21/01/2021 | Yazar: Yeşim T. Başaran

LGBTİ+ hareketinin insanların kırık kanatlarını tamir etmesi, güçlenmesi için güvenli alanlar yaratma sorumluluğu var. Ancak bu güvenli alanı kırık kanatlarımızı tamir etmenin yolu olarak bizim bilgi birikimimize sahip olmayan insanlar üzerinde bilgi iktidarı kurmak amaçlı kullanmak, savunduğumuz tüm değerlere ters.

Güvenli alan ve hata yapma hakkı Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

90’lı yıllarda LGBTİ+ hareketinin açtığı tartışma alanlarında en çok karşılaştığım yorumlardan bazıları “bizi kabul etmeleri için daha çalışkan olmalıyız, daha iyi insanlar olmalıyız” benzeri cümlelerdi. Bugünlerde yaptığımız etkinliklerde, tartışmalarda herhangi birinin bu cümleyi söyleyeceğini hayal bile edemiyorum. Yazı, bu konu hakkında.

Bir etkinliğe katılmışsın. İnsanlar kimlikleri nedeniyle yaşadıkları sorunları, çözüm yöntemlerini tartışıyorlar, sen de aklına ilk gelen çözümü söylüyorsun. “Bizi kabul etmemek için sürekli bahaneler üretiyorlarsa, biz de onlara hiçbir bahane vermeyelim, böylece kabul görürüz.” Bu tip yorumlar, gayet iyi niyetlerle tartışmaya katılmak, ortada bulunana katkıda bulunmak için yapılırdı. Uzun süredir bu tartışmaların içinde olan insanlar belki yüzüncü kez duymuş oldukları bu yorumu ilk defa duyuyormuş gibi ele alarak tartışmaya devam ederlerdi. “Örneğin çok yalan söyleyen heteroseksüel bir insan çevresi tarafından pek kabul görmez, ama bu özelliğini cinsel yönelimine bağlayarak ‘heteroseksüeller de çok yalan söylüyor’ demez kimse, akıllarının ucundan bile geçmez. Burada önyargıları boşa çıkarmak için değişmesi gereken bizler değiliz, kimliklerimizin kabulü için dünyanın en mükemmel insanları olmamız gerekmiyor; önyargıları üreten sistemsel mekanizmaların, normların değişmesi gerekiyor.”

O yıllardaki tartışmaları yeterince derin bulmadığı için gelmeyenler olduğunu hatırlıyorum. Ya da bir süre devam ettikten sonra “bu toplantılarda hep aynı şeyler konuşuluyor” diyerek katılmayı bırakanları. İnsanlar kendilerine hitap etmeyen ortamlara katılmazlar elbette, bunu garipsemiyorum. Ama kimi insanlar tarafından yeterince derin bulunmayan ve sürekli aynı şeyler konuşuluyormuş hissi veren bu erken dönem tartışmalarına hak ettiği değeri vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Geldiğimiz aşamada LGBTİ+ hareketinin derinleşmiş ve yaygınlaşmış bilgi birikiminin temellerinin genellikle aynı konuları ele aldığımız bu konuşmalarda atıldığını düşünüyorum. Tekrarlarla yeniden ve yeniden kurulan normlarını olağanmış gibi algılamamıza neden olan ataerkil mekanizmanın karşısında bir toplumsal hareketin sürekli aynı konuları ele almasından ve tekrar tekrar kurulan normları tekrar tekrar ters yüz ederek etkisiz hale getirmeye çalışmasından daha doğal ne olabilir?

90’lı yıllarda hâl böyleyken, yani 101 seviyesindeki tartışmaları tekrar tekrar yapıyorken, 2000’li yıllarda durum değişmeye başladı. 2010’ların başında ise, neredeyse derneklerimizin kapısından giren herkes LGBTİ+ hareketindeki tartışmalara, kavramlara hâkim bir şekilde gelmeye başladı. LGBTİ+ hareketindeki tartışmalarla ilgili durum buyken, konuşma yapmaya gittiğimiz ortamlarda da benzer bir hâl ile karşılaşırdık. Söyleşinin başlığı ne olursan olsun, konunun içeriği için siz ne hazırlamış olursanız olun, tartışma kısmında hep 101 seviyesinde sorular, yorumlar gelirdi. 2000’lerin ikinci yarısından hiç unutmadığım bir anımı paylaşmak isterim. Bir gün Sabancı Üniversitesi’nde Ayşegül Altınay’ın Kültürel Çalışmalar dersine davet edilmiştim. Konu LGBTİ+ olunca araştırmacıların spot ışıklarını heteronormatif ataerkil topluma değil de bize tuttuklarına sıklıkla şahit olduğum için, öğrencilerle araştırma sorusu üzerine bir egzersiz yapalım diye planlamıştım. Sınıfta küçük gruplar oluşturduk ve her bir gruptan LGBTİ+’larla ilgili bir araştırma sorusu belirlemesini istedim. Bu öğrencilerin de spot ışıklarını LGBTİ+ kimliklere tutmalarını ve etkinlikte bu konu üzerine tartışmayı bekliyordum. Yani “neyi merak ederiz, neden merak ederiz” konusunu konuşmak üzerine bir planım vardı. Ancak öğrencilerden ataerkil sistemin mekanizmalarını anlamaya, LGBTİ+ların yaşadıkları sorunları derinlemesine öğrenmeye, çözüm yöntemlerini tartışmaya yönelik sorular geldi. İlk defa LGBTİ+ hareketinin üretimlerini öğrenmiş ve içselleştirmiş bir topluluk görmüştüm. Ondan sonraki tarihlerde girdiğim ortamlarda bu durum pek değişmedi.

