dönemde soldan gelen bir dengeleyici, eşcinselleri temsil edecek bir güç yoktu.

Batı Almanya’nın savaş sonrası anayasasına dair diğer bir ilginç detay da 175. Paragraf’ın Nazi versiyonu olduğu gibi korunurken Doğu Almanya’da paragrafın Nazi öncesi versiyonuna geçilmesi. Yani Doğu Almanya’nın anayasası, en azından bu açıdan, Batı’nınkinden daha liberaldi. 50’lerde Doğu Almanya’da paragraf hiç işletilmedi. Batı’da insanlar hapse gönderilirken Doğu’da böyle bir durum söz konusu değildi. Tabi Batı’da kültür çok daha zengin ve özgürdü ancak hukuksal açıdan Doğu Almanya’daki durum geyler için daha iyiydi. Doğu Almanya 175. Paragrafı 1988’de tamamen yürürlükten kaldırdı, birleşmeden iki yıl önce yani. Birleşmiş Almanya’nın 175. Paragraf’ı 1994’te kaldırması Doğu Almanya yüzündendir. Kürtaj ve gey hakları gibi bazı sosyal haklar Doğu’da daha ilericiydi ve 175. Paragraf’ın kaldırılması da birleşmeyi takiben bunlar üzerine yapılan tartışmaların bir sonucuydu.


Etiketler: kültür sanat, dünyadan
Nefret