01/09/2020 | Yazar: Seyhan Arman

En çok da ablamdı sahip çıkanım. Belki bu yüzden ona bu kadar yanıyorum. Belki bu yüzden Fatiha okumam bile yarım kalıyor her seferinde. Rahmet dilemek bile gelmiyor içimden, konduramıyorum.

Kokar Eski Kokar Değil Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı
Seyhan Arman | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Seyhan Arman

Yan yana üç mezar, üç kız kardeşin mezarları. Sol taraftaki Zahret Teyzem. Onu hiç görmedim ama çok anlatırlardı ben küçükken. Çok güzelmiş zamanında, bütün köy peşindeymiş. Serpilmeye başladığı ilk anlardan itibaren başlamış asla evlenmeyeceğim ben diye. Geleni geri çevirmiş, görene bakmamış bile. Neden sonra kasabaya daha ilk indiğinde aşık olmuş yabancı bir adama. Adam Çerkes bile değilmiş, üstelik de çok çirkin. İnat etmiş, direnmiş dedemle nineme. “Vermezseniz kendimi öldürürüm.” demiş. O dönemin en büyük olayıdır, Zahret Teyzemin Muhtar Eniştemle evlenmesi.

Eniştemin adı niye Muhtar bilmiyorum, bildiğin aşçı adam. Zaten teyzemle eniştem, kasabada eniştemin yemeklerini yaptığı esnaf lokantasında tanışmışlar. Hâlâ herkes Muhtar der. Niyeyse merak edip hiç sormadım, neden Muhtar senin adın diye.

Yıllarca bütün köylü Zahret Teyzemin "hatasını" konuşmuş, o güzel kız bu çirkin yabancı adamda ne buldu diye. Onların söylenmeleri bitmeden bir sabah gözlerini açmamış Zahret Teyzem. Ne oldu, niye öldü hâlâ bilmeyiz. O zamanlar adli tıpa gidilsin, araştırılsın yoktu. Zaten apar topar getirip buraya gömmüşler. Muhtar Eniştem çok yandı arkasından. Hiç evlenmedi; başka bir kadınla hiç işi olmadı. Sabah akşam ya köy kahvesinde ya da mezarlıkta bulursunuz kendisini. Şimdilerde köylüler de pek seviyorlar: “Muhtar aşağı, Muhtar yukarı.” Yeni yetme gençler Muhtar Eniştemin Çerkes olmadığını bile bilmezler. Gelirken kahvede görüp el ettim, selamımı aldı ama tanımadı beni. O denli yaşlanmış.

Bu taraftaki de diğer teyzemin mezarı. Adı batasıca içlerinde en son öleni, iki sene önce bu zamanlardı, tam tarih bilmiyorum. Hem babasından kalan malın üzerine oturdu hem de kardeşlerine bin bir eziyet yaptı. En büyük abla diye bunu anne yerine saydı bizimkiler ama ne anneliği, üvey babalık bile yapmadı bizimkilere. Yine de kötü düşünmemeye çalışıyorum hakkında. Anneme çok çektirdi ama annem yine de pek severdi. İki kilo salatalık alsa bir kilosunu ablasına yollardı babamla. Kendine almaz ablasına alırdı. Erken yaşta annesini kaybetti diye ablasını anne yerine koydu demek ki. O abla da eziyet ettikçe etti hepsine. Sırf para için, mal mülk için yapmadığı sahtekarlık kalmadı. Çok önemserdi dedemden kalan o büyük evle, Kokar' ın orada ki tarlayı. Hiç hakkı değildi ama sahiplenmişti kendi kendine. Zavallı kardeşleri de ağızlarını bile açmadılar. Peki ne oldu? Daha öldüğünün haftası satıp savdı çocukları. Şimdi birisi İstanbul’ da,  diğeri Hatay’a gelin gitti, öbürü de nerede akşam orada sabah. Biz buralara gelip uğraşamayız diye anında sattılar her şeyi. Analarının Yedi Yemeği’nde bile "Çerkeslerde cenaze sahipleri yeme içme ikramı yapmazlar." diyerek sıvışıp gittiler. Yine ben ve kardeşlerim sahip çıktık da gelenle gidenle ilgilenip, yas evinde durduk.

Oysa beni hiç sevmezdi erkek sevdalısı adı batasıca. Çocuğun erkeği torunun erkeği diye diye ölüp gitti. Halbuki bizde kadın erkek pek farklı değildir. Tabii ben adı batasıcanın erkek sevdasına darbe vurunca nefreti körüklendi. Annem fark edip biraz soğusa da yine de hep sevdi ablasını.

