05/06/2020 | Yazar: Evrim Demirtaş

“LGBTİ+ mücadelesi verirken müvekkillerimizin daha hassas ve devlet kurumlarına karşı güvensiz olduğunu göz önünde bulundurarak ekstra özenli açıklama yapabiliriz.”

“Avukatların güven veren bir yerde olmaları çok önemli” Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

“Adaletin bu mu dünya” yazı dizisinde avukatlara mikrofon uzatıyor, LGBTİ+ hakları ve hukuku konuşuyoruz. Yazı dizisinde bugünkü konuğumuz Avukat Mevluda Sena Yazıbağlı. Suriye ve Türkiye vatandaşı olan Yazıbağlı, uzun yıllar mültecilik ve LGBTİ+ aktivizmi alanında çalıştı.

İnsan Hakları Göç Araştırma Derneği Kurucu Başkanlığı, Siyah Pembe Üçgen Derneği’nde danışman avukatlık ve proje sorumlusu olarak da çalışmalar yapan Yazıbağlı, halen İzmir Barosunda avukatlık mesleğini yapmaya devam ediyor.

Yazıbağlı, “Hak ihlalleri açısından bir ilerleme yok, tanınan bir hak yok. Eşitliği düzenleyen 10. Maddesi, eşit bir şekilde uygulanmıyor. Kasti olarak tanımdan kaçınılıyor. Ancak hak ihlallerini artık iç hukuktan yanıt alamadıkça AİHM’e taşıyan avukatlar var, ses çıkaran sivil toplum örgütleri var” diyor.

Türkiye'de LGBTİ+ haklarının hangi doğrultuda ilerlediğini düşünüyorsunuz? 10 yıl öncesiyle bugüne baktığınızda, hak ihlalleri açısından, bir azalma olduğunu düşünebilir miyiz?

Türkiye’de pek çok alanda olduğu gibi bireysel aktivizmin sonuç doğurmadığını, örgütlü mücadele ile kazanımlar olduğunu düşünüyorum. Şüphesiz 90’lı yıllarda Kaos GL Derneği’nin öncülüğü ile LGBT mücadelesi ilk kez etkili bir örgütlenme girişiminde bulundu. O dönemlerin ne kadar sancılı olduğunu biliyoruz. Dernek yayınları nedeniyle derneği etkisiz hale getirme girişimleri oldu devletin. Yine Siyah Pembe Üçgen gibi pek çok dernek "genel ahlaka ve Türk aile yapısına aykırı olduğu" gerekçesiyle kapatma davasıyla karşı karşıya kaldı. Siyah Pembe Üçgen’in kapatılma talebini mahkeme reddetti. Ancak bugün artık genel ahlak gibi soyut, değişken, bağlayıcılığı olmayan kuralların ardına toplum vicdanıymış gibi sığınan devlet, dernekleri değil sokakları da kapatmaya çalışıyor. Çünkü bu örgütlü mücadele artık dernek kapıları ardında her an bir sorunla karşı karşıya kalma korkusundan sokaklara taştı. Devletin başkanlarının, bakanlarının, rektörlerinin gündemlerine girdiğine göre az buz bir ilerleme yok. Ben böyle okuyorum.

