31/08/2020 | Yazar: Ali Erol

Ağustos ayının LGBTİ+’lar için gökkuşağı “köşe”leri ArtıGerçek, Posta, Cumhuriyet, Hürriyet ve Evrensel yazarlarından…

“Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği dahil her türlü ayrımcılığa karşı insan hakları” Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Gökkuşağının hakkını veren, LGBTİ+’lara (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks) selamı esirgemeyen, en azından homofobik nefret söyleminden medet ummayan pozitif “köşe”leri okumaya devam ediyoruz. 

Cinsiyetçi ve homofobik nefret söylemlerine karşı kadınları ve LGBTİ+’ları gözeten gazete köşe yazarları, Temmuz’un ardından Ağustos ayı boyunca da, kamuoyunda İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen ve imzacı devletlere “kadına karşı şiddeti önleme, şiddetten koruma, şiddet eylemlerini kovuşturma ve mağdur destek mekanizmaları oluşturma” yükümlülüğü getiren “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”ne yönelik karalama kampanyasına karşı yazmaya devam ettiler.

Ağustos ayı boyunca, Sözleşme’ye yönelik cinsiyetçi ve homofobik dezenformasyona ortak olmayan, gökkuşağına selamı esirgemeyen “köşe”leri ArtıGerçek, Posta, Cumhuriyet, Hürriyet ve Evrensel yazarlarından seçtik.

ArtıGerçek, Yiğit Ben: “Nefret, ayrımcılık ve şiddeti meşru gören bir aile?”

ArtıGerçek yazarı Yiğit Bener, “Şer(h)inize lanet!” başlıklı yazısı: “Kadınlar izin vermedi, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilemediler. Şer güçleri şimdi de “cinsel yönelimi farklı olanlara” şiddeti meşru kılmak için “şerh” koyma derdinde.”

“Bu ifadelere şerh koymak isteyenler belli ki cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet kimliği temelinde ayrımcılık yapmayı meşru kılmak istiyorlar. Bu temelde mağdurları korumada ayrımcılık yapılmasının doğuracağı tek sonuç ise, cinsel yönelimini ve toplumsal cinsiyet kimliğini “beğenmedikleri” bireylerin (yani LGBTİ bireylerin) şiddet karşısında savunmasız bırakılmalarıdır. İstenen, bu kesimlere şiddet uygulanmasının yasalarda suç sayılmaması, yani devlet eliyle teşvik edilmesidir. Özetle: İlle ayrımcılık uygulayacaklar, bu sayede sövecekler, dövecekler, tecavüz edecekler, öldürecekler ve bu yanlarına kâr kalacak; yetmezmiş gibi bu şiddet bir de “meşru bir hak” olarak tanımlanacak. Tek dertleri bu!

Bu bitmeyen nefretlerinin, ayırımcılık ve şiddet arzularının dayanağının “dini inançları” ve “aile değerleri” olduğunu iddia ediyorlar. Nefrete, ayırımcılığa ve şiddete dayalı bir din? Nefret, ayrımcılık ve şiddeti meşru gören bir aile? Bu kimin dini, kimin ailesi? Bu ülkenin ezici çoğunluğunu oluşturan Müslümanların din ve aile anlayışı bu mu gerçekten? Nefret, ayırımcılık ve şiddet mi?”

Posta, Oral Çalışlar: “Bu mesele, temel bir hak meselesi, temel bir demokrasi meselesi”

İstanbul Sözleşmesi ile ilgili Temmuz ayındaki köşe yazılarında, bir ülkenin, “demokrasiden ne ölçüde uzaksa, LGBT konusunda da o kadar baskıcı” olduğunu vurgulayan Posta gazetesinden Oral Çalışlar, “AK Partili kadınlar...” başlıklı yazısıyla tartışmaya devam etti: “Çevik’e göre, Sözleşme, aileyi hedef alıyor, eşcinselliği teşvik ediyor, “cinsel tercih”i insan hakkı olarak dayatıyor. Çevik’in suçlamaları uzayıp gidiyor. Listesi de uzayıp gidiyor. Hedef aldığı isimlerden biri de sözleşmenin hazırlanmasında emeği geçenlerden AK Partili Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Fatma Şahin. AK Parti’nin kadınlarıyla, AK Parti’nin erkekleri arasında patlak veren ayrılık, nasıl bir yol izleyecek, bunu öngörebilmek kolay değil. Ancak şu açık: Bu mesele, temel bir hak meselesi, temel bir demokrasi meselesi olarak Türkiye’nin gündemini meşgul ediyor. AK Parti’nin gelecek politikalarını merak edenler için bir turnusol kağıdı.”

