06/05/2022 | Yazar: Yıldız Tar

Toplama kampı, sayısız kere hapishane, işkence gören Hans’ın şefkatiyle örülen aşkların hikayesi Büyük Özgürlük üzerine inceleme ve yönetmeni Sebastian Meise ile röportaj.

“Bazen, hâlâ ölmediğime ben de şaşırıyorum” Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

“Başka bir adamın penisine dokunmak, karşılıklı mastürbasyon, sakso çekmek, sakso çektirmek, anal birleşme…”

Eğlenceli bir partinin, erotik ya da porno bir filmin, iki arkadaş arasındaki gündelik bir sohbetin veya neler yapmak istediğini planlayan birinin cümleleri değil bunlar. Bu cümlelerin sarf edildiği yer bir mahkeme, cümlelerin sahibi hakim, affedilemez tüm bu suçların cezası ise indirimsiz 24 ay hapis!

Sebastian Meise’nin Cannes Film Festivali’nde jüri özel ödülü alan filmi “Büyük Özgürlük”, azılı suçlu Hans Hoffmann’ın hikayesini bizlerle buluşturuyor. 2021 yapımı film bugün (6 Mayıs) MUBI’de gösterime girdi. Filmi Türkiye’de sinemada izleme fırsatı bulamadık, belki de 1945, 57 ve 68 yıllarını anlatan filmi şu an yaşadığımızdan. Aksi takdirde her kesimden seyircinin kalbinde ince bir sızı, gözlerinde yaşlar, ellerinde ağlamaktan yenilememiş patlamış mısırlarla sinema salonundan çıkacağı bir film Büyük Özgürlük.

MUBI’de filmi izledikten sonra hikayeyi bir de yönetmenin ağzından okumak isteyenler için Meise ile Büyük Özgürlük’ü ve küçük hikayeleri konuştuk.

bazen-hala-olmedigime-ben-de-sasiriyorum-1

Hapiste değilken de hapiste olmak

Film, bir tuvalet kabinine yerleştirilmiş kameranın gözünden açılıyor. Sene 1968. Almanya’da bir şehir. Adamlar tuvalete giriyor, çıkıyor. Bazen pisuvarda köfte alıkıyor Hans, bazen süpet. Kabine giriyor, koliler kesiliyor, çevreyi kolaçan eden Hans kabinden çıkarak uzaklaşıyor. Film daha ilk andan bizi bir tür dikizciliğe davet ediyor. Bu yolla da filme katılmaya çağırıyor zira kuir sinemanın şaheserlerinden Shortbus’ta denildiği gibi, “Dikizcilik, katılımcılıktır”. Hans’ın 24 ay hapis cezası almasına yol açacak bu görüntüleri bize film içinde filmle neden gösterdiğini ise Meise şöyle anlatıyor:

“Dikizcilik, film yapımına dair bir metafor. Film yapımı, dikizcilikle bir şekilde ilgilenmek zorunda. Sinemanın kendisi bir yandan da dikizciliğe dair bir deneyim. Diğer yandan Hans’ın bütün hayatının aslında bir hapishane olduğunu göstermek istedik. Hapishaneye girip, ‘ıslah edilerek’ eşcinsel olmaktan vazgeçemezsiniz. Öyle bir şey değil eşcinsellik. Hans da bir süreliğine özgür oluyor ama hemen artasında yine tabir-i caizse avlanıyor. Fiziken hapishane duvarları arasında olmadığı zamanlarda da bir hapishanenin içinde olduğunu göstermek istedik. Öte yandan filmin sonundaki bar sahnesi dışında filmin tamamı hapishanede geçiyor. Tuvalet kabinindeki görüntüler ve ileride gösterdiğimiz göl sahnesindeki görüntüler ise kameraya alınmış ve sonradan bulunmuş görüntüler. Haliyle böyle bir farkı da var o görüntülerin.”