Bak bu da anneminki. İçlerinde en çiçekli olanı. Çok severdi annem çiçeği, danteli, süsü. O yüzden en çiçeklisi annemin mezarı. Aslında hepsine eşit ekiyor, eşit suluyor Muhtar Eniştem ama anneminki daha bir tutuyor. Bir tek şu zambaklar fazladan, onu da ben geçen sene ablam için aldığımda ekmiştim. Rahmet olsun canına, anam da çok severdi zambağı. Zaten bizim buraların zambağı meşhurdur biliyorsunuz.

Hep aynı sırayla geziyorum mezarlığı. Ne zaman köye gelsem doğrudan mezarlığa gelirim. Kapıya nar ağacının oraya bırakıp arabayı, sırayla uğrarım herkese. Zaten mezarlığın yarısı bizimkiler. Zamanında köyü dedem kurmuş. O yüzden annemlerin kızlık soyadı Çokça. İlk girişte solda Ferhat Abimin mezarı var. Büyük dayımın oğlu kendisi, çok severdi beni. Şimdi sevmesin. Ben de çok severdim ama. Ne hayatımın ikinci baharında ne de öncesinde hiç kırmadı beni. Hep başımı okşadı “yeğenim neettin?” diye. Koca mezarlıkta neredeyse mermer taşı yapılmamış tek mezar da onunki. Halbuki yengem de severdi Ferhat Abimi, çocukları da. Durumları da yerinde. Neredeyse üç yıl oldu öleli niye bu mezar hâlâ yapılmadı anlamıyorum. Vallahi bende hakkı büyük, onlar yapmasa ben yaptırayım baharda. Her gördüğümde içim acıyor, kimsesiz gibi yatıyor zavallı Ferhat Abim.

Ondan sonra sağ tarafta da üç kız kardeş annemler var zaten. Sonra tepeye doğru dedem, ninem, Hatice Ablam, Babuş Dayı. Sırayla yatıyorlar. Hortumu alıyorum elime, hepsinin mezarlarını, dikilmiş ağaçlarını tek tek suluyorum. Gerçi bana gerek yok, Muhtar Eniştem sabah akşam burada. Yine de benim de elim değsin istiyorum. En tepede dağa doğru olan yerde de ablam yatıyor 13 aydır. “Ben ölürsem beni tepeye dağın eteğine gömün.” derdi hep. Hiç "Allah etmesin." demedik hep güldük geçtik “Dağlar Kızı Nurhan” diye. Oysa kim kendi ölümünden bahsetse "Allah etmesin." ya da "Allah geçinden versin." derdik. Bir tek Nurhan Ablam’a güler geçerdik. Üzerine konduramıyorduk demek ki. Ama 13 aydır bu dağın eteğinde tam da istediği yerde yatıyor. İnsan annesine babasına üzülüyor, en büyük dert o zannediyor ama kardeş acısı başkaymış. Koca mezarlıkta bir tek ablama gelince hüngür hüngür ağlarım. Hepsine rahmet diler, Fatiha okurum. Ablamda hep yarım kalır o Fatiha. Hâlâ konduramam ölümü ona. Öyle böyle abla değildi ki; beni koruyup kollayan, ilk sahip çıkan oydu. Evdekilere “ben böyle böyleyim.” dediğimde büyük kriz çıkmıştı, “Millete ne diyeceğiz?” diyeninden, “Bize yakışmaz.” diyenlere; “Psikoloğa götürelim” diyenlerden, “Asla görüşmem.” diyenlere kadar hepsine karşı durdu ablam "Siz ne diyorsunuz, o benim kardeşim, asla atmam ve size de izin vermem." diye yekten suratlarına haykırdı hepsinin. Aynı gece de okkalı bir tokat attı bana, ağlıyorum diye. "Sen böyle ağlarsan tepene çıkarlar, sen kendinden emin değil misin? O zaman sus ağlama, dimdik dur herkesin karşısında. Bak bende senin arkandayım." dedi ve son ağlayışım oldu böyle oluşumla ilgili. Yanarım yanarım da ablama Metiner’i anlatamadığıma yanarım. Anlatsam böyle acı çekmezdim belki de.