Uzun yıllar LGBTİ+ aktivizmi diye bir şey yoktu. İnsanlar yalnızca TV aracılığıyla karikatürize edilmiş figürleri görüyordu. Ataerkinin sofralarında böylesi “erkeklik” performansı şaşılası ve eğlenceli görülüyordu. Çoğu zaman sanatın bir parçası, kimi zaman komedi, kimi zaman ise şeytanlaştırılacak performanslar olarak görüldü. Belki bireysel varoluşlarında örgütlülüğe gerek duymayan sahne sanatçıları sorunlarını konfor alanlarında sıkıntı yaşamamak adına dile getirmediler. Böyle bir yükümlülükleri var mıydı, bu da tartışmalı elbette. Ancak daha sonrasında stereotipler içine sıkışmaktan, birkaç karikatürize sıfat içine sıkıştırılmakla hareket alanının, temel haklara erişimin engellendiği bilinciyle bir örgütlülük hali dernekler aracılığıyla oluştu. Dünya üzerindeki pek çok örgütlü mücadeleye göre bebek adımlarıyla olsa da içindeki zengin tartışmaları, bireylerin kendilerini tanımlama, tanımlamasa da yol alma, tanıma ihtiyaç duyup duymama meseleleriyle diğer aktivizm alanlarıyla masaya oturma imkanı buldu. En önemlisi feministlerle olan tanışma hali. Türkiye feminizminin verdiği büyük bir turnusoldu. Trans kadın, trans erkek ve geylerin 8 Mart yürüyüşlerinde yer alıp almayacaklarına dair tartışmalar bence pek çok mücadelenin zeminini şekillendirdi, o güne kadar şekillenen etik değerleri sarstı ve daha güçlü hale getirdi. Şikayet edilen erkeklik, patriyarka tam da aramızda duruyordu sinsice. Bu tartışmalarda daha belirgin oldu. Sol fraksiyonlar hâlâ veriyor bu tartışmayı. Her ne kadar bir mücadele alanı olarak görülse de sol örgütlerin ajandalarında “yapmış olmak için yapılan” gündem etkinliklerinden ileriye gidemiyor. Çünkü işçi sorunu, çünkü emek sorunu, çünkü kapitalizmle mücadele daha öncelikli. Hayır ataerki, iktidar iktidarlık performansını sürdürürken tahrip ettiği alanlara müdahalesinde hep aynı silahı kullanıyor oysa. Muktedirlere layık vatandaş olma. Çalışkan, toplumsal cinsiyet rollerine uygun, dindar, itaat eden. Bence LGBTİ+ mücadelesinin kendi içindeki ve diğer aktivizm alanlarına sirayet eden dönüşümü ve duruşu bu açıdan da çok kıymetli. Hak ihlalleri açısından bir ilerleme yok, tanınan bir hak yok. Eşitliği düzenleyen 10. Maddesi, eşit bir şekilde uygulanmıyor. Kasti olarak tanımdan kaçınılıyor. Ancak hak ihlallerini artık iç hukuktan yanıt alamadıkça AİHM’e taşıyan avukatlar var, ses çıkaran sivil toplum örgütleri var.

“Trans kadınlara bakkala giderken, fırına giderken, köpeğini gezdirmeye çıkarken ceza kesiliyor”

İzmir'de, LGBTİ+'ların en yoğun şekilde hak kaybına uğradıkları konular neler?

Ofisimin ve İzmir Barosu’nun çok yakınında yer olması nedeniyle en çok şahit olduğum yer Bornova Sokağı (Azra Has Sokağı), trans kadın seks işçilerinin yoğunlukla çalıştığı yer, uzun süredir İzmir Emniyet Müdürlüğü Ahlak Biriminin ablukasında. Sokaktan geçen pek çok kişiye GBT yapılmakta, müşterilerin girişini zorlaştırmakta. Akşam saatlerinde sokak trafiğe de kapatılıyor bu şekilde müşterilerin mahremiyetini engellemeye, sokağa girişini engellemeye çalışıyorlar. Ancak bunun dışında en önemli sorun şu: Fuhuş yapmak, Türk Ceza Kanunu anlamında bir suç değil. Fuhuş, Kabahatler Kanunu’nda düzenlenen para cezası kesilecek bir kabahat. Emniyet, sokağı işlevsizleştirmek için aynı zamanda yaşam alanları olan sokağa çıkan trans kadınlara bakkala giderken, fırına giderken, köpeğini gezdirmeye çıkarken fuhuş yaptığı gerekçesiyle ceza kesiyor. Bu cezalar ayrımcı, hukuksuz cezalardır. Fuhuş yapıldığının tespit edilmesi köşe başında oturup “Cemil” karakteri performe edilerek “Sevim Koş fuhuş yapıyorlar” şeklinde tespit edilemeyecek bir mahremiyeti barındırır. Aksi durumda insanları yönelimine, kıyafetlerine, yürüyüşlerine göre özgürlük kısıtlamalarına sokarsınız. Bu uygulamalar keyfi olmakla birlikte ihlal burasıyla da sınırlı kalmıyor. Bir an için yolda fuhuş yaptığını ve emniyet yetkililerinin bunu tespit ettiğini varsaysak bile kişileri, yakalama yaptıkları yerde bir formla cezayı tebliğ edebilecek ya da cezai işlemi uygulayabilecekken trans kadınları genellikle bir otoparkta ceza kesme bahanesiyle bekletiyorlar. Daha önce yine bu cezayı kesmek için karakollara götürülüp sabaha kadar bekletilen müvekkillerimiz de oldu.                              

