27/09/2022 | Yazar: Canan Coşkan

"Ana akım otizm modelleri, kuir bir toplumsal cinsiyet deneyimini haritalandıramıyor; haliyle, trans otistikler bu haritalamayı kendileri yapıyor."

Trans kimliklerle nöroaykırılık arasındaki bağa ilişkin taze araştırmalar Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Canan Coşkan, Jude Ellison S. Doyle’un* 4 Ağustos 2021’de Xtramagazine’de yayımlanan yazısını KaosGL.org için Türkçeleştirdi.

Bu yazı nöroçeşitlilikle ilgili deneyim aktarımları içeriyor. Okuduktan sonra nöroçeşitlilik yaklaşımıyla ilgili daha fazla görüşe ve maskeleme, duygusal çöküş gibi terimler hakkında daha fazla bilgiye ihtiyacınız olduğunu düşünürseniz burayı keşfedebilirsiniz.

“Nörokuir” kavramı, bir trans yazarın beynin bağlantılarla işleyişinin tek bir doğru yolu olmadığını fark etmesine yardımcı oluyor.

Mevzuyu gündeme getiren terapistim olmuştu. Kendisine, neden “maskeleme” kelimesini kullanıp durduğunu sormuştum.

Seanslarımızın çoğunu, geçişimi gerçekleştirmemin neden 30'lu yaşları bulduğuna —but alıktıran şeyi görmezden gelmeyi nasıl idare ettiğime— takılarak geçirdim. “İçgüdülerime güvenemedim işte,” dedim terapistime. Kendimin bozuk olduğunu düşünmeyi öğrenmiştim. Garip bir çocuktum. Üç yaşına geldiğimde yazı okuyabiliyordum ve kelime dağarcığım şarıl şarıl ve sıra dışıydı. Anaokulunda Jane Eyre’ı okumuştum ama bir top bile yakalayamamış ya da dört işlem yapamamıştım. Öğretmenler, duygulanımımın tekinsiz olduğundan, bir çocuğun vücudunda yaşayan ufak tefek, yaşlı bir insan gibi göründüğümden, onları korkuttuğumdan şikâyetlenmişlerdi. Kendi yaşımdaki çocuklarla sosyalleşmeyi reddetmiştim. Bu benim için bir güvenlik önlemiydi; çocuklar, doğru düğmelere bastıklarında, volkanik düzeyde, hıçkıra hıçkıra ağlamalara evrilen duygusal çöküşlere doğru itilebileceğimi öğrenmişlerdi ve bazı tipteki çocuklar için bu düğmelere basmak bir meşgale haline gelmişti.

“İnsanları doğru düzgün anlayamadım,” dedim terapistime. Onlara çok kolay güvenmiştim. Üstelik söylediklerini sadece olduğu gibi, imasız algılamıştım. Bir öğretmenin önünde küfür etmiştim ve beni utandırmaya çalışarak “tekrar et bakayım” dediğinde, ona itaat ederek başımı beladan kurtarabileceğimi düşündüğümden küfrü beş kez tekrarlamıştım. Bir muhabbete dönüşebilecek ufak sosyal ipuçlarını asla duyumsayamamıştım. Sadece neler hissettiğimi belirttim, ki bu sıklıkla bir hata oldu. Annem bir keresinde beni, "Diğer insanlar düşündükleri her şeyi her zaman söylemezler," diyerek terslemişti. Ağzım açık kalakalmıştım. Her yanımı kaplayan, saf, kozmik bir dehşet ifadesiyle ona bakıp şöyle demiştim: "Söylemezler mi?!"

Kendimi kusurlu gördüğüm müddetçe geçişimi gerçekleştirmem mümkün değildi. Toplumsal cinsiyetim, normal olmada başarısız olmamın bir başka tezahürüymüş gibi geldi. Kulağa eğlenceli ve gençlik dolu gelmek için özenle pes bir ses tonunu taklit ederek, yürürken kalçalarımı nasıl hareket ettireceğimi öğrenerek, Vasatlık performansında ustalaştım. Bunların tamamı öylesine tüketiyordu ki evden zar zor dışarı çıkabiliyordum.

Sonra bir salgın yaşandı ve böylece artık evden çıkmam ya da başka biri gibi davranmam gerekmiyordu. Geçişimi gerçekleştirdim, bir terapist buldum ve o terapist "maskeleme" kelimesini kullanıp durdu. Bana resmi bir teşhis koyamayacağını söyledi fakat trans kimlikle bazı örtüşmeleri bulunan sağlık durumları konusunda oldukça bilgiliydi ve yıllardan 2021'e geldiğimizde, yukarıda bahsettiğim o çocuk otizm taramasından geçecekti.