Cumhuriyet köşeleri: “Cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği dahil her türlü ayrımcılığa karşı çıkan insan hakları ilkelerini temel almak”

Cumhuriyet gazetesinden Mine Söğüt, “Kadınlar sokakta, siz erkekler neredesiniz?” sorusunu cevaplıyor: “İstanbul Sözleşmesi’ni geleneksel aile yapısının değerlerine bir tehdit olarak gören bu niyeti aşikâr iktidara gerekli dersi kadınlar kadar siz de vermek zorundasınız.”

“Kadınlar neden tanıdığı ya da tanımadığı bir erkek tarafından öldürülme korkusu olmadan nefes alamıyorlar? Hukuk, kadın cinayetlerinde “tahrik indirimi” diye bir kavramı bünyesinde nasıl oluyor da barındırabiliyor? Şiddet gören kadınlar ne hakla yalnız bırakılıyor? En korkuncu da: Kadına, çocuğa, farklı cinsel yönelimi olan insanlara şiddeti önlemek, şiddet mağdurlarını yasalardan yana daha güçlü kılmak için atılan bir adımı baltalamak isteyen bir iktidara sahip olmanın öfkesini neden bu ülkenin kadınları kadar erkekleri de iliklerine kadar hissetmiyor? Ve kadının yerini bilmesini savunmayı marifet sayan; Farklı cinsel yönelimi olan insanlara nefes aldırmamayı ahlak diye belleyen çağdaşlık karşıtı bir politik görüşü iktidara getiren bir ülkenin vatandaşı olarak artık sorun kendinize: “Biz bunu hak edecek ne yaptık?” diye.”

“Düz bir mantıkla endişelenmeniz gereken şeyler”, Mine Söğüt’ün Ağustos ayından diğer yazısı: “İlla endişelenecekseniz; İstanbul Anlaşması’nın aile yapınızı bozmasından endişelenin. Çünkü aileniz var. Okumak, çalışmak isteyen karınızın, kızınızın, kız kardeşinizin kötü yola düşmesinden endişelenin. Çünkü karınız, kızınız, kız kardeşiniz var. Eşcinsel olan çocuğunuzun kendi kimliğine sahip çıkıp hayatını özgürce sürdürebilme ihtimalinden endişelenin. Çünkü herkesin eşcinsel olma ihtimali var.”

Ali Sirmen, “İstanbul Sözleşmesi ve siyasal İslam”: “İstanbul Sözleşmesi’nde, LBGT dahil hiçbir yerde Türkiye’yi temel ahlaki meselelerde müeyyide altına sokacak bir madde söz konusu değil. Davutoğlu bir gerçeği de vurguluyor: Bu sözleşme bir genel ilkeler rehberidir, onu uygulayacak olanlar sizlersiniz. Davutoğlu’nun bu saptaması doğru olmakla birlikte, pek fazla başvurulan kurnaz bir yöntemi akla getirmiyor da değil. Ülkemizde iktidarlar Türkiye adına birçok uluslararası anlaşmayı rahatlıkla imzalamakta, ama iş orada kabul ettiği yükümlülükleri yerine getirmeye gelince, aynı rahatlıkla yan çizmektedirler. Türkiye’nin, AİH Sözleşmesi’ni imzalamasına, anayasasında bu konuda kayıt bulunmasına karşın AİHM kararlarını hiçe sayması, bu konuda çarpıcı bir örnektir. Kadına ve aile içi şiddete karşı 2011’de imzalanmış ve 2014’te yürürlüğe girmiş olan İstanbul Sözleşmesi konusunda da öyle yapılabilir, sözleşmeye imza konulmasına karşın uygulamada AKP bildiğini okumaya devam edebilirdi. İstanbul Sözleşmesi adeta AKP’nin ve siyasal İslamın kadın konusundaki temel görüşlerine karşı kaleme alınmış bir reddiyedir.”

Zülal Kalkandelen, “İstanbul Sözleşmesi’ne dokunma!” başlıklı yazısında, Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK) adına yapılan bir açıklamayı paylaşıyor: “Sözleşme çok yönlü bir yaklaşımla, devletleri; şiddeti önlemek, mağdurları korumak, suçluları kovuşturmak ve her boyutta cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik politikalar uygulamakla yükümlü kılmaktadır. Haysiyet eşitliğini savunan, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği dahil her türlü ayrımcılığa karşı çıkan insan hakları ilkelerini temel almaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası da, devleti ayrım gözetmeksizin tüm vatandaşları korumakla yükümlü kılmaktadır.”

Hürriyet, Hande Fırat: “Hadi “kötülüklerin anası İstanbul Sözleşmesi”nden çıkıldı. Sonra ne isteyecekler?”

Hürriyet’ten Hande Fırat, “Mesele İstanbul Sözleşmesi değil. Neyin hesabı?” diye soruyor: “Hadi diyelim ki onların deyimiyle “kötülüklerin anası İstanbul Sözleşmesi”nden çıkıldı. Sonra ne olacak? Sonra ne isteyecekler? Gerçekte kadının eşitliğini içine asla sindiremeyen ve çirkin üsluplarıyla sinirlerimizi bozan bu grup, sonra hangi kanuna muhalefet edecek?”

“Sözleşmedeki bazı terimleri sorunlu görenler ve onlara itiraz edenler var. Ancak İstanbul Sözleşmesi’ni okuyanlar terimlerin açıklamalarına da sözleşmede yer verildiğini göreceklerdir. Toplumsal cinsiyet, eşcinsellik ya da cinsiyetsizleştirme değildir. Toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın ve erkeğe eşit fırsat verilmesi anlamına gelir. Cinsel yönelim kavramı dördüncü maddede geçmektedir. Şiddet ile mücadelede hiç kimseye ayrımcılık yapılmaması, din, dil, ırk vb pek çok unsurla birlikte, toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelime dayalı şiddetin de kabul görmemesi gereği vurgulanmıştır. ‘Ama’sız, ‘fakat’sız bu içeriklere itirazı olan var mı?”

Evrensel, Yücel Sayman: “Doğa açısından çeşitliliğin her hali normal”

Evrensel gazetesinden Yücel Sayman, “Normal olanla yönelim olan”: “Bir televizyon programında İstanbul Sözleşmesini savunan bir hukukçuyu cinsel yönelimi bir yandan insan hakkı olarak kabul edip öte yandan bu yönelime sahip kişinin ‘rol model’ konumuna gelmesi/getirilmemesi, uygulamada bu konuda gerekli özenin mutlaka gösterilmesi gerektiğini üstüne basa basa vurgularken izledim;  izlerken bu konuda yıllardır sürdürülen tartışmalardaki normal olan/yönelim sayılan ‘insanlık halleri’ arasında düşünsel gidiş-gelişlerin çatışmasını anımsadım, hafiften tebessüm ettim.”

“Ey kendini insan diye tanımlayan varlık! Senin keşfettiğin üremedeki çeşitlilik cinselliğin üreme ekseninde toplumsallaştırılmasındaki meşruiyetin sorgulanmasını sağlamakla kalmıyor, bireyler bunun ötesine geçiyor, cinselliklerine yabancılaştırıldıklarının bilincine varıyorlar; cinselliğin çeşitliliğini haz alanında keşfediyorlar. Ve yabancılaştırıldıkları cinselliklerini yeniden keşfetmenin toplumsallığını kurguluyorlar. Ey kendini insan diye tanımlayan varlık, görünen o ki artık normalin öyküsündeki tekliğin yerini hazzın çeşitliliğini anlatan normalin öyküsü alıyor. Haz alanında cinselliğin tek hali yok, çeşitli halleri var. Demem o ki, doğa açısından çeşitliliğin her hali normal.”

“Kendimi doğa-insan yerine koyarak o gözle yaptığım yorumu, insan halimle sonlandırırsam, şöyle söyleyebilirim: Normal olmayan, bozuk olan, sapma olan, arıza olan, tedavisi gereken hastalık olan, insan hakkı olarak ilan edilmesi gereken tercih ya da yönelim olan bir ‘insanlık hali’ söz konusu değil. İnsanlık hali, haz alanında aralarında normallik bakımından fark bulunmayan cinsellikteki çeşitliliğin doğallığını ve meşruiyetini birlikte yaşamanın toplumsal kurgusuna temel alan mücadelede yeni biçimiyle filizleniyor. Toplumsal yapının çeşitlilik temelinde yeniden örgütlenmesi kadına kadın olması nedeniyle uygulanan şiddetin tarihsel/kültürel zeminini de ortadan kaldırabilecektir.”

*** 

LGBTİ+’lara selamı esirgemeyen, en azından homofobik nefret söyleminden medet ummayan “köşe”leri okumaya devam edeceğiz: “Hep kahır, hep kahır, hep kahır, hep kahır” nereye kadar…



Etiketler: medya
Nefret