Bak yine aklıma takıldı, niye bu mezar hiç çiçek tutmuyor ya. Aynı mezarlık, aynı memleket ama bir ablamın mezarı çiçek tutmuyor. Her geldiğimde iyice tembihliyorum Metiner’i, bak sen buraya ne varsa ek, ben gelince parasını veririm diye. O salakta bana "Tamam abla." demez mi. Ne ablası lan, eski aşkım desene. Gerçi ne bilsin kaç gece onun için ağladığımı. Ben bunu ilk Kokar'ın orada gördüm. Tabii o zamanlar Kokar şimdiki gibi değildi. Yalaka belediye başkanı henüz etrafını betonla çevirip, tuvalet, soyunma kabini falan yapmamıştı. Kokar da bu kadar meşhur değildi, bildiğimiz kendi kendine çukurlaşıp havuz gibi olmuş Kokar’dı. Ay adı gibi gerçekten de tuhaf kokardı. Bunun dibindeki çamur sedef hastalığına falan iyi geliyor diyorlar şimdilerde. Başka memleketlerden akın akın gelip suyuna girip, piknik yapıyorlar. Gerçekten şifa bulan da çokmuş güya. Tabii biz çocukken başka eğlenceler yoktu diye gelirdik buraya, akşama kadar Kokar’da yüzerdik. O zamanlar suyu biraz daha soğuktu, şimdi bazen ayağımı falan sokuyorum da ılık gibi geliyor bana. Suyu dağdan, kaynaktan geldiği için buz gibiydi. Bak şu kuru pınarlardan da sular akar tarlalara falan uğrayıp nehre dökülürdü. Şimdi ne suyun soğukluğu kalmış, ne pınarlar, ne de tarlalar. Yine var birkaç tarla ama köylü hepten sosyete olmuş, tarlada çalışan yok. Pınarlar niye kuru, su nereye gidiyor bilmiyorum. Belediye havuzun altından su gideri mi yaptı nedir. Halbuki buranın adı bile bu pınarlardan geliyor: Çokçapınar. Annemlerin kızlık soyadı da o yüzden Çokça. Dedem kurmuş bu köyü.

Ne zaman köyden bahsetsem bu bilgiyi de hep paylaşırım. Dedem, köy ağasıydı diye övünüyorumdur belki de. Neyse ben bu Kokar'da ilk gördüm Metiner’i. Ebe diye gelmişti Mahinur Teyze, bu da onun oğlu. Bakmayın siz bana abla dediğine, benden neredeyse beş altı yaş büyüktür.

Yaşım onbeş onaltı var, her zamanki gibi Kokar'ın etrafındayız. Yaşıtım erkekler 20-25 yaşına kadar girerlerdi Kokar'a ama ben diğer kızlar gibi 15'imde falan bıraktım, girmiyordum. Adeta tomur güvercinlerim varmış gibi herkesin içinde suya girmez, sırma saçlı bir ceylan gibi süzülürdüm su başında. Kokar'ın çamurundan heykeller yapardım. Diğer erkek çocukları artık ergen oldukları için, çocuklukta ki gibi çamurla mamurla oynamaz direk karı kız muhabbeti, yetişkin adam tripleri yaparlardı. Ben tabii genç kız havalarında daha sanat sepet işleri. Söylemesi ayıp heykel falan yapmaya da elim pek yatkındır. Herkes uyduruktan tencere, çaydanlık yaparken ben resmen sanat eseri heykeller yapardım. Kıskançlıktan ertesi güne kalmaz bozardı piç kuruları.

Yine bir gün süzülüyorum Kokar'ın başında. Çamurdan bir at yapmıştım. Son düzeltmeleri falan yapıyorum uzun uzun. "Ooo yeteneklisin ha." dedi birisi. Baktım, bakmaz olaydım, aşık oldum anında. Kim ki bu? Buralardan değil, misafir galiba falan diye düşünürken yürüyüp gitti nehre doğru. O gün bütün akşam, bütün gece onu düşündüm. Hem kendi kendime ilk defa bir erkeğe duyduğum bu denli net bir duyguyla karşılaştığım için şaşkındım, hem de akıl almaz bir mutluluk vardı içimde. Kimdi acaba? Yine gelir mi falan derken hemen ertesi gün yine gördüm nehrin kenarında. Bir tane çul sermiş, küçük bir radyo var yanında, elini başının altına koymuş, taş atıyor suya. “Merhaba, ben dünkü atı yapanım.” dedim, oturdum bir kenara. “Bildim bildim, merhaba.” dedi elini uzattı. Önce bir kaldım, sonra elimi uzattım, elini tuttum radyoda hareketli bir şarkı başladı. Şarkı hareketli ama görüntüyü yavaşlatmışlar gibi saatlerce elini tuttum sanki. Ne diyeceğimi bilemedim. İçimde bir sarılma hissi. O da bakıyor bön bön. Anlamadı tabii ne bilsin karşısındaki 15-16 yaşındaki erkek çocuğu dün öğlenden beri ona aşık. Elini çektiği anda görüntü de sesle eşit orana döndü. Radyoda Hakkı Bulut: "…Henüz üç yaşında bir kardeşim var, seni ondan bile kıskanıyorum…" Allah'ım bu nasıl bir aşk şarkısı böyle, tam beni anlatıyor sanki. O gün, öbür gün derken her gün görüyorum ben bu Metiner’i; bazen kahvenin orada, bazen nehrin kenarında; çokça da Kokar'ın orada. Onu her gördüğümde kafamda aynı şarkı:”… Henüz üç yaşında bir kardeşim var...” Aynen öyle, herkesten her şeyden kıskanıyorum ben bu çocuğu. Birisi ile oyun oynasa kahvede, kıskanıyorum. Kokar'da arkadaşlarıyla görsem, kıskanıyorum.

