22/01/2021 | Yazar: Umut Güner

Homofobik, transfobik olmanın ‘mutlak’ değişmez bir şey olmadığını, insanların değişebileceğini, dönüşebileceğini söylemeye devam ediyorduk. Çünkü kendimiz de yan yana geldiğimizde değişmeye, dönüşmeye başlamıştık.

Dil yarası Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

İllüstrasyon: Gizem Karagöz, KaosGL.org için stok görsel

90’ların ikinci yarısında örgütlenmeye başlayan LGBTİ+ hareketi, feministlerin bilinç yükseltme toplantılarına “benzer” toplantıları 2000’li yılların ikinci yarısına kadar yapmaya devam etti. Bu toplantılar aslında birbirimizi tanımamızı sağladığı kadar ortak dil ve ortak akıl geliştirmelerimize katkı sağlıyordu. Bu etkinliklerde yapıp ettiklerimizi, yapmak istediklerimizi, gündelik sorunlarımızı tartışmaya açıyorduk. Bazı etkinliklerde neyi tartışacağımıza önceden etkinlik programında yer verirken bazen de özellikle Perşembe Sohbetleri’nde “Bugün ne konuşalım” sorusu ile başlıyorduk.

Bu toplantılarda, “Eşcinseller neden 1 Mayıs’a katılıyor?” sorusuna hep birlikte yıllarca yanıt vermeye devam ettik. Bu soruyu sadece “yeni” örgütlenmeye başlayan insanlar için değil kendimiz için de sormaya devam ediyorduk. Çünkü zaman içerisinde bizim verdiğimiz yanıtlar da değişiyordu. Doğal olarak 90’ların ikinci yarısından 2010’lara kadar hiçbir sorunun yanıtı tam verilmiş, o soru rafa kaldırılmış olmuyordu. Biz soru sorarak örgütlenmeye başladık ve örgütlenirken de soru sormaya devam ettik.

Tek başına “soru sormaya” yüklediğimiz anlam sorunun kendisi ile ilgili olduğu kadar, soruyu kimin sorduğunu, ne zaman sorulduğunu da tartışıyorduk. Hiç kimseyi soru sorduğu için yargılamıyorduk. LGBTİ+ alanının bu kadar görünür olmamasından kaynaklı, soruların ne kadarının merakla ne kadarının ideolojik ya da önyargılı bir reddedişle sorulduğunun ayrımına sorunun soruluş şeklinden ya da soran kişiden hareketle varmak o kadar da mümkün değildi.

“Eşcinseller neden 1 Mayıs’a katılıyor?” sorusu etrafında dolaşıp tartışmak ile “eşcinseller neden bara giderler” sorusuna yanıt bulmak için yaptığımız “Perşembe Sohbetleri”ne örgütsel olarak farklı bir değer yüklemeden tartışıyorduk. Biri, diğerinden daha az değerli değildi.

Herkesin homofobik-transfobik olduğu ön kabulü ile hareket ederken, herkesin değişebileceğine dönüşebileceğine olan inancımızı da koruyorduk. Homofobik, transfobik olmanın “mutlak” değişmez bir şey olmadığını, insanların değişebileceğini, dönüşebileceğini söylemeye devam ediyorduk. Çünkü kendimiz de yan yana geldiğimizde değişmeye, dönüşmeye başlamıştık.

Eşcinsel, biseksüel ve transların katıldığı toplantılarda değil aslında “hetero dünya” ile buluşma alanlarımızda da aynı yöntemi işletmeye çalışarak örgütlenmeye devam ettik. Bunun kendisinin bir diyalog ortamı oluşturduğunu ve LGBTİ+ hareketinin tanınırlığı ve LGBTİ+’ların sorunlarının görünürlük kazanmasında bu yöntemin çok etkili olduğunu düşünüyorum.

Aynı sorulara “hep aynı, aynı” tadında yanıt vermekten yorulduğumu, homo-bi-transfobiklerin klişelerinin dönüşmediğini gördükçe yaşadığım hayal kırıklarına karşın, klişelere verilen yanıtların da bazen bir o kadar klişeleştiğini düşündüğüm zamanlar olmuyor değildi.

“Eşcinsellik hastalık değildir! Homofobi hastalıktır” en sevmediklerimin başında yer alıyor. Hasta olmaya yüklediğimiz olumsuz anlam kadar, toplum sözleşmesinin sanki ana maddelerinden biriymiş gibi yaşatılan ve sunulan heteroseksizmin yansımalarının “kişisel”, “hastalık” meselesine indirgiyor olmamızın uzun vadede harekete negatif yansımaları üzerine hiç düşünülmeden dolaşıma girdi…

Hareketimiz genç bir hareket. Doğal olarak kendi doğruları, dili de zaman içinde değişiyor gelişiyor. Dün altını kalın puntolarla çizdiğimiz doğruları bugün yanlış olarak üstünü çizebiliyoruz. Bugün kullanılması tüylerimiz yer yer diken eden “LGBTİ bireyler” kavramı da böyle bir şeydi.