Çıplaklığı bir zırh gibi giyinen Hans

Film, 1968’deki mahkeme sahnesinin hemen ardından hapishaneyi gösteriyor. Hans, hapishaneye girerken kontrolden geçiyor. Burada tamamen soyunması bekleniyor. Hans’a hayat veren Franz Rogowski muazzam bir özgüvenle, çıplaklığı üzerine bir zırh gibi giyerek, adeta striptiz yapar gibi soyunuyor gardiyanların önünde. En sonunda ise gardiyanlara ve kamera aracılığıyla seyirciye domalarak göt deliğini gösteriyor. Filmlerde çıplaklığın çoğu zaman kırılganlıkla da ilişkili olduğunu hatırlatarak, Meise’ye o sahneyi soruyorum. Yanıtı, Hans’ın sürekli hapsedilmeye karşı isyanı oluyor. “Aşk hakkında bir hikaye anlatıyoruz ve seks de aşkın bir parçası, haliyle çıplaklığı göstermemek imkansız” diyor. Seks sahnelerinde çok az çıplaklık gördüğümüzü söylediğimde ise şöyle devam ediyor:

“Bu bir hapishane hikayesi ve hapishane hikayeleri hep hapsedilmiş bedenlerle ilgilidir. Zihni hapsedemezsiniz, bedeni hapsedebilirsiniz. Franz’la beden dili, hapsedilmiş bedenler, farklı zamanlarda bedenin nasıl değiştiği üzerine bayağı çalıştık. Filmlerde çıplaklık her zaman kırılganlıkla ilgilidir çünkü mahrem bir an. Ama Hans’ın hapishanede soyunduğu sahneyi düşünürsek, o bir tür isyan. Götünü gardiyanların ve seyircinin gözünün içine sokarak soyunması bir isyanı gösteriyor aslında. Bu yolla kendisinin dokunulamaz olduğunu ve bir yandan da artık hiçbir şeyin umrunda olmadığını görüyoruz.”

bazen-hala-olmedigime-ben-de-sasiriyorum-2

“İki insanın aşkı, şefkati ve insani bir yakınlığı arayışı”

Üç ana zamanda geçen film, doğrusal bir anlatı yerine bol geri dönüşler ve kurgusal bir akışı tercih ediyor. 1968’te tutuklanıp cezaevine konulduğunu gördüğümüz Hans, burada bir yeni bir de eski dostla karşılaşıyor. Eski dostu Viktor, Hans’ın uzatmalı cezaevi arkadaşı ve bundan daha fazlası. Cezaevinde karşılaştıklarında Viktor, Hans’a bıyıklarını işaret ederek, “Yeni ibne modası mı bu” diye soruyor. Buradan başlıyoruz aralarındaki ilişkinin dinamiğini seyretmeye. Viktor, kıdemli bir mahpus. Uyuşturucu bağımlısı. Hapishanede sözü geçiyor. Yemekhanenin reisi. Beni mi özledin diye de soruyor Hans’a. Hans ise ilk kez zırıldıyor, flörtöz bir şekilde, “Seni değil ama o koca sikini özledim” diyor. Bu durum bizde bir tür hapishane aşkı izleyeceğimiz beklentisi doğuruyor. Buna bir de Viktor’un ilerleyen anlarda Hans’ı yeni aşkı Leo konusunda uyarması da eklenince bu beklentimiz artıyor. Ancak film, bizi farklı türden bir aşk, yakınlık ve şefkat hikayesiyle şaşırtıyor, Yönetmen Meise’nin deyimiyle, “iki insanın aşkı, şefkati ve insani bir yakınlığı arayışını” izliyoruz:

“Benim için bir hapishane filmi ve bir aşk hikayesi bu film. Hapishanenin zorlu koşulları, adaletsizlik, hukuksuzluk… Öte yandan bir aşk hikayemiz var. İki karakterin aşkı, şefkati ve insani bir yakınlığı aradığını görüyoruz. Hetero ya da eşcinsel olmaları fark etmeksizin benzer yerlere kapatılmış iki kişinin şefkat arayışı var.”

Hans’ın biteviye ölümü ve yeniden yeniden doğuşu

68’den 45’e döndüğümüzde bu şefkat arayışının filizlerini izliyoruz. Hans, 2. Dünya Savaşı’nda eşcinsel olduğu için toplama kampına gönderilmiştir. Savaş biter, Naziler gider, Nazilerin yasaları lağvedilir ama geriye bir tek yasa kalır: 175. Fıkra.

