21/09/2021 | Yazar: Sema Semih

Trans dışlayıcı “feminist” görüşlerin ortaya çıkışının ardında yatan en önemli etkenlerden biri, toplumsal cinsiyetin [gender] hem feminist siyaset içerisinde hem de psikiyatri, tıp ve hukuk literatüründe geniş bir biçimde yer alan ihtilaflı bir kavram olmasıdır.

Toplumsal cinsiyet krizi ve cinsiyet kimliği mücadelesi Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Feminist hareket ve kuramdaki trans dışlayıcı görüşler, hem siyasi gruplar içerisindeki hem de akademideki tartışmaların bir sonucu olarak, 1970’lerden bugüne uzanan bir tarihsellik içerisinde, felsefi ve ideolojik bir pozisyon oluşturdu. Bu yazıda bu görüşlerin ortaya çıkmasına ve yıllar içinde daha da görünür olmasına zemin hazırlayan kuramsal, siyasi ve tarihsel birtakım dönüşümleri özetlemeye çalışacağım.

Trans dışlayıcı “feminist” görüşlerin ortaya çıkışının ardında yatan en önemli etkenlerden biri, toplumsal cinsiyetin [gender] hem feminist siyaset içerisinde hem de psikiyatri, tıp ve hukuk literatüründe geniş bir biçimde yer alan ihtilaflı bir kavram olmasıdır. Toplumsal cinsiyet kavramı (ve biyolojik cinsiyet-toplumsal cinsiyet ayrımı) 1960’larda seksologlar ve psikiyatristler tarafından transseksüel kişilerin varsayılan anormalliklerini açıklamak için ortaya atılmıştı. Transseksüelite üzerine araştırmalar yapan psikiyatri profesörü Robert Stoller’a göre toplumsal cinsiyet, bir kişinin sahip olduğu feminen ve maskülen özelliklerin oranına işaret ediyordu. Stoller’ın düşüncesinde doğuşta atanan cinsiyeti erkek olan bir kişi eğer baskın olarak maskülense, bu kişi normaldi. Eğer bu kişi baskın olarak feminense, ya da feminenliğe atfedilen cinsiyet özellikleri taşıyorsa, o zaman bu kişinin cinsiyetinin tıbbi bir müdahale ile normalleştirilmesi gerekmekteydi.[1] Dönemin baskın ve basmakalıp toplumsal cinsiyet rollerini yeniden üretseler de Stoller ve bu alanda çalışan Harry Benjamin ve John Money gibi diğer isimlerin transseksüeller hakkında ortaya attığı görüşler cinsiyeti yeniden belirleme ameliyatlarının uygulanmasını mümkün kıldı. Hasta olmayan bedene müdahale etmek istemeyen cerrahların trans geçiş ameliyatlarını gerçekleştirebilmek için bilimsel bir gerekçesi olmalıydı. Psikiyatri alanında trans “vaka”lar üzerine yapılan çalışmalar, geçiş ameliyatlarının tıbbi olarak gerekli görülmesinin meşru zeminini oluşturdu. Transları hasta olarak nitelendiren bu yaklaşımlar aynı zamanda interseks çocukların bedenlerine yapılan- şüphesiz ki hayatlarının ilerleyen dönemlerinde ciddi travmalara yol açan- cerrahi müdahalelerin de maalesef önünü açtı.

Psikiyatri alanındaki bu gelişmelerin de etkisiyle toplumsal cinsiyet kavramı, 2. dalga feminizmin hâkim olduğu 1960’lı yıllarda -Anglo-Sakson bağlamda feminizmin temel tartışmalarından biri haline gelerek- feminist siyasetin öznesi olduğu varsayılan kadın kategorisinin yerini almaya başladı. Feminist kuramdaki bu epistemolojik değişimin kabaca iki temel sebebi vardı. Birincisi, marjinalleştirilen, beyaz olmayan, sömürgeleşmiş, işçi sınıfına mensup ve farklı etnik gruplardan Avrupa’ya göç eden kadınlar, feminist mücadele içinde seslerini yükseltmeye başlamışlardı. Bu durum feminist siyasetin temsil ettiği kadın kategorisinin farklı sosyo-kültürel ve sınıfsal bağlamlarda yaşayan kadın deneyimlerini kapsamadığının anlaşılmasına ve eleştirilmesine vesile oldu. İkinci olarak, postmodern eleştiriyle birlikte tüm evrensel kabuller gibi kadınların özgürleşmesine dair büyük anlatı da sorgulanmaya başlanmıştı. [2] Joan Scott’un 1984’te yazdığına göre toplumsal cinsiyet, feministler tarafından (biyolojik) cinsiyetler arasındaki ilişkilerin toplumsal olarak düzenlenmesine atıfta bulunmak amacıyla kullanılmaya başlanmıştı.[3] İkinci dalga feministler kadınlığın ve erkekliğin biyolojik cinsiyetin üzerine temellenen toplumsal inşalar olduğunu savunup, kadınlığa atfedilen toplumsal cinsiyet rollerine ve ataerkiye karşı mücadele ettiler. Bunu takiben toplumsal cinsiyet çalışmaları akademide meşru bir çalışma alanı olarak yeşerdi ve yıllar içerisinde kesişimselliğe vurgu yapan feminist yaklaşımlar yaygın bir biçimde kabul görmeye başladı. Ve en nihayetinde 1990’larda queer kuram ve transgender çalışmaları, toplumsal cinsiyet temelli yeni sosyal hareketlerden beslenen ve feminist kurama yeni bir ufuk belirleyerek akademide çığır açan araştırma alanları olarak ortaya çıktı.