İzmir Türkiye’nin diğer illerine göre nispeten daha “aydın” bilinse de ayrımcı tutumlar sokaklarda da söz konusu. Temel haklara erişim konusunda da benzer bir durum var. Pek çok görünür LGBTİ+ hastaneye gidip sağlık hizmeti alma noktasında muhtemel ayrımcı tutumdan dolayı çekingenler. Bu nedenle daha çok merdiven altı yerler tercih ediyorlar. Özellikle estetik operasyonları hem maddi durumları elverişli olmadığı için hem de daha konforlu gerçekleştirebileceklerini düşündükleri için uzman olmayan kişilere yaptırıyorlar. Bu nedenle vücudu geri dönülmez ve basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek şekilde deforme olmuş, bozulmuş pek çok müvekkilim var. Devletin kadın ve erkek ikili cinsiyet rolünü ve rolünü dağıttığı tüm kurumlarda ihlal var diyebiliriz. Bu durumların da İzmir’e özgü olduğunu sanmıyorum. İzmir’de de pek çok ilde yaşanan ihlaller farklı bir dekorla yaşanıyor yalnızca. Ancak İzmir’de olumlu dönüşümler ve ihlal yaşanmasını engelleyebilecek ve kamuoyu oluşturabilecek mekanizmalar da var. Gerek İzmir’de bulunan LGBTİ+ Dernekleri (Genç LGBTİ Derneği, Siyah Pembe Üçgen Derneği) İzmir Barosu bir ihlal durumunda çok hızlı refleks gösteriyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ve Konak Belediyesi’nin de LGBTİ+ ayrımcılığına ilişkin çalışmaları oldu. Geçtiğimiz yıllarda Siyah Pembe Üçgen, Kaos GL partnerliği ile İzmir’den Konak Belediyesi, Ankara’dan Çankaya Belediyesi çalışanlarına yönelik eğitimler gerçekleşti. Park ve bahçelerde çalışan görevlilere, temizlik personeline, zabıtalara eğitimler verildi. Bu oldukça kıymetli bir çalışmaydı. Çünkü en çok temas kurulan çalışanlar bu kişilerdi.

İzmir Barosu da bir ilki gerçekleştirdi. Türkiye’de ilk kez bir baroda LGBTİ+ Hakları Komisyonu kuruldu. İlk kez insan hakları komisyonu altında birkaç cümle ile sorunlarına değinilmeyen, ya da kadın hakları merkezi altında barınabilir bir mücadele şeklinde hiyerarşik bir temele dayatılmadan diğer komisyonlardan ayrı ama bağlantılı şekilde faaliyet gösteren bir komisyon kuruldu. Komisyon şimdilik avukatların LGBTİ+ alanındaki ihlaller konusunda kendisini eğitiyor. İlerleyen aşamalarda sanıyorum ki spesifik vakalar dışında dava takipleri de yapılacaktır.

LGBTİ+'ların adalete olan güven ilişkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yukarıda özellikle estetik operasyonlarında kişilerin merdiven altı işlemler yaptırdığını söylemiştim. İşlem yaptıran kişilerden yaklaşık %80 i memnun olmasa da kimse nasılsa kimse bizden yana olmaz diyerek şikayet etmiyor örneğin. Kolluk karşısında haksız işlemlere maruz kalırken memuru şikayet etmekten çoğu zaman çekiniyorlar, çünkü o memur orda bir sonraki gün de görevli olacak. O olmasa arkadaşı görevli olacak. Bir yandan hayatını idame ettirmesi lazım. Aralarından biri şikayetçi olmak istese de bu kez de tanık bulmakta zorluk çekiyorlar. Yine aynı gerekçelerle başımız ağrımasın istiyorlar. Bunlar özellikle trans seks işçilerinin çekinceleri. Müşterilerinden bir haksızlığa uğradıklarında da adalet karşısında kıymet görmeyeceklerini düşündükleri için herhangi bir işlem yapmak istemiyorlar.