Fıkra 175, Almanya’nın ceza yasasına 1871’de giren ancak 1935 yılında Naziler tarafından genişletilen homofobik bir yasa. Genişlemiş haliyle binlerce eşcinselin toplama kamplarına gönderilmesine yol açtı. Adolf Hitler’in hükümeti Fıkra 175’in “erkekler arasında her türlü iffetsiz hareket”i kapsamasını sağladı, böylece fiziksel temas olmadan da çok sayıda kişi cezalandırıldı. Toplama kampları özgürleştirildikten ve kamplarda kalıp henüz hayatını kaybetmemiş olanlar kurtarıldıktan sonra bile eşcinseller Fıkra 175’ten dolayı 2 yıl hapis cezası almaya devam etti. Pembe üçgenle damgalanıp kamptan kurtulanlar ise derhal cezaevine gönderilir. Hans da onlardan biridir.

Toplama kampından çıkıp cezaevine gönderilen Hans, bizim tanıdığımız Hans’tan çok farklıdır. Hatta ilk başta tanıyamayız bile. Oyuncunun başarısı hikaye ile birleşince, Hans’ı yeniden tanımaya davet eder bizi film. Yüzü, gözü yara bere içindedir. Gözlerinde, filmin başında gördüğümüz o muzip ışıktan eser yoktur. Karanlık bir deliğe kapatılır, oradan da koğuşuna yollanır. Koğuş arkadaşı ise Viktor’dur. Kolları dövmeli, ürkütücü bir tiptir Viktor ancak Hans’ın insanlardan korkmaya dahi takati yoktur o yıllarda. O, canavarların arasından çıkıp gelen, yaralanmış, ruhunu, hayatını toplama kampına yitirmiş bir ceset gibidir. Koydukları yerde durur. Ağzını bıçak açmaz.

Viktor ise koğuşlarının kapısında yazan suç hükümlerinden Hans’ın eşcinsel olduğunu öğrenir. Azıcık olan eşyalarını toplayıp kapıya atar. Hans gelir, umursamadan eşyalarını alıp yatağına gitmeye çalışır. Viktor, Hans’ı döver. Araya gardiyanlar girer. Bir sapıkla aynı yerde kalmayacağını haykırır Viktor. Hans’ta ise hiçbir tepki yoktur.

Gece olur, Hans İncil’den kopardığı kağıtla tütün sarmıştır, yakacak bir şeyler arar. Tüm gün kimse ona ateş vermemiştir. Viktor uyanır, kolundaki toplama kampı dövmesini görür. Ateş verir ve Viktor’un yüz ifadesindeki ilk kez öfke ve nefretten başka bir şey görmeye başlarız: Merhamet. İsterse dövmesini başka bir dövmeyle kapatabileceğini söyler Hans’a. Hans başta kabul etmez. Sonra gece gizli gizli Viktor dövme yaparken aralarında merhametten şefkate uzanan bir dostluk başlar. Ve artık Hans da, filmin başında tanıdığımız Hans’a dönüşmeye başlar. Belki de toplama kampından beri ilk kez biriyle insanî bir teması olmuştur Hans’ın. Şehvetin olmadığı bir aşktır onlarınki.