Bugünkü tartışmaları da belirleyen bu çok kıymetli gelişmelerin yanında (toplumsal) cinsiyetin felsefi ve siyasal olarak farklı yaklaşımlarla açıklanması, zaman zaman kadınlara atfedilen ataerkil cinsiyet rollerinin ya da hatalı genellemelerin yeniden üretilmesine (ya da tekrar vurgulanmasına), ikili cinsiyet sisteminin -belki de arzu edilmeyen bir biçimde- pekiştirilmesine sebep oldu. Özellikle bugün kendilerini toplumsal cinsiyet kavramına eleştirel yaklaşanlar [gender critical] olarak tanımlayan feministler toplumsal cinsiyetin kendisinin, ataerkinin kadınları ezmek ya da ikinci sınıf olarak konumlandırmak üzere ürettiği, bu nedenle, karşı durulması gereken bir kavram olduğunu ileri sürdüler. Bu yaklaşımlar; trans varoluş ve deneyimlerin feminist kuram ve siyaset içerisinde yok sayılması ya da dışlanmasıyla ilgili fikirleri güçlendirdi.

Toplumsal cinsiyet rollerine eleştirel yaklaşan -trans aktivistler tarafından trans dışlayıcı radikal feminist (TERF) olarak nitelendirilen- feministlere göre, yakın zamanda ortaya çıkmış bir olgu olan transseksüalite ataerkil tıbbi söylemin bir sonucudur; toplumsal cinsiyet kimliği olarak tanımlanan şey ataerkil bir inşadır ve yok edilmelidir. Onlara göre, translar geleneksel kadınlık ve erkeklik rollerini yeniden üreterek feminizm ve kadın kimliğinin altını boşaltırlar; trans kadınlar kadınlığı benimseyen biyolojik erkeklerdir. Daha da ileri giderek, doğuştan atanan cinsiyetleri erkek olduğu için, trans kadınların erkek ayrıcalığına sahip olduklarını, biyolojik cinsiyet değişmediği için onlara kadın statüsünün atfedilemeyeceğini savunurlar. Benzer şekilde, trans erkeklerin ise erkek olmayı tercih ederek toplumda ayrıcalıklı bir konuma geçtiklerini dolayısıyla feminist olamayacaklarını iddia ederler. Kuramsal düzeyde ve siyasi ortamlarda çatışmalara sebep veren bu fikirler, trans hareketin, cinsiyetin yeniden düzenlenmesiyle ilgili yerel ve uluslararası hukuk mekanizmalarının dönüştürülmesi yönündeki talep ve adımlarının önünde büyük bir engel oluşturdu. Toplumsal cinsiyete eleştirel yaklaşan feministlerin nazarında; trans hareketin talebi, kadınların kazanılmış haklarını tehlikeye sokar. Bu talebin -kadın kimliğinin hukuki tanımını muğlaklaştıracağı düşünüldüğü için- kadınlara açık kamusal alan ve hizmetler için bir tehdit oluşturduğu öne sürülür.[4]

