13/05/2022 | Yazar: Yıldız Tar

“Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere” sempozyumunun ilk oturumunda modernleşme ve toplumsal cinsiyet tartışıldı.

Kadın ve LGBTİ+ düşmanlığında yeni sürecin kurucu unsuru: Diyanet Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Demokratik Alevi Hareketinin bileşenleri olan Alevi Bektaşi Kültürünü Tanıtma Derneği (ABKTD), Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin (PSAKD) düzenlediği “Aleviler: Din, Beden, Cinsiyet; Neşeden Kedere” Sempozyumu başladı.

Kültürpark Fuar Alanı’ndaki İsmet İnönü Sanat Merkezi’nde yapılan sempozyumda üç gün boyunca Alevilik, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği tartışılacak.

Sempozyumun ilk gününde (13 Mayıs) açılış oturumlarının ardından “Türkiye’de Modernleşme, Kurucu Rejim ve Toplumsal Cinsiyet” tartışıldı. Dr. Cemal Salman’ın kolaylaştırdığı oturumda Sema Semih, Doç. Dr. Sevgi Uçan Çubukçu ve Av. İlhan Cihaner konuştu.

“Cinsiyet, benim için de bir bela olageldi”

Sema Semih, “Toplumsal Cinsiyet Krizi ve Cinsiyet Kimliği Mücadelesi” sunumunda toplumsal cinsiyetin tarihsel seyrini aktardı. Kendi hikayesinden başlayarak, “Benim kendimi tarifleyecek kavramlarım henüz yokken ben aslında ‘kız gibiydim’ tüm dünya için. İlerleyen yıllarda özgür olabilmek, hakikat ve adaleti ortaya koyabilmek için mücadele etmekten başka bir şansım olmadığını fark ettim” dedi ve ekledi: “Judith Butler’ın da dediği gibi cinsiyet benim için de bir bela olageldi. Kaçamıyorum cinsiyetten ve cinsiyetlendirilmekten. Bundan sonra da kaçamayacağım gibi duruyor.”

Toplumsal cinsiyet kavramı ve biyolojik cinsiyet-toplumsal cinsiyet ayrımının 1960’larda seksologlar ve psikiyatristler tarafından transseksüel kişilerin varsayılan anormalliklerini açıklamak için ortaya atıldığını hatırlatan Sema Semih şöyle devam etti:

“Transseksüelite üzerine araştırmalar yapan psikiyatri profesörü Robert Stoller’a göre toplumsal cinsiyet, bir kişinin sahip olduğu feminen ve maskülen özelliklerin oranına işaret ediyordu. Stoller’ın düşüncesinde doğuşta atanan cinsiyeti erkek olan bir kişi eğer baskın olarak maskülense, bu kişi normaldi. Eğer bu kişi baskın olarak feminense, ya da feminenliğe atfedilen cinsiyet özellikleri taşıyorsa, o zaman bu kişinin cinsiyetinin tıbbi bir müdahale ile normalleştirilmesi gerekmekteydi. Dönemin baskın ve basmakalıp toplumsal cinsiyet rollerini yeniden üretseler de Stoller ve bu alanda çalışan Harry Benjamin ve John Money gibi diğer isimlerin transseksüeller hakkında ortaya attığı görüşler cinsiyeti yeniden belirleme ameliyatlarının uygulanmasını mümkün kıldı. Hasta olmayan bedene müdahale etmek istemeyen cerrahların trans geçiş ameliyatlarını gerçekleştirebilmek için bilimsel bir gerekçesi olmalıydı. Psikiyatri alanında trans “vaka”lar üzerine yapılan çalışmalar, geçiş ameliyatlarının tıbbi olarak gerekli görülmesinin meşru zeminini oluşturdu. Transları hasta olarak nitelendiren bu yaklaşımlar aynı zamanda interseks çocukların bedenlerine yapılan- şüphesiz ki hayatlarının ilerleyen dönemlerinde ciddi travmalara yol açan cerrahi müdahalelerin de maalesef önünü açtı.”

Yeryüzündeki insan sayısı kadar cinsiyet ihtimali

İkinci dalga feminizmin hâkim olduğu 1960’lı yıllarda feminist kuramda epistemolojik bir değişim yaşandığını da ekledi. Sema Semih, Türkiye’de toplumsal cinsiyet temelli mücadele açısından da 1987 yılının önemli olduğunu belirtti. Yoğurtçu Parkı’nda “Dayağa Karşı Yürüyüş” ve Gezi Parkı’nda eşcinsel ve transların şiddete karşı açlık grevini hatırlattı.

Biyolojik özcülükten beslenen, ikili cinsiyet algısına dayanan ve trans öznelliğini yok sayan yaklaşımları vurgulayan Sema Semih, “Bugün insan biyolojisi üzerine yapılan çalışmalar göstermektedir ki, bir kişinin cinsiyetini biyolojik olarak açıklayan pek çok bileşen vardır: kromozomlar, genetik yapı, hormonlar, endokrin sistemi, üreme kapasitesi, üreme organları, cinsel organlar ve tüm bunlarla ilişkili olan diğer iç organlar. Bu unsurlar her bir kişide tutarlı değildir ve değişkenlik göstermektedir. Küresel trans hareketin en temel talebi kişinin toplumsal cinsiyet kimliğinin kültürel ve hukuki olarak tanınması ve bireyin kendisini ait hissettiği ya da ifade ettiği cinsiyet ile toplumdan saygı görmesidir. Toplumsal cinsiyet kimliği bir kişinin toplumsal cinsiyetine dair kendi derin içsel ve bireysel hissidir. Kişinin doğuşta atanan cinsiyetine karşılık gelebilir ya da gelmeyebilir. Aslına bakarsanız dünyada ne kadar insan varsa o kadar cinsiyetten bahsedebiliriz” dedi.