Annesiyle kasabaya gidiyor, bazen annesinden bile kıskanıyorum. Gece gündüz aklımda. Varsa yoksa Metiner. Ablamdan gizli gizli çaldığım walkmande Hakkı Bulut. Kasetini aldım kasabadan, dönüp dönüp aynı şarkıyı dinleyip ağlıyorum. Bazen ablam yakalıyor beni "Ne oluyor sana?" diye soruyor ama "Hiç." diyorum hiç. Nasıl diyeyim ki “Ebenin oğluna aşık oldum.” diye.  Bir keresinde gece walkman kulağımda damda ağlıyorum yine. Ablam geldi. O da gizliden sigara içmeye gelmiş. Tam böyle anlatacağım “Abla ben böyle böyleyim, Metiner'e de aşık oldum ama cesaret edemedim sana söylemeye.” Kesin dedim babamlara söyler, beni evden kovarlar, annem üzülür, ben de rezil olurum. "Anlat bebeğim, ne derdin varsa anlat, ben senin ablanım." Ne çok güven verdi o cümle bana ama anlatamadım. Ne ablama anlatabildim ne de Metiner’e. O dönemde köy yerinde anlatsam Metiner’e, kesin bir şeyler yaşardık ama adım çıkabilirdi. Köylüler duyabilirdi ve bizimkiler üzülürdü diye içime attım hep. Ha şimdi ne oldu, bütün köy öğrendi ne olduğumu. Metiner bile abla diyor düşün. Gerçi ablamla annem, bir de Ferhat abim sahip çıkmasalardı bana bırak köylünün "dönme ablası" olmayı, il sınırından bile giremezdim. En çok da ablamdı sahip çıkanım. Belki bu yüzden ona bu kadar yanıyorum. Belki bu yüzden Fatiha okumam bile yarım kalıyor her seferinde. Rahmet dilemek bile gelmiyor içimden, konduramıyorum.

Yine dertlendim köye gelince. Gidip Metiner’e çiçek paralarını ödeme bahanesiyle azıcık aşkımı tazeleyeyim dememe kalmadan Muhtar Eniştem’in geldiğini gördüm, meraklı bakışlarıyla. Arabayı değiştirdim ya yabancı zannetmiştir. “Muhtar Enişte, benim ben. Nasılsın? Hadi ben kaçtım enişte." Görüşürüz Çokçapınar, yine kimsesiz kaldığımı hissettiğimde gelirim. Görürüm anamı, ablamı, ilk aşkımı. Yine hasret giderip, devam ederim yalnız hayatıma kaldığım yerden. Metiner’imi göremedim bu sefer ama haberlerini aldım. Boşanmış karısından, yazık. İyi kızdı Elif Abla. Düğünlerinden hatırlıyorum, ne de güzeldi. Aslolan güzellik değil demek ki. Beni alsan paşalar gibi yaşatırdım seni Metiner. Ama o göbekle olmazdı baştan söyleyeyim.

Şöyle bir köyü de gezip, doğduğum eve bakıp düştüm yola. Azıcık yeni arabamın havasıyla, azıcık sevdiklerimle hasret gidermenin huzuruyla, azıcık da sevdiğimi anmanın rahatlığıyla.

Gerçi bu defa yüzünü göremedim ama olsun hâlâ aynı şarkı hem kulaklarımda hem de surround sistemli arabamda: “…Henüz üç yaşında bir kardeşim var, seni ondan bile...”

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. Yazının KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: kadın, yaşam
Nefret