Biyolojik özcülükten beslenen, ikili cinsiyet algısına dayanan ve trans öznelliğini yok sayan bu feminist yaklaşımların aksine, bugün insan biyolojisi üzerine yapılan çalışmalar göstermektedir ki, bir kişinin cinsiyetini biyolojik olarak açıklayan pek çok bileşen vardır: kromozomlar, genetik yapı, hormonlar, endokrin sistemi, üreme kapasitesi, üreme organları, cinsel organlar ve tüm bunlarla ilişkili olan diğer iç organlar. Bu unsurlar her bir kişide tutarlı değildir ve değişkenlik göstermektedir.[5] Bu yaklaşımdan hareketle trans politikaları içerisindeki hâkim anlayış biyolojik olduğu varsayılan cinsiyetin aslında kendisinin toplumsal cinsiyet olduğudur. Dolayısıyla, küresel trans hareketin en temel talebi kişinin toplumsal cinsiyet kimliğinin kültürel ve hukuki olarak tanınması ve bireyin kendisini ait hissettiği ya da ifade ettiği cinsiyet ile toplumdan saygı görmesidir. Toplumsal cinsiyet kimliği bir kişinin toplumsal cinsiyetine dair kendi derin içsel ve bireysel hissidir. Kişinin doğuşta atanan cinsiyetine karşılık gelebilir ya da gelmeyebilir.[6]

Toplumsal cinsiyet kavramına eleştirel yaklaşan feministler ulusal ve uluslararası yasalarda kadınların kazanılmış haklarından feragat edileceği endişesiyle, sağ ve muhafazakâr ideolojilerle yanyana durmaktan da kaçınmayarak, toplumsal cinsiyetin tanınmasıyla ilgili yasal düzenlemelere karşı çıkarken; trans siyaseti kesişimsel feminist yaklaşımların da desteğiyle toplumsal cinsiyetin bir kimlik olarak devlet ve toplum nezdinde tanınması için çabaladı. Bu çabaların bir sonucu olarak cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğiyle ilgili insan hakları söylemi 21. yüzyılda hızlı değişimler ve ilerlemeler gösterdi.

2006’da hukuk, akademi, sivil toplum ve insan hakları üzerine çalışan özel bir grup LGBTİ+’ların insan haklarına dair uluslararası standartları belirlemek üzere Yogyakarta İlkeleri’ni hazırladılar. Hukuki bağlayıcılığı olmasa da bu metin ulusal ve uluslararası pek çok mahkemede cinsel yönelim, cinsiyet kimliği ve cinsiyet özellikleriyle ilgili uluslararası insan hakları hukukunun uygulanması için atıfta bulunulan temel bir kaynak oldu. 2010’a geldiğimizde Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu üye hükümetlerle cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğe dayalı ayrımcılıkla mücadele konusunda bir anlaşma imzaladı. 47 üye ülke tarafından imzalanan bu anlaşma LGBTİ+ haklarıyla ilgili ilk (ve şimdiye kadar tek) uluslararası anlaşma oldu.

LGBTİ+ hareketinin uluslararası hukuku dönüştüren bu kazanımlarına paralel olarak ulusal hukuk mekanizmalarında (toplumsal) cinsiyetin tanınmasıyla ilgili kanunlarda yeni düzenlemeler yapılmaya başlandı. 2012’de Arjantin’de cinsiyetin hukuki olarak tanınmasıyla ilgili altın standartları belirleyen bir kanun yürürlüğe girdi. Bu kanuna göre 18 yaşın üzerindeki herkes cinsiyet kimliğini seçebiliyor, cinsiyetini yeniden belirleyebiliyor; herhangi tıbbi ya da hukuki bir onay olmadan resmi evraklarındaki cinsiyetini yeniden düzenleyebiliyor. Buna ek olarak, çocuklar da hukuki velilerinin rızasıyla bu değişikleri yapabiliyorlar. Kapsamı bu kadar geniş tutulmasa da son yıllarda dünyanın pek çok ülkesinde cinsiyetin hukuki olarak tanınmasıyla ilgili kanunlarda transların insan haklarının temin edilmesine yönelik çeşitli düzenlemeler yapıldı. 2007’de Nepal, 2009’da ise Pakistan bireyin kendi hissine dayanan üçüncü bir cinsiyet kategorisi olduğunu kabul ettiler. 2013’te Bangladeş’teki Hijralar Hijra olarak tanındı. 2014’te Hindistan her bireyin kendi cinsiyetini seçme hakkının olduğunu onaylayan bir kanun kabul etti. 2015’te Malta ve İrlanda; 2016’da Norveç, 2017’de Belçika, 2018’de Portekiz hukuki cinsiyetin kişinin beyana dayalı olarak yeniden düzenlenmesine olanak sağlayan yeni yasal düzenlemeler yürürlüğe sürdüler. Fakat ne yazık ki hâlâ pek çok ülkede transların insan haklarını ihlal eden zorunlu psikiyatrik tanı, eşinden boşanmış olma, kısırlaştırma, geri dönüşü olmayan cerrahi müdahaleler, rızaya dayalı olmayan hormon terapileri, genital organların ölçülmesi ve kişinin yaşamını beyan ettiği cinsiyette yaşadığına dair kanıtlar istenmesi gibi birçok uygulama mevcut.[7] Uluslararası yasalardaki dönüşümler trans hareketi için önemli kazanımlar olsa da transların insan haklarının ihlal edilmesinin önüne geçilmesi için atılması gereken daha çok adım var. Makedonya ve Sırbistan’da cinsiyetin hukuki olarak tanınmasıyla ilgili hâlâ herhangi bir yasa ya da idari prosedür bulunmuyor. Nijerya, Malezya ve Kuveyt gibi ülkelerde karşı cinsiyet olarak yaşamak yasak. 1988’de cinsiyeti yeniden belirleme ameliyatlarını yasallaştıran Türkiye, cinsiyet geçişini ya da geçiş süreçlerini düzenleyen uluslararası insan hakları standartlarının epey gerisinde. Türk Medeni Kanunu’nun 40. Maddesi’ne göre bir kişi ancak zorunlu terapi, evli olmamak vb. gibi belirli koşulları sağlarsa hukuki cinsiyetini değiştirebiliyor.