Bu hislerin en garibiydi. Sen git, kuirliğinin adını koymanın kendinle ilgili her şeyi açıklayacağına ikna olmuş bir halde, cinselliğine ya da toplumsal cinsiyetine takarak yıllarını geçir; sonra da tüm bu yolun sonunda, görmezden geldiğin başka bir şey daha alıktırıyor olsun…

***

Terapistimin otizm tarama tavsiyesiyle neye uğradığımı şaşırmamalıydım aslında. “Otistik”, olabileceğiniz en trans şeylerden biri. Araştırmalar, bu iki grup arasında yoğun bir örtüşme bulunduğunu ortaya çıkardı. 2020'de yapılan bir araştırma, trans ve toplumsal cinsiyet çeşitliliğinde olan kişilerin otizm teşhisi almış olma olasılığının, düzlere kıyasla üç ila altı kat daha fazla olduğunu tespit etti. Otizm yeterince teşhis edilmediğinden, araştırmacılar esas oranların daha yüksek olduğuna inanıyor —otistikler muhtemelen, nüfusun yaklaşık yüzde 1.5'ini ve transların neredeyse yüzde dokuzunu oluşturuyor.

Yine de ana akım otizm anlayışı ağır bir şekilde natrans cinsiyetçi. Neredeyse tüm tıbbi araştırmalar, otizmin natrans erkeklerde nasıl tezahür ettiğine odaklanıyor ve böylelikle Dişi Atanarak Doğmuş, kısaca DAD ve transfem otistiklerin teşhis eksikliğinden ve destek yoksunluğundan mustarip olmalarına yol açıyor. Otistiklere yönelik kalıpyargılar genellikle maskülenlik kalıpyargılarına —bağımsız, “mantıksal”, duygusuz, empatik olmayan— paralel gidiyor ve bu da toplumsal cinsiyet özcülüğü üzerine inşa edilmiş modellere yol açıyor; tıpkı otizmin bir nevi “aşırı eril beyin” olduğu varsayımı gibi. Popüler bilim makaleleri bir yandan "otizmli bir kızın beyni, otizmli bir oğlanınkinden ziyade tipik bir oğlan beynine benziyor olabilir" gibi cümleler içerirken, diğer yandan da trans ve toplumsal cinsiyet kuiri otistikleri rutin bir şekilde hatalı tanımlayarak kız atıyor.

Transfobik âlem, otistik ve trans topluluklar arasındaki bağıntıyı kabul edince, adeta bir silaha dönüştürüyor. 2018 yılında yapılan bir araştırma, otistik trans ergenlerin yüzde 32'sinin otizm nedeniyle kimlik sorgulamalarına maruz kaldıklarını ifade ettiklerini ortaya koydu. J.K. Rowling dahil olmak üzere, trans karşıtı aktivistler çok sayıda otistik “kızın” kendilerini trans olarak tanımlamaya zorlandıklarına veya kandırıldıklarına dair bir komplo teorisi ortaya attı. Gerçekteyse, otizmin geçiş sürecine bir engel teşkil etmesi daha olası: 2016 yılında, Arizona'dan bir trans erkek olan Kayden Clarke, intihar krizindeyken polis tarafından öldürüldü. Doktoru, Kayden’in otizmi "tedavi edilene" kadar ona testosteron reçetesi vermeyi reddetmişti. Otizm kalıcı bir durum.

"Transfobik âlem, otistik ve trans topluluklar arasındaki bağıntıyı kabul edince, adeta bir silaha dönüştürüyor."

Washington, D.C.’den bir sosyal politika savunucusu olan avukat Victoria M. Rodríguez-Roldán’ın belirttiğine göre, “Kendi yaşam kararlarına dair otistiklere güven duyulmaması olasılığı daha fazla oluyor. Otistikler aynı zamanda trans ise kendilerine inanılma olasılığı daha da azalıyor. (Amerika Birleşik Devletleri’ndeki) bazı yargı bölgelerinde, çocukların geçiş süreci nasıl ki 'çocuklar trans olduklarını muhtemelen bilmiyorlar' argümanları temelinde yasaklanıyorsa, otistik translar da genellikle uzmanların, akrabaların ve yaşamları üzerinde güç bulunduran başkacaların, kendilerinin trans deneyimlerini yalnızca otizmlerinin bir parçası olarak görmeleri suretiyle geçişlerini gerçekleştirmekte engellerle karşılaşıyorlar.”

Trans topluluklarında bile, makbul bir “tıpkı senin gibi” —beyaz, şarola, kürdan gibi, natrans alıktıran, hem but ateşli hem de but havalı— imajını geliştirme baskısı, sakat transların birer yükümlülük unsurlarıymış gibi muamele gördükleri anlamına gelebilir.