Her trans müvekkilim beni, benimle avukat kimliğimle kurdukları diyalog esnasında çok etkiliyorlar. Gelinen noktada insanların adalet arayışlarındaki ihlaller ve kanun bilmemekten kaynaklı sıkıntılarında avukatlarının olması çok elzem ve kıymetli bir durum. Baroya başvurup ya da devlet kanalıyla bir avukat talebinde bulunma bilincinde değilse bir vatandaşın avukatının olması zaten “havalı ve lüks olan” bir durum olarak algılanıyor. Bu nedenle bir iyelik eki en vakur şekilde telaffuz edilir “avukatımla konuştuktan sonra dönüş yapacağım, avukatımı arayacağım” örneğin. İşte bu durum LGBTİ+ bireyler de daha belirgin. Normal koşullarda bildiği, farkında olduğu haklarını “avukatlarının” yanında daha rahat ifade ediyorlar. Biz karakola gidince, duruşmada yanlarında bulununca daha özgüvenli oluyorlar. Pek çok müvekkilim yaşadıkları ihlalin en az benim kadar farkında ancak kollukla, faille birebirde kaldıklarında o kadar kolay savunamıyorlar haklarını. Çoğu zaman kendimi figüran gibi hissediyorum. Aslında adi vakalarda bana çok da ihtiyaçları yok, orada bulunmam onlar için de benim için de çok kıymetli. Bu oldukça trajikomik.

“Adalet mekanizması işlerken avukatların güven veren bir yerde olmaları çok önemli”

LGBTİ+ların en temel haklarına erişmesinde avukatlık mesleğini yapanlara ne gibi görevler düşer? Avukatlar hak temelli mücadelede sizce neredeler?

Daha önceki sorularında da cevapladığım üzere adalet mekanizması işlerken avukatların güven veren bir yerde olmaları çok önemli. Elbette tüm avukatlar her müvekkil ilişkisinde güven veren bir duruşta olmalı. Ancak LGBTİ+ mücadelesi verirken müvekkillerimizin daha hassas ve devlet kurumlarına karşı güvensiz olduğunu göz önünde bulundurarak ekstra özenli açıklama yapabiliriz. Alanda çalışan avukat sayısı oldukça az. Belirli sosyal medya araçları ile iletişim halindeyiz. Hepimizin karşılaştığı sorunlar daha önce yaşanmış olaylar. Mesleki tecrübe aktarımından kaçınmamak gerekir hızlı sonuç almak adına. İletişim ve örgütlü olmak işte burada da çok kıymetli. Avukatlardan öte avukat meslek örgütleri de alan çalışmalarını kolaylaştırmalı. Bildiğim kadarıyla İzmir Barosu’ndan sonra, Ankara ve Diyarbakır Barosu’nda da LGBTİ+ Komisyonu kuruldu. Meslektaşlarımızın bilgiye ve ihlal raporlarına ulaşması atölye çalışmaları mücadele enstrümanlarını çok seslileştiren bir uygulama olacaktır. Dil çok önemli mesela. Önce dilinizi dönüştürün demek isterim meslektaşlarıma. İyi niyetli avukatlarımız “elbette kimsenin tercihine kimse karışamaz” şeklinde herkes o şekil bu şekil giyinir diyen Youtube ünlüsü abimizden az farklı bilinçle ve adeta slogana dönüşmüş söylemle default olarak handikaplı başlıyorlar. Büyük bir turnusol. Mesleğin getirdiği özgüven bu alanda okuma yapmadan, çalışma incelemeden, pratik etmeden kıymetsiz bir otoriter dile dönüşüyor. Biz dili kurmak başlangıç seviyesinde yönelim ayırdımına varmak kıymetli.

Bildiğim kadarıyla avukatlık da cinsel uzuvlarla yapılan bir meslek değil. Savunmayı organımla yapmadığıma göre beni tanımlama ihtiyacını bulmaması gerekir…

“Hiçbir meslekte cinsiyet ayırtına ilişkin hitapları ve kıyafet zorunluluklarının dayatılmasını doğru bulmuyorum”

Avukatlık ruhsatname şartlarına baktığımızda devletin atadığı cinsiyetleri baz alan, şekil şartlarının olduğunu biliyoruz. Bu açıdan baktığımızda avukatlık mesleğinin eril bir meslek olduğunu düşünebilir miyiz?