Neden artık etkinliklerde “bizi kabul etmeleri için daha çalışkan olmalıyız, daha iyi insanlar olmalıyız” gibi hatalı önermelerle, yorumlarla karşılaşmadığımız üzerine düşünmek istiyorum. Türkiye’de özellikle son yıllarda LGBTİ+ kimliklere yaklaşımla ilgili çok hızlı ve derin bir toplumsal dönüşüme tanıklık ediyoruz. Kavramlar ve özgürlükçü yorumlar, tartışmalar LGBTİ+ örgütlerinin sınırlarını çoktan aştı, LGBTİ+ hareketinin özgürlükçü değerleri toplumsallaşmaya başladı. Yaygınlaşırken önemli ayrıntılarından eksilerek dolaşıma girse de en azından var olma, kendimizi ifade etme hakkımız ile ilgili şüphesi olmayan insanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Hareketin buluşma alanları ilk yıllardaki gibi yalnız olmadığını görme, dostların arasında olma niteliklerini taşımaya devam etse de tartışmalar zenginleşti, derinleşti. Artık kendi tartışma alanlarımızda 101 seviyesinde yorumlarla karşılaşmıyor olmamızın bir nedeninin süregelmekte olan bu toplumsal dönüşüm olduğunu düşünüyorum.

Herkes artık LGBTİ+ hakları savunucusu mu? Tabii ki hayır. LGBTİ+ hareketi eskisi gibi yok sayılan, görmezden gelinen bir hareket değil bir süredir. Bizden çıkan ses yükseldikçe karşıt sesler de artmaya ve görünür olmaya başladı. Ortada bizim başlattığımız bir aksiyon olmadığı günler bile siyasetçiler, bürokratlar, çeşitli akademisyenler, yazarlar, farklı toplumsal gruplar, hatta şirketler LGBTİ+ karşıtı gündem yaratma gereği duyuyorlar. Örneğin 23 Nisan 2020’den itibaren birkaç günde bir kimliklerimiz hakkında bir hashtag Twitter’da TT oluyor. Bir yandan da daha dar çevreler arasında yürüyen tartışmalar yapılıyor. Gündelik hayatımızda doğrudan karşılaştığımız ayrımcılıklar, şiddet, engellenmeler üzerine bir de kamusal alanda kimliklerimiz hakkında sistematik olarak ileri geri konuşulmasına maruz kalıyoruz. Bol yalan ve manipülasyon içeren bu saldırılar doğal olarak değerlerimize daha sıkı sarılmamıza, güvenli alan tanımımızı LGBTİ+ kimliklerle ilgili hatalı görüş bildirmenin men edildiği alanlar olarak ele almamıza neden oluyor.

İçinde olduğumuz bu tablo gri alanları kaçırmamıza neden olmaya mı başlıyor, sorusu geliyor aklıma. Gri alanlar derken, şiddet ve ayrımcılık içeren bir görüşü kabul edilebilir bir şekilde süslemeyi kastetmiyorum. Gri alandan, bulunduğu pozisyon ve sahip olduğu imkanları sorgulamak yerine bizim kimliklerimizi kriminalize eden saldırı amaçlı manipülatif yorumlar yapanlar ile gerçekten de henüz bilmediği ve anlamadığı için hatalı yorumlar yapanlar arasındaki farkı değerlendirebilmeyi kastediyorum. Kendini güçlü hissetmek için seçtiği hedeflerden biri olduğumuz ve tek işi gücü buymuş gibi durmaksızın saldıran insanların sinir uçlarımızda yarattığı tahribata kapılıp, kendi odağımızı kaybetme riskiyle karşı karşıyayız sanki.