68’e döndüğümüzde Leo ile Hans’ın hikayesini daha yakından izleriz. Leo’nun Hans ile aynı kabinde takıldıktan sonra tutuklandığını, Hans’ın başta Leo’yu tanımamasını, hapishanede gelişen aşklarını, itaatsizlikten atıldıkları zindanda birbirlerinin daha önce şehvetle keşfettikleri bedenlerini bu sefer şefkatle keşfetmelerini görürüz. Leo’nun ifadesinde yalan söylediğini, Hans’ın kendisini zorladığını söyleyerek ceza almamaya çalıştığını öğreniriz. Hans, “İnanmadılar değil mi” der ve gülerek tepki verir buna. Viktor’unsa Hans için endişeleri artar. Kıskandığını sanırız. Hans da şakayla karışık “Kıskandın mı” der. Ama Hans’ın Leo’ya kur yapma biçimini, tarzını gördükten sonra Viktor’a kur yapmadığından, daha derinde başka bir hikaye olduğundan şüphelenmeye başlarız. Düğümü çözecek olansa 1957’ye dönüştür. Burada Oskar ile tanışırız. Oskar, Leo’nun o zamanki sevgilisidir. Göl kıyısındaki bir pikniklerini kayda almaları sonucu yakalanmış ve cezaevine konulmuşlardır. Hans, şerbetlidir. Oskar ise korkmuş. Farklı hücrelerdedirler ama Hans, Oskar’la görüşmenin dahiyane bir yolunu bulur. Tütün sardığı İncili’nde delikler açarak Oskar’a mektup yazar. İncil’i ışığa tuttuğunuzda görebileceğiniz bir mesajdır bu. Ama Oskar’a iletme imkanı yoktur çünkü havalandırma hakkı bir gardiyanın homofobik emrine uymadığı için elinden alınmıştır. Deliğe atıldığında kendisine sigara ve kibrit ulaştıran, yemek dağıtırken Hans’ın halini hatrını soran Viktor’dan yardım ister. Viktor ise bitmek bilmeyen hapis hayatında Hans’ın da yokluğundan olsa gerek yalnızlık içindedir. Başka bir bedene dokunmayı unutmuştur. Artık bir şekilde içeri soktukları porno dergilerdeki kadınlara bakarak mastürbasyon yapmak da istemez. Tam bu anda, yemek dağıtırken Hans’ın İncil’ini Oskar’a götüreceğini söyler ama bir şartı vardır. Hans, yemek dağıtılan delikten Viktor’un sikini ağzına alacaktır. Hans, reddeder. Viktor, “Niye hoşuna gitmiyor mu erkeklerin sikini ağzına almak” diye sorar. Aşağılama tonu yoktur sesinde. Gerçekten sormuştur. Hans ise seçici olduğunu söyler. Tam Viktor gidecekken geri çağırır. Ağzına alır, İncil’i verir. Bu sahneyle birlikte Hans ile Viktor ilişkisinde şehvetin olmadığını bir kez daha görürüz. Hans, Oskar’a ve belki de Viktor’a olan merhametinden kabul eder. Viktor, kendisine ve belki de Hans’ın Oskar’a olan aşkına merhametinden teklif eder. Mektup ulaşır.

bazen-hala-olmedigime-ben-de-sasiriyorum-3

Hapishanede her şeyin bedeli var, sadece şefkat beleş

Filmin bundan sonraki kısmı, benim gözyaşlarıma engel olamadığım sahneler. “Bazen, hâlâ ölmediğime ben de şaşırıyorum” diyen Hans’ın havalandırma cezası biter. Dışarı çıkar ama Oskar yoktur. Daha önce Hans’a bakan herkesin gözünde acıma vardır ama kimse Oskar’ın nerede olduğunu söylemez. Acırlar ama o kadar da uzun boylu değildir. Sonuçta Hans bir sapıktır. Haliyle acı haberi vermek Viktor’a düşer. Hans’ın çatıdan atlayarak intihar ettiğini söyler. Hans uzaklaşır. Avluda yapayalnızdır. İmdadına Viktor yetişir. Hans’a sarılır. Hans iter. Viktor daha sıkı sarılır. Hans ağlamaya başlar. Yıkılır. Gardiyanlar ayrılmalarını söyler. Sonuçta Hans bir sapıktır ve avluda herkesin ortasında başka bir erkek ona sarılmaktadır. Viktor daha sıkı sarılır. Gardiyanlar tekmelemeye başlar. Viktor, Hans’a isabet etmesin diye üzerine kapaklanır. Hapishanede gerçekten de hiçbir şey karşılıksız değildir. Oskar’a gidecek mektubun bedeli saksodur. Ancak Viktor’un acımadan azade şefkatinin bedeli yoktur. Sadece şefkat, beleştir.