TBB’nin 8-9 Ocak 1971 tarihli IV. Genel Kurulu’nda kabul edilmiş ve 26 Ocak 1971 tarihli TBB Bülteni’nde yayımlanarak yürürlüğe girmiş meslek kuralları var.

Çok eski bir metin ve günümüz dünyasına uyarlanması gerekir. 20. Maddesinde

Avukatlar ve avukat stajyerleri, mesleğe yaraşır bir kılık ve kıyafetle mahkemelerde görev yaparlar. Duruşmalara, Türkiye Barolar Birliği’nce şekli saptanmış cübbe ile ve temiz bir kıyafetle çıkarlar. Erkek avukatlar, iklim ve mevsim koşullarının elverdiği ölçüde kravat takarlar.” diyor. Metin değişti aslında. Önceden 1. Cümlede “Avukatlar ve avukat stajyerleri, mesleğe yaraşır bir kılık ve kıyafetle başları açık olarak mahkemelerde görev yaparlar” deniliyordu. 8 DD 12.11.2014 T. 2012 / 5257 E , 2014 8567 K. sayılı kararı ile bu maddede yer alan “başları açık” ibaresinin kaldırılmasına karar verilmiştir. O dönem başörtüsü yasakları konusunda Türkiye’nin politik taraflılaşmasıyla, insan hakları mücadelesi paydaşlığının zorlandığı bir dönemdi. Uzun süren tartışmalarda kamusal alanda başörtüsü yasağı kalkmış oldu. Ancak dikkat çektiğin gibi atanmış cinsiyetle “erkek”lere yönelik ibareler hala mevcut. Yalnızca avukatlık mesleği için değil hiçbir meslekte cinsiyet ayırtına ilişkin hitapları ve kıyafet zorunluluklarını toplumsal cinsiyetin belirlediği şablonların dayatılmasını doğru bulmuyorum. Cinsiyet neden önemli olsun ki? Bildiğim kadarıyla avukatlık da cinsel uzuvlarla yapılan bir meslek değil. Savunmayı organımla yapmadığıma göre beni tanımlama ihtiyacını bulmaması gerekir. Bir tanım ihtiyacı söz konusuysa bunu kişinin kendisine bırakmalı. Muhtemelen kravatın “saygınlık, ağırbaşlılık, düzen uyumlusu” tanımı nedeniyle oluşan bir beklenti. Adalet mekanizmasında da kravat indirimi olarak halkın tabir ettiği duruşmadaki “iyi hal indirimi” de böyle bir şey değil mi? Biliyoruz ki bunlar sistem dayatması, erk kültürünün makbul insan kostümleri. Cübbe tek sınıf oluşturan simgesel bir kıyafet. Ancak onun altındaki kravata da pantolonuna da içindekine de makbullük konusunda hükmetme isteği olarak okuyorum. İlkel bir kural. Günümüzde queer teorinin tartışıldığı dünyadan çok uzak. Heteronormatif bir uygulama. Bunun mesleği erilleştirdiğini düşünmüyorum.

Mesleğin erilliği başka alanlarda ortaya çıkıyor. Örneğin kadın avukatsanız karakollarda daha temkinli olmanız beklenir. Özellikle kadın avukat olarak ceza hukuku alanında çalışıyorsanız, toplumsal cinsiyetin kadın rolüne biçtiği “narinlik, duygusallık, kırılganlık” gibi sıfatları şiddet içerikli vakalar karşısında bizleri aşıyor gibi görülür. Bunu müvekkille olan temasta da, kollukta da, mahkeme salonunda da bazen açık bazen örtülü olarak hissedersiniz. Elimizin hamuruyla kalkıştığımız işlerin boyumuzu aştığı hissettirilir. Hamur yoğurmak zorunda değilim, hamur yoğurup usul de tartışabiliyorum buna inanmak istemiyorlar.


Etiketler: insan hakları, çalışma hayatı
Nefret