Son yirmi yıla tanıklık eden biri olarak bu hızlı değişimi zaman zaman yakalamakta zorlanıyorum. Zorlandığım durumlardan biri de bu hareketin bir zamanında emek vermiş ama bir şekilde bu değişimi takip etmeyen lubunya dostlarımla, hareketin doğrularıyla iletişim kuran ve sanki kontrol listesi ile yaşıyormuş gibi hissettiğim aktivistlerin karşılaşma anları oluyor.

Tabii dönem dönem geçmiş yıllarda Kürtlere kurulamayan cümlelerin, Alevilere sorulamayan soruların bu kadar rahat bizlere kuruluyor olmasından ben de rahatsız oluyordum ve bazen laflarını, cümlelerini ağızlarına tıkma hali fazlaca hoşuma gitmiyor değildi. Ancak orada da temel kriter sanki soru soranın da sorduğu soruyu sorgulayabilecek bir iletişim kanalını her daim açık bırakmaktan geçme gerekliliği olduğuna inanıyorum.

Bu arada geçmişe “güzelleme” çekecek kadar kendimi de kaybetmedim. Tabii ki hareket içinde her daim hoyrat bir dille iletişim kuran, suçlayan, yargılayan kişiler oldu ancak bu dil hiçbir zaman hareketin içinde “kurumsallaşmadı”. Tabii ki dönem dönem bu dilden mağdur olan, hareketten uzaklaşan insanlar oldu. Kendi adıma dönüp baktığımda benim de hareket içinde en çok yorulduğum, yıprandığım anların bu dile maruz kaldığım zamanlar olduğunu düşünüyorum ve bütün keşkelerim de bu anlara ilişkin. Bu arada ne ben ne de bir başkası bu dilin hareket içinde görünür olduğu zamanlarda “arkadaşım sen ne yapıyorsun, bu dil bizim dilimiz değil” cümlesini kurmadı. O yüzden geçmişe “aslında biz böyle güzeldik” derken bulduğumda kendimi, sonrasında hatırlıyorum aslında o kadar da güzel çocuklar olmadığımızı. Ne zaman birlikte tartışmaktan vazgeçtik, birbirimize ezber cümleleri boca etmeye, yargılamaya ve infaz etmeye başladık?

Aynı fikri paylaşmadığım, politik olarak ayrıştığım arkadaşlarımla bile tartışmanın belirli bir doygunluğa varacağını bilerek tartışmaktan keyif aldığım, geliştiğim zamanlar olduğunu hatırlıyorum. Bu arada şunu da öğrendim, bu kavgalarda benim elimdeki koz kadar koz karşımdaki kişinin elinde var. Kozlarla yaşamak istemiyorum.

Kendi adıma hareket içinde kuracağımız dilin aslında toplumla kuracağımız dile rehberlik edeceğine inanıyorum.

Hep karşıdakine fatura kesen bir tarz yerine diyalog zemini oluşturmaya ve hem kendim için hem de birlikte mücadele ettiğim insanlar için hayatı kolaylaştırmaya çalışıyorum. Bu, dönem dönem “tartışmaktan kaçınmak, kaçmak” gibi algılansa da diyalog zemini oluşmayan alanlarda tartışmanın sadece kozları paylaşmak ve karşındaki alt etmek gibi kurulduğunu görüyorum ve bu alanlarda kendimi, örgütümü, birlikte mücadele ettiğim insanları ve karşımdaki insana olan saygımı korumaya çalışıyorum.

Aklına ilk geleni söylemek, karşındakinin söylediğinden nasıl etkileneceğini düşünmeden sadece o anlık tartışmayı kazanmak için karşındakini alt etmenin lubunyalık olmadığını, madi kolinin laf sokmak değil birlikte eğlenmek olduğunu umarım hep birlikte yeniden hatırlarız!

Kaos GL dergisine ulaşın

Bu yazı ilk olarak Kaos GL dergisinin Normativite dosya konulu 174. Sayısında yayınlanmıştır. Dergiye kitapçılardan veya Notebene Yayınları’nın sitesinden ulaşabilirsiniz. Online aboneler dergi sitesinden dergiyi okuyabilir.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: insan hakları, yaşam
Nefret