Tekrar 68’e döndüğümüzde Viktor’un uyarısının sebebini anlamış oluruz. Viktor, kıskançlıktan değil, arkadaşını daha doğrusu şefkatle örülmüş aşkını koruma güdüsünden uyarmıştır Hans’ı. Hans, uyarıyı almaz ama Leo’yu korumak uğruna, Leo’yu ilişkiye zorladığı yalanını söyler. Leo’nun ifadesi doğrulanınca Leo çıkar. Gözlerinde yaşlar vardır. Hans’ın Oskar’la kurduğu hayalleri Leo, Hans’la kurmuştur. Ancak Hans, eski Hans değildir. “Benim dışarıda bir hayatım yok ama sen öğretmensin. Sabıkan temiz kalsın” der. Kendisi gibi tescilli sapık olmasını istemez Leo’nun.

Bu arada Viktor’un ara duruşması gelir ama Viktor’un bağımlılığı onu artık öldürecek aşamaya gelmiştir ve duruşma öncesinde eroin enjekte eder kendisine. Haliyle iyi halden çıkması mümkün olmaz. Bunun üstüne Hans ne yapar ne eder aynı koğuşa girmelerini sağlar. Bağımlılıkla mücadelesinde Viktor’un yanı başında durur. Viktor’un o avludaki şefkati karşılıksız olsa da, Hans, Viktor her düştüğünde ona sımsıkı sarılarak gösterir kendi merhametini…

Sessizlik duvarını yıkan taşlar

69’a geldiğimizde Fıkra 175’te değişiklik yapılır. Viktor, çıkar. Yeni açılan bir gey bara gider. Her şey yolunda gibidir. Ama Viktor, bar çıkışı eline bir taş alır, pırlanta dükkanının camlarını yerle bir eder, tutuklanmayı bekler. Neden mi? Meise’ye göre yoruma açıktır bu final:

“Kendinize göre birçok farklı şekilde yorumlayabileceğiniz bir finalin olması önemli bana kalırsa. Şu ana kadar birçok farklı yorum duydum. Bu benim için çok sevindirici. Çok net bir eylem olsa da cama taş atma, aynı zamanda yoruma çok açık. Bunu trajik bir hikaye olarak görebilirsiniz, yanında güvende hissettiği birine dönme çabası olabilir veya “sikimde değilsiniz” diyen asi bir hareket olarak da… Ama bir gerçek var ki 69’da sadece yasada düzeltme yapıldı. 94’e kadar fıkra yürürlükteydi. Evet, 69’dan sonra tutuklamalar azaldı ama o fıkranın kendisi insanların hayatlarının üzerine muazzam bir sessizlik duvarı ördü. On binlerce mağduru oldu bu fıkranın. Hepsi için bu durum aslında gerçek anlamda özgür olmadıkları anlamına geliyordu. Her zaman saklanmak zorundaydılar. Hapistelerdi ve suçlu olarak muamele görüyorlardı. Sabıka kayıtlarında yer alıyordu, iş bulamıyorlardı, herhangi bir sosyal hayatları yoktu.

“60’larda bir yandan yasaya karşı sesler ve örgütlenme yükseliyor, kısmen bir özgürleşme yaşanıyordu. 60’lar boyunca yasanın kaldırılması için çok fazla çaba harcanıyordu. O kadar uzun süre uğraşıldı ki bu yasanın kaldırılması için, 69’da kaldırılmayıp değişikliğe uğradığında bile kimse inanamadı aslında. Gerçekten olduğuna inanmadıkları bir süreçti. Yasanın yürürlükte olduğu dönemlerde, ancak çok zenginseniz ve gözlerden uzak bir malikanenizde mahrem bir hayat sürebilme lüksünüz varsa tutuklanmazdınız. Ancak çoğunluk için bu durum böyle değildi.”

Bu cümlelerin ardından sorularım bitti. Sebastian, bu sefer bana Türkiye’yi sordu. Nasıldı burada durumlar? Filminizdeki gibi, dedim biraz da abartarak. Sonra hemen kendimi düzeltme ihtiyacı duydum. Yasadışı değiliz, ama sürekli yasaklıyız. Yine de şehvetimiz de şefkatimiz de eksik değil. Bu yanıyla filminizdeki gibi, dedim…


Etiketler: kültür sanat, dünyadan
Dijital