01/09/2010 | Yazar: Evren Evrim

Yıllardır sarhoşum, dedi iç sesi dış sesine. 

Yıllardır sarhoşum, dedi iç sesi dış sesine. 

“…Aşırı sarhoşluktan ve dünyayı unutmuşluktan yorgun, solgun. Yan yana yürüyerek geldiler ve önlerine baktılar; oyunda, gülmekte ve uykuda olduğundan çok birbirinden uzaklaşmış olarak. Sonra yukarıda dilsiz kucaklaşmalar; ne kanuna karşı gelerek ne de ona uyarak yapılan dilsiz ödevler. Ama uzun uzadıya değil. Değil artık uzun uzadıya…”*
 
Yıllardır zaman zaman okuduğu bu satırlardan ve her okuduğunda yakınından teyet geçmiş, geçip gitmiş olduğu yaşantılarına dair yenilemelerde bulunmaktan alıkoyamıyor kendini. Her yeni süreçle, bir öncekini eskitirken ardında, bu satırları eskitemiyor.
 
Aslında en yenisi –yıllardır zaman zaman okuduğu bu sarhoş satırlara-, tam iki yıl önce nisan ayının bilmem kaçı ile mayıs ayının kim bilir kaçıncı günü arasında yaşanmaya başlanmış olandı, diye düşünüyor. En yakını en yenisiyse de, yine de eskisidir artık. Ama yeni olarak kalacağı tek bir anlam saklıdır, eskimesini mümkün kılmayan etkisine aldırmadan. Etkisi eskimişse de anlamı eskimemiş, yepyeni bir yeni olduğu için yaşantısında, tam da bu nedenle de etki alanı farklılaşmış coşkulu bir yenilik daha eklenmiş oluyor yaşamına.
 
Eskitilen her yaşantının ardından gelen yeni yaşantılar, yeni anlamların eklenmesiyle de pırıl pırıl parıldıyor, diye düşünüyor.
 
“biriktirdiğim yaşantılarım var, dört işlem yaşıyorum düpedüz.”
 
Eskitmelerin yanı sıra eksilmelerin götürüleri ve getirileriyle de aslında eskimenin bir ya da bir kaç anlamda yenilenme olduğu da bir gerçeklik değil mi, diye düşünürken buluyor kendini, tam da çemberin dışına çıkmak üzereyken. Çemberin dışına çıkmak üzereyken, hangi çemberlerin içinde bulunmak istediğini ve hangilerini istemediğini düşlemleyerek...aklına gelen tüm olumlu olumsuz, sevimli sevimsiz, acıtan, gülümseten, öldüren, seven, duyan, duyumsayan, yaşanmış yaşanmamış, mümkün olan ve olmayan, önemli önemsiz, sanki sonsuza kadar sürecekmiş gibi durmaksızın, bazen de olasılık hesapları eşliğinde –zaman zaman görülme sıklığı azalsa da- düşlemleyerek...(çoğul masal)
 
“-için mi söylüyor bunu bana?
 -içim! durup dinlenmeden aradım, uzun yıllar araştırdım, ama içimde ‘bir’ kimseye rastlamadım hiç bir zaman.”*
 
Eskitmelerime, eskimelerime, eksilmelerime kadeh kaldırırken yenilenmiyor muyum sanki tekrar tekrar, çoğalmıyor muyum, diyor diğerine dönerek, yeni yaşantıladığı eskilerine yeni anlamlandırmalarla selam eden düşlemlemeleriyle süsleyip püsleyerek. Acılarımı yaşamadan sindirmeden tüm bedenime, aklıma ve düşlerime nasıl sığdırabilirim, nasıl içselleştirebilirim, nasıl sevebilirim, nasıl yaşayabilirim ki o zaman, diyor bir başkasına bakarak. İçimdekiler söylüyor bunları bana, sana, ona,...
 
“-kurtar beni! kendinden de, benden de. öyle davran ki, artık birbirimizle uğraştan vazgeçelim, ben de sana karşı daha uysal olayım.”*
 
Kurtuluş! Büyük yanılsamaların, saçma sapan yalanların, anlamsız inançların, gereksiz ve yersiz söylemlerin, önemsemeden düşlemlemeden uzak haykırışların, heyecansız yaratısız duygulanımların muazzam kabul gören destansı ve ‘akılcı’ yaklaşımı...yine de gereklidir her zaman!
 
“-ben kurtarırsam seni kurtulmuş olacak mısın gerçekten! seni neye kurtaracağım peki?”
 
Eksik kalacak hep bir yanım belki de seni eskittiğim için, diye düşünürken, eksildiğim için de çoğaldım seninle, çok çoğaldım hem de, diye düşündü... o kadar ki yepyeni gözlerim, yeni yeni evrenlerim, yeni yeni sözcüklerim, yeni yeni masallarım, yeni yeni acılarım, yeni yepyeni sevişlerim var şimdi, daha ne yeniliklere gebe düşlemlerim var, dedi ötekine.
 
“...hazırlanarak ve hazırlayarak kıpkırmızı rujlarını delik çantalarının ceplerinde, ojelerini birbirlerinin tırnak –dip-lerine sürüyorken, sürdükçe derin-leşen kadına yüzbin söylence allayıp pullayarak masallar söylerken, kadın kadına giderek büyüyen, büyüdükçe yükselen, yükseldikçe serpilen kocaman yaşlı bir meşe ağacının aynı dalına konan iki karga kadının kuş uçuşu bakışlarının pusu tüm kenti aydınlatıyorken,…”
 
* Evet, alıntıladım ve yaldızladım ama bir kısmını nereden alıntıladığımı hatırlayamadım, köklenmiş bir yerlerimde, adsız kalmış. Bir kısmı ise tamamen Blanchot’a ait.
 

Etiketler: kültür sanat
Nefret