05/09/2022 | Yazar: Umut Güven

“Toplumsal konularda bir provokatör rolü üstlenebilen tasarımların gücüne inanıyorum.”

Zamanın ve normların ötesini tasarlayan isim: Koral Sagular Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Koral Sagular ile Türkiye’den Londra’ya uzanan hikayesini, başarılarını ve tasarımlarını konuştuk.

Koral kendi tasarımlarından bahsederken “deneysel, seksi ve baroque” kelimelerini tercih ediyor ve koleksiyonlarıyla kelimelerin çok ötesinde bir dünyayı deneyimlememizi sağlıyor.

Sizleri Koral Sagular’ın yarattığı o alternatif dünyada kaybolmaya davet ediyorum.

Koral selam! Neler yapıyorsun, günlerin nasıl geçiyor?

Selam, 1 yıl önce İstanbul’dan Londra’ya taşınarak kurduğum markamı geliştirebilmek adına gece gündüz demeden inanılmaz yoğun bir tempoda çalışıyorum, fakat işkolik biri olarak bu tempodan yorulduğumu söylemek de yalan olur aslında:) İstanbul’dan yeni geldim, 2 ay orada geliştirdiğim ürünleri test ederek, yeni tasarımlarım üzerinde çalıştım. Şu anda yakında satışa sunacağım ürünler üzerinde çalışıyorum diyebilirim.

Moda ile yolun nasıl kesişti, bize biraz Koral Sagular’ın hikâyesinden bahsedebilir misin?

İstanbul doğumluyum. Lise yıllarımda fotoğrafla tanıştım ve ilk polaroid serilerimi yapmaya başladım. Bir yandan fotoğraf yarışmalarına da katılıp dereceler elde ederken, 17 yaşımda Enka kültür sanat buluşmaları kapsamında farklı disiplinlerden işlerimin yer aldığı ilk kişisel sergimi açtım. Lise eğitimimi güzel sanatlarda resim üzerine tamamladığım o dönem, moda tasarımı okumaya karar verdim, okuduğum süre zarfında ise ayrıca kendimi derslerimden bağımsız bir şekilde geliştirmeye, hep bir basamak daha üste koyarak ilerlemeye gayret ettim ve bugünkü tasarım anlayışımı belirleyen süreç böylece başlamış oldu, moda ile sanat eğitimim hep aynı paralelde yol aldılar diyebilirim.

Çok çeşitli materyalleri, kumaşları ve objeleri farklı yöntemler kullanarak bir araya getirdiğini görüyorum tasarımlarında. Kendi tarzını ve tasarım yaklaşımını nasıl yorumluyorsun?

Deneysel, seksi ve baroque başlıklarında toplayabilirim. Tabii ki doğduğum şehir olan İstanbul’a dair de ögeler bulmak mümkün. Birbirinden çok alakasız gibi gözüken konuları bir araya getirip bunlar arasındaki görünmeyen bağlantıları bulmayı gerçekten seviyorum, bu yüzden sanatla da bağlantılı olarak tasarımlarımda hep bir birleştirme durumu söz konusu.

Dünden bugüne çalışmalarına baktığımızda sürekli kendini yenilediğini ve çok yaratıcı tasarımları bizlerle buluşturduğunu söyleyebilirim. Kendini bu kadar yenilerken ve çok çeşitli işlere imza atarken tarzını korumayı nasıl başarıyorsun? Her ne kadar farklı işler de olsa, senin tasarımını nerede görsem bir şekilde tanırım ve Koral Sagular imzası taşıdığını anlarım.

Öncelikle teşekkür ederim. Her yaptığım tasarımdan sonra, şimdi bunun üzerine nasıl çıkarım, sıradaki ne? Sorusunu kendime hep sorarak, hayatımın genelini de kapsayacak şekilde yerimde saymamaya özen gösteriyorum. Bu da doğal olarak tüm hayatıma yansıdığı gibi, yaptığım işe, yani tasarımlarıma da yansıyor diye düşünüyorum. Bu zamana kadar aldığım eğitim, işlediğim konular ve bana ilham veren tüm ögeler şimdiki tasarım anlayışımı oluşturmamda birer tuğla oldu aslında. Doğrusunu söylemek gerekirse Londra’ya taşınmanın da benim için büyük bir dönüm noktası olduğunu düşünüyorum, hali hazırda benimsediğim tarzın üzerine koymamda bana olan katkısı çok büyük oldu.