“Trans otistikler başkalarında tehdit uyandırıyor,” diyor Kuzey Kaliforniya’dan, sakatlık odaklı bir gazeteci ve uzun zamandır arkadaşım olan S.E. Smith. “Trans otistikler, bir otistiğin neye (Toplumsal cinsiyetsize mi? Cinsiyetsizleştirilmişe mi?) benzemesi ‘gerektiği’ fikrine de, bir transın nasıl görünmesi ‘gerektiği’ fikrine de bodoslama ters düşüyorlar…. Her iki topluluk da onlarla neyi nasıl yapacaklarını bilmekte zorlanabiliyor.”

Haliyle birçok nöroaykırı trans, kendilerini benim bulduğum noktada bulabilir —neye ihtiyaçları olduğunu bulmak yerine “normal” olmaya veya görünmeye taktığım o nokta. Smith’in dediğine göre, “Belli bir şekilde davranmaya yönelik hakiki bir baskı var. Ya doğru türden [sakat] ya da doğru türden trans olmak…”

***

Nick Walker, “Belirli bir oluş biçimi, tek ‘normal’ ve ‘doğal’ oluş biçimi olarak çerçevelendirildiği sürece, eşitliğe giden etkin bir yol yok” diyor.

Walker öz tanılı "alev alev otistik" bir yazar, web çizgi roman yazarı ve psikoloji öğretim üyesi. Kendisi aynı zamanda —"nöronormativiteyi altüst etme" pratiği veya insan beynine sahip olmanın tek bir doğru yolu olmadığı görüşünü içeren— "neuroqueer" teriminin yaratıcılarından biri.

Ana akım otizm modelleri, kuir bir toplumsal cinsiyet deneyimini haritalandıramıyor. Buna karşın, trans otistiklerin bu haritalamayı kendileri yaptıkları bereketli bir gelenek mevcut. Walker'ın, —"kendi kaderini tayin etme ve zorunlu normativiteden özgürleşme savaşı" olarak adlandırdığı şeyin bir parçasını teşkil eden nöroaykırı oluş yolları için kültürel alan yaratmayı ve kucaklamayı içeren— nörokuirliği sadece bir model. Lydia X.Z. Brown'ın kendilerini “toplumsal cinsiyet muallakı” olarak tarif ettiği o meşhur tanım da öyle: “Toplumsal cinsiyetin sosyal ipuçlarıyla ne kadar iç içe olduğu düşünülürse,” diye yazıyor Brown, az çok natrans olan fazlaca otistik bile “ne herkesin erkekler ve kadınlar kategorilerine düzgün bir şekilde uyduğuna dair o yaygın sanının ne de kadınlıkla erkeklikte beklenen ya da varsayılan saçma özelliklerin bir tarafına düşebiliyor”.

"Ana akım otizm modelleri, kuir bir toplumsal cinsiyet deneyimini haritalandıramıyor; haliyle, trans otistikler bu haritalamayı kendileri yapıyor."

Bu çalışma, kuir olarak otistik veya otistik olarak kuir olmanın yollarını ortaya koyuyor. Bu, iki deneyimin de birbirini geliştirmesine —belki de “normal”den ne kadar uzaklaşırsanız görüşünüzün o kadar özgürleştirici olmasına— imkân sağlıyor.

Walker, "İtaatsizliği patoloji olarak çerçevelemek, statükoyu dayatmak için uzun süredir devam eden bir strateji" diyor. “Böylelikle itaatsizin özgürlüğü elinden alınabilir, itaatsiz istismar edilebilir veya 'tedavi' adı altında kendisine her şekilde müdahale edilebiliyor. Bu stratejinin ne kadar eskiye dayandığını ve potansiyel olarak ne kadar baskıcı olduğu hakkında fikir edinmek istersen, bir ara kaçakmani'ye (İng. Drapetopamnia) bak.”

Ben de baktım. “Kaçakmani”, köleleştirilmiş insanların efendilerinden neden kaçtıklarını açıklamak için icat edilen “akıl hastalığı”ydı. Walker'ın, nöronormativitenin ırkçılık, kapitalizm ve transfobi gibi diğer baskıcı sistemlerin işleyebileceği bir araç olduğu tezini de destekliyor. New York’tan, sakatlık, toplumsal cinsiyet ve din alanında akademisyen olan Max Thornton, bu kesişimi “uyumsuzluk” temelinde çerçevelendiriyor.

Thornton, “Kelimenin esas anlamıyla uyumsuzluktan bahsediyorum: Çocukken zorbalığa maruz kalarak ya da dışlanarak harcadığım onca yıl, bendeki sorunun ne olduğunu merak ederek harcadığım onca saat, o Kişi Olmanın El Kitabının herkesin elinde var gibi görünüp de bende hiçbir zaman bir kopyası olmaması hissi… Bu deneyimler toplumsal cinsiyetle mi yoksa nöroaykırılıkla mı ilgiliydi? Bunları birbirinden ayıramıyorum" diyor.