Bu hukuksal gelişmelerle birlikte son 10 yılda Polonya, Macaristan ve Türkiye gibi ülkelerde giderek güç kazanan sağ muhafazakâr toplumsal cinsiyet karşıtı ideolojiler hem kadınların hem de LGBTİ+’ların uzun mücadeleler sonucu kazandığı haklar karşısında büyük bir tehdit oluşturmaya başladı. Bu durum, pek çok alanda bir karmaşa yaratan toplumsal cinsiyet olgusuna karşı aile ve çocukların korunmasıyla ilgili söylemleri merkezine alan; homofobi ve transfobiyi körükleyen karşı politikalarıyla cinsiyet temelli yeni toplumsal hareketlerin kendi içindeki çatışmaların ve kutuplaşmaların daha da belirginleşmesine, halihazırda karmaşık olan kavramsal kabullerin daha da bulanıklaşmasına sebep oldu.

Hal böyleyken; akademiyi, tıbbi söylemi, hukuki mekanizmalarını ve feminist siyaseti kuşatan toplumsal cinsiyet krizinden kaçışımız yakın vadede pek mümkün görünmese de çeşitlilikten ve barış içinde bir arada yaşama arzusundan beslenen, ayrıştırıcı değil güçlendirici, baskıcı değil dayanışmacı, normatif değil çoğulcu ve demokratik örgütlenme modellerinin çoğalıyor olması elbette ki çok umut verici.


[1] Robert Stoller (2016) “Selection from Biological Subtrates of Sexual Behavior” The Transgender Studies Reader (Susan Stryker & Stephen Whittle eds.) Routledge. New York.

[2] Deniz Kandiyoti (1996) “Introduction” Gendering the Middle East: Emerging Perspectives (Deniz Kandiyoti ed.) ss. 1-28. I.B. Tauris, London.

[3] Joan W. Scott (1984) “Gender A Useful Category of Historical Analysis” The American Historical Review Vol. 91:5. Oxford Universitesi Yayınları. SS. 1053-1075.

[4] Bu görüşlere yer verilen bazı kitaplara örnek:

Robin Morgan (1978) Going Too Far: The Personal Chronicle of A Feminist. USA: Vintage Books

Mary Daly (1978) Gyn/ecology: The Metaethics of Radical Feminism. Boston: Beacon Press

Janice Raymond (1979) The Transsexual Empire: The Making of The She-Male New York: Beacon Yayınları.

Sheila Jeffreys (2014) Gender Hurts: A Feminist Analysis of Politics Of Transgenderism Routledge: New York.

[5] Vanessa Baird (2001) The No-Nonsense Guide to Sexual Diversity. Oxford: New Internationalist Yayınları.

[6] Yogyakarta Principles (2017) The Yogyakarta Principles Plus 10 (Erişim tarihi: 23.05.2020)

[7] Neela Ghoshal ve Kyle Knight (2016) “Making Legal Recognition for Transgender People a Global Priority” Human Rights Watch World Report 2016, s. 21-33.

Kaos GL dergisine ulaşın

Bu yazı ilk olarak Kaos GL dergisinin Toplumsal Cinsiyet dosya konulu 178. sayısında yayınlanmıştır. Dergiye kitapçılardan veya Notebene Yayınları’nın sitesinden ulaşabilirsiniz. Online aboneler dergi sitesinden dergiyi okuyabilir.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: kadın, yaşam, siyaset
Telegram