Londra’nın bu noktada nasıl bir katkısı oldu?

Türkiye’de yaşadığım dönem şu an halihazırda çalıştığım ve sektörde iletişimde olduğum insanlara ulaşmak bu kadar kolay değildi. Açıkçası Londra’da yaptığım işin de çok daha fazla anlaşıldığını ve takdir gördüğünü düşünüyorum. İstanbul’dayken bir şekilde belli sınırlar dahilinde üretim yaptığımı fark ettim, burada o sınırların giderek silikleştiğini ve çok daha özgür, keyif alarak üretim yapabildiğimi hissediyorum. Buraya taşınmamla Lil Nas X, Bretman Rock ve Bimini Bon Boulash gibi isimlerle çalışma imkânım oldu. Bu isimler markam adına büyük bir adım tabi ki. Ayrıca gece hayatını aşırı seven biri olarak partileme kısmı da işin eğlenceli kısmı diyebilirim, geçtiğimiz hafta sonum Violet Chachki ile gittiğim bir partide Irina Shayk ile tanıştık mesela, o gün giydiğim korsemi çok beğendiğini söylemişti. Spontane olarak böyle anlar yaşamak da oldukça mümkün.

Oradaki yeni hayatında ya da çalıştığın alanda seni zorlayan, yoran şeyler oluyor mu?

Tabii olmaz mı? Londra’ya taşınalı tam bir yıl oldu ve bu yıl içinde yaşanan muhteşem gelişmelerin yanında ciddi anlamda yorucu ve herkesin kolay cesaret edemeyeceğini düşündüğüm bir tarafının olduğunu da itiraf edeyim. Vizemi aldıktan kısa bir süre sonra Londra’ya taşınmam gerekiyordu, aksi takdirde vizem iptal olacaktı. Bu nedenle İngiltere’de vaka sayısının en yüksek olduğu dönemde taşınmak durumunda kaldım. İki ev değiştirdim, bu sırada işimi burada oturtmam da vakit aldı tabii. Hala yeni yeni yerleşiyor gibi de hissediyorum bir yandan. Fakat genel olarak sorun değil çözüm odaklı bir yapım olduğundan ötürü pek sıkıntı yaşamıyorum.

Peki tasarımlarının hikayeleri var mı? Koleksiyonlarını incelerken sanki her birinin anlatacağı çok şey varmış gibi geliyor.

Tasarım sürecinde beslendiğim her unsur kendi örüntüsünden izler taşırken aslında birtakım hikayeleri de canlandırıyor. Bu noktada “Alev Ruhu Sarıyor Geliyor Kalbe Yakın” koleksiyonumdan bahsedebilirim. Araştırma niteliğindeki koleksiyon, bu anlamda, LGBTİ+’ların, toplumun bir kısmı tarafından var olma hakkının nasıl kolayca hiçe sayıldığının ve ‘canavar’laştırıldığının sorgusu.  Vahşice öldürülen Hande Kader’in anısına yapılan üniformada, Türkiye’deki LGBTİ+ bireylerine yönelik nefret cinayetlerini görünür kılmayı amaçlarken, tasarımlar ile bir çelenk görüntüsü oluşturmaya çalışmadığımın, aksine ataerkil toplumun simgeleşen imaj ve objeleriyle ağıt niteliğinde bir sunum hazırladığımın altını çiziyordum.

Temayı desteklemek amacı ile seçilmiş olan Turkish Macho style Ceket-Elbise üzerindeki objelerin  (tesbih, ustura, jilet vs. gibi ) her biri süslemeden ibaret değil, ataerkil toplumun birer temsili olarak göze çarpıyor.

Hazırlık süreçlerinde nelerden besleniyorsun, çalışmaların bizlere ulaşana kadar nasıl bir yolculuk geçiriyor?

Açıkçası, tasarımın kâğıtta değil pratikte oluştuğuna inandığımdan ötürü oturup saatlerce temiz temiz illüstrasyonlar çizmekten pek hoşlanmıyorum. Çoğunlukla siluetlerin genel görünümlerine odaklı sketchler yapıp, koleksiyon süreci için ayırdığım duvarıma ilham olabilecek tüm görselleri dizerek bir yol haritası çıkarıyorum. Konseptime bağlı kalarak antika pazarları veya nalburlardan çeşitli objeler topluyorum. Bunları bir araya getirerek, parçalayarak, yakarak ya da boyayarak çeşitli denemeler yapıyorum, bu sayede koleksiyonun ana hatları ortaya çıkmış oluyor.

Türkiyede yaşayan LGBTİ+ların karşı karşıya kaldığı ayrımcılık ve nefrete de dikkat çektiğin çalışmalarından bahsettin. Örneğin Hande Kaderin anısını yaşatmak için tasarladığın ceket gibi. Toplumsal konulara değinmeyi önemsiyor musun?

Türkiye’deki LGBTİ+’lara yönelik nefret cinayetlerinin konuşulması adına bir iş yapabilmeyi istiyordum. Bu doğrultuda mezuniyetimden sonra İstanbul’da gerçekleştirdiğim prezantasyonumun ciddi ölçüde en çok ilgi gören tasarımı Hande Kader’in anısına yaptığım ceket oldu. Toplumsal konularda bir provokatör rolü üstlenebilen tasarımların gücüne inanıyorum, tabii ki yaşadığımız dönemin sorunlarını bu şekilde, moda yolu ile ifade etmenin önemi de büyük.

Nasıl geri dönüşler almıştın bu çalışmalardan sonra? Sence modanın toplumsal farkındalık anlamında nasıl bir etkisi var?

“Alev Ruhu Sarıyor Geliyor Kalbe Yakın” ismini taşıyan koleksiyonum dünya çapında beş ayrı Vogue edisyonunda yayınlandı, hiçbir pr veya sponsor desteği almadan tamamen kendi imkanlarımla yaptığım bir prezentasyon olduğunu da ayrıca belirtmek isterim. Bu nedenle aldığım olumlu dönüşler benim için ayrıca çok kıymetliydi. Hande Kader 2016’da Türkiye’de yapılan onur yürüyüşünde ‘Videolarımızı çekiyorsunuz ama yayınlamıyorsunuz, sesimizi kimse duyurmuyor.’ diyordu, en azından bunun konuşulmasına yardımcı oldum ve ulaştığım yayınlarla beraber 5 milyon kişi bu hikâyeyi okuma şansı yakaladı. Modanın, kullandığımız tasarım dilinin büyük bir etkisi olduğu gerçek.

Sana ilham veren isimler ve çalışmalar var mı?

Martin Margiela, geçtiğimiz hafta vefat eden Thierry Mugler ve tabii ki John Galliano diyebilirim.

Sektördeki bir şeyleri değiştirecek olsan bu ne olurdu?

Birçok markanın sürdürülebilir modayı konsept olarak işleyerek bunu alternatif bir trend olarak yansıtmasını değil, gerçekten endüstride sürdürebilirlik bilincinin kazanılmasını ve kalıcı çözümlerin oluşturulması yönünde adımlar atılmasını isterdim. Değiştireceğim ilk şey bu olurdu.

Zihninde geleceğe dair nasıl fikirler ve planlar olduğunu çok merak ediyorum!

Markamı en iyi şekilde geliştirmek önceliğim. Az uyku ve çok çalışma temposuyla devam ederek markamı her geçen gün daha bir kademe ileri taşımaya gayret ediyorum.

Kaos GL Dergisine ulaşın

Bu yazı ilk olarak Kaos GL Dergisinin Moda dosya konulu 183. sayısında yayınlanmıştır. Dergiye kitapçılardan veya Notebene Yayınları’nın sitesinden ulaşabilirsiniz. Online aboneler dergi sitesinden dergiyi okuyabilir.


Etiketler: yaşam, moda
nefret