Artık LGBTİ+ haklarını tartıştığımız etkinliklerde “kabul görmek için daha iyi insanlar olmalıyız” ve benzeri hatalı önermeleri pek duymuyor olmamızın bir başka nedeni de bu tür cümlelere karşı tepkisel yaklaşmamız olabilir mi? Bu kabul edilebilir bir önerme değil elbette. Ama bir önermeyi kabul etmemenin, aksi görüşü savunmanın tek yolu onu dillendiren kişinin kendini kötü hissetmesine neden olacak bir şekilde tartışmak mı? Hareketin genelinden farklı düşünceleri olan insanlar, bizim ortamlarımızda bunları söylememeleri gerektiğini gördükleri için susuyor veya gelmiyor olabilirler mi?

LGBTİ+ hareketinin bilgi birikimi bir hapmış gibi yutup da edinilebilecek bir şey değil. İlk defa duyan insanların kavramlarımızı, tartışmalarımızı, sorgulamalarımızı anlaması, özümsemesi, kendi deneyimi üzerinden değerlendirerek kendisi için yeniden şekillendirebilmesi için bir vakte ihtiyacı olur. Bunun gerçekleşmesinin yolu, bu tip yorumlar duyduğumuzda “burası güvenli alan, burada bu tip düşüncelere yer yok” demek değil. Güvenli alan kavramının altı çok farklı doldurulabiliyor. Kimileri için kimlikleri hakkında özgürlükçü olmayan yorumların yapılmadığı, bu tip yorumlar yapanların özür dilemeden bir daha giremeyeceği bir yer anlamına gelirken, kimileri için de engellerle karşılaşmadan kendisini rahatça ifade edebildiği, ortamdaki yaygın olandan farklı görüşleri savunabildiği, haklı bulunup da insanları ikna edebildiği veya tartışmalar sonrası fikrini değiştirdiyse çekinmeden “hatalıydım” diyebildiği bir alan. Güvenli alan kavramı benim için ikincisini ifade ediyor: Farklı görüşlerimle insanları ikna etme imkanımın olduğu veya hata yaptıysam çekinmeden bunu kabul edebildiğim bir alan.

Kimliklerimiz hakkında özgürlükçü olmayan yorumlar yapılmasına izin verilmeyen alanlara ihtiyacımız var tabii ki. Bombardıman şeklinde üzerimize üzerimize fırlatılan nefret söylemlerinden bir nebze nefes alabildiğimiz, kendimizi tüm potansiyelimizle gerçekleştirmemize fırsat veren, var olduğumuzu hissetmek için kendimizi anlatma telaşına düşmek zorunda kalmadığımız bir alan. Rahatlayabilmek, güçlenebilmek için bu tip bir güvenli alana ihtiyacımız olduğu fikrine katılıyorum. Ama bir toplumsal hareketin sorumluluğunun bundan daha fazlası olduğunu düşünüyorum. LGBTİ+ hareketinin insanların kırık kanatlarını tamir etmesi, güçlenmesi için bu tip güvenli alanlar yaratma sorumluluğu var. Ancak bu güvenli alanı kırık kanatlarımızı tamir etmenin yolu olarak bizim bilgi birikimimize sahip olmayan insanlar üzerinde bilgi iktidarı kurmak amaçlı kullanmak, savunduğumuz tüm değerlere ters.

Tam bu noktada, LGBTİ+ hareketinin her zaman gündeminde olsa da özellikle son yıllarda çok daha fazla pratiğe dökülmüş, somut politikalar üretilmeye başlanmış olan kapsayıcılık kavramı aklıma geliyor. En temel amacı özgürlükçü değerleri yaygınlaştırarak nefret ve ayrımcılığın karşısına bir duvar örmek olan LGBTİ+ hareketi, kırmızı çizgiyle dışarda tutması gereken yaklaşımlara karşı tavır alırken, kucak açması, karşılıklı dönüşmeye açık olması gereken yaklaşımların da farkında olmalı. “Kabul görmek için iyi bir insan olmalıyım” görüşünü bir mücadele yöntemi olarak benimseyemeyeceğimiz çok net elbette. Ancak bu görüş neden bizim karşımıza çıkıyor? Ya da tam tersi: Aslında LGBTİ+’lar arasında müthiş yaygın olmasına rağmen neden bu görüş pek karşımıza çıkmıyor? Bu soruları sorduğumuz zaman kendimizi geliştireceğimiz ve politikalarımızı zenginleştireceğimiz birçok yanıt bulacağımızı düşünüyorum.

Kaos GL dergisine ulaşın

Bu yazı ilk olarak Kaos GL dergisinin Normativite dosya konulu 174. Sayısında yayınlanmıştır. Dergiye kitapçılardan veya Notebene Yayınları’nın sitesinden ulaşabilirsiniz. Online aboneler dergi sitesinden dergiyi okuyabilir.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: yaşam, siyaset
Nefret