Ancak, Thornton’ın söylediğine göre "uyumsuzluk, Amerikan sakatlık çalışmaları akademisyeni Rosemarie Garland-Thomson'ın ‘bir bedenle çevresi arasındaki uyumsuzluk’ örneği olarak sakatlık fikrine de işaret ediyor”. Yani mesele, ne tür bir beyniniz olduğu değil, toplumunuzun size mahsus beyni olan bir kişiyi barındıracak şekilde kurulup kurulmadığı —tıpkı trans olmakla ilgili meselenin toplumsal cinsiyetiniz değil, sizin toplumsal cinsiyetinizi barındırmakta başarısız olan natrans cinsiyetçi bir toplum olması gibi.

"Hem toplumsal cinsiyetim hem de nörotuhaflığım, çevreme uyumsuzluk alanları. Fakat bu çevre, temelinde sağlamcılık ve transfobi olan kapitalist bir cehennem manzarası. Bu durumda, kim buna uymak ister ki?” diye soruyor Thornton.

***

Hâlâ resmi bir otizm teşhisim yok. Yetişkinleri teşhis etmek için evrensel olarak kabul edilmiş bir standart bulunmuyor. Elimizdeki araçlar çocuklar için geliştirilmiş ve yaş aldıkça belirtilerin saptanması zorlaşabiliyor. Bu yüzden çoğu kişinin eline geçen tek şey bir terapistin veya aile doktorunun beyan ettiği gayri resmi bir karar. Nöroaykırılığımın otistik olmayan boyutları bulunuyor —yaşamımın erken dönemlerinde şiddete maruz kaldım, bu yüzden beynimin işleyiş sistemine muhtemelen TSSB (Travma Sonrası Stres Bozukluğu) karıştı —bu da bir karara varmayı zorlaştırabiliyor. Geçiş sürecime dair yapabilirliklerimi sınırlama ihtimali olan bir teşhisin peşine düşme konusundaysa kararsızım.

"Nörokuirlik, nörotuhaflık ve nöroçeşitliliğin o akışkan bölgesinde yaşamaktan gittikçe daha memnun oluyorum."

Üstelik "nörotipik", yaşam hikâyem açısından makul bir açıklama sunar gibi görünmüyor. Başkaca şeylerin yanı sıra, hiperleksim —mucizevi okumalarıma karşılık gelen klinik terim— öyle alıktırıyordu ki, daha üçüncü sınıftayken üzerimde inceleme yapan birden fazla üniversiteyle çevrelenmiştim. Hâlâ bunun tam tespit edecek bir nokta, benimle ilgili her şeyi açıklayan kesin bir kelime bulunmuyor. Nörokuirlik, nörotuhaflık ve nöroçeşitliliğin o akışkan bölgesinde yaşamaktan gittikçe daha memnun oluyorum. Sonuçta, farklılıklarımı açıklama zorlanımı, bunları "düzeltmeye" çalışmamın bir başka yolu olabilir. Belki de beni kıymetli bir kişi yapan o sihirli kelimeyi aramama gerek yoktur. Belki de hiçbir zaman bozuk olmadığımı kabul etmeye ihtiyacım var.

Benim hikâyemde ya da herhangi birinin hikâyesinde nöroaykırılık, travma ve toplumsal cinsiyet kabuklarını teker teker soymak imkânsız —tüm bu şeyler aynı kişinin başına gelmiş ve o kişi de bölünmez bir bütün. Büyüdükçe, biz kuirlere ve translara binlerce şekilde saklanmaları ve kendilerinden şüphe duymaları öğretiliyor. Nörotipik ya da değil, hepimiz maskeleme sanatını öğreniyoruz.

Çoğu insanın asla yapmadığı, maske çıkarmayı da öğreniyoruz. Oluşun tek bir normal ve doğal yolu olduğu görüşünü kabul ettiğimizde meydana gelen öz yok oluşun farkındayız. Bizi sınırlandırdığı her yerde normativiteyi reddedebiliriz; ne tür bir tuhaf ya da kuir olursak olalım, bizde hiçbir şeyin yanlış olmadığına biz karar veririz.

* Jude Ellison S. Doyle, gazeteci, köşe yazarı. Dead Blondes and Bad Mothers: Monstrosity, Patriarchy and the Fear of Female Power (Melville House, 2019) ve Trainwreck: The Women We Love To Hate, Mock and Fear... and Why (Melville House, 2016) isimli iki kitabın yazarı. Kendileri, New York'un kuzeyinde yaşıyor.


Etiketler: yaşam, sağlık, dünyadan, medya okulu
bülten