Yogyakarta İlkeleri ve dünyadaki durum

Yogyakarta İlkeleri’nden bahseden Sema Semih, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“2006’da hukuk, akademi, sivil toplum ve insan hakları üzerine çalışan özel bir grup LGBTİ+’ların insan haklarına dair uluslararası standartları belirlemek üzere Yogyakarta İlkeleri’ni hazırladılar. Hukuki bağlayıcılığı olmasa da bu metin ulusal ve uluslararası pek çok mahkemede cinsel yönelim, cinsiyet kimliği ve cinsiyet özellikleriyle ilgili uluslararası insan hakları hukukunun uygulanması için atıfta bulunulan temel bir kaynak oldu. LGBTİ+ hareketinin uluslararası hukuku dönüştüren bu kazanımlarına paralel olarak ulusal hukuk mekanizmalarında (toplumsal) cinsiyetin tanınmasıyla ilgili kanunlarda yeni düzenlemeler yapılmaya başlandı. 2012’de Arjantin’de cinsiyetin hukuki olarak tanınmasıyla ilgili altın standartları belirleyen bir kanun yürürlüğe girdi. Bu kanuna göre 18 yaşın üzerindeki herkes cinsiyet kimliğini seçebiliyor, cinsiyetini yeniden belirleyebiliyor; herhangi tıbbi ya da hukuki bir onay olmadan resmi evraklarındaki cinsiyetini yeniden düzenleyebiliyor. Buna ek olarak, çocuklar da hukuki velilerinin rızasıyla bu değişikleri yapabiliyorlar. Kapsamı bu kadar geniş tutulmasa da son yıllarda dünyanın pek çok ülkesinde cinsiyetin hukuki olarak tanınmasıyla ilgili kanunlarda transların insan haklarının temin edilmesine yönelik çeşitli düzenlemeler yapıldı. 2007’de Nepal, 2009’da ise Pakistan bireyin kendi hissine dayanan üçüncü bir cinsiyet kategorisi olduğunu kabul ettiler. 2013’te Bangladeş’teki Hijralar Hijra olarak tanındı. 2014’te Hindistan her bireyin kendi cinsiyetini seçme hakkının olduğunu onaylayan bir kanun kabul etti. 2015’te Malta ve İrlanda; 2016’da Norveç, 2017’de Belçika, 2018’de Portekiz hukuki cinsiyetin kişinin beyana dayalı olarak yeniden düzenlenmesine olanak sağlayan yeni yasal düzenlemeler yürürlüğe sürdüler. 1988’de cinsiyeti yeniden belirleme ameliyatlarını yasallaştıran Türkiye, cinsiyet geçişini ya da geçiş süreçlerini düzenleyen uluslararası insan hakları standartlarının epey gerisinde. Türk Medeni Kanunu’nun 40. Maddesi’ne göre bir kişi ancak zorunlu terapi, evli olmamak vb. gibi belirli koşulları sağlarsa hukuki cinsiyetini değiştirebiliyor.”

Türkiye modernleşmesinin cinsiyetlendirilmiş sınırları

Ardından Doç. Dr. Sevgi Uçan Çubukçu, “Türkiye Modernleşmesinin Cinsiyetlendirilmiş Sınırları ve İhlalleri” üzerine konuştu. “Feminist hareketler ve feminist düşünce, coğrafyamızda tarih boyunca kayda değer birçok olay yaşamıştır” diyerek başlayan Çubukçu, “Bu kırılma noktaları Osmanlı İmparatorluğu'nun Tanzimat Dönemi ile başlamış ve modern Cumhuriyetin oluşumu ile devam etmiştir. Bu dönemde, modernleşme paradigması içinde eşitlik de dahil olmak üzere hem kamusal hem de özel alanda kadınların yaşamlarında önemli yasal değişiklikler oldu” dedi.

Tanzimat döneminde kadınların örgütlenmesinin Kurtuluş Savaşı döneminde sömürgeci karşıtı mücadeleyle birlikte kesintiye uğradığını ancak ileride ‘fedakar analar’ diye resmi tarihte yer alsa da aslında o dönemin bir yandan kadınların toplumsal ve siyasal alana katılımı anlamına da gelebileceğini söyleyen Çubukçu şöyle devam etti:

“Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinden 20. yüzyılın ilk yarısına aktarılan ve modernleşme/aydınlanma paradigması içinde seyreden kadın mücadelesi, bir durgunluk döneminden sonra, 1980’lerin ikinci dalga feminist hareketiyle buluştu.”

Ulus devletin “eşit yurttaşlık vaadinin” ve cumhuriyetin dine dayalı bir düzenden, eşit yurttaşlık temelinde bir düzene geçiş açısından önemli olduğunu belirten Çubukçu, “Bu açıdan bütün eksikleri ile, cinsiyetçiliğiyle cumhuriyetin özellikle kadının kamusal alanda varlığı açısından önemli kazanımları olduğunu söylemek gerekiyor. Bu kopuşlar, kadına önemli alanlar açmakla birlikte kapsayıcı bir şekilde eşitlik gerçekleşmiyor. Ulus devletin yurttaştan anladığının bir soyutlama olduğunu ve erkek olduğunu da vurgulamak gerekiyor” ifadelerini kullandı.

1913’te kadınların Telgraf şirketinde kadınların çalışması için ilk oturma eylemi yaptığını hatırlatan Çubukçu, “Osmanlı Türkiye döneminde kadınların başta talebinin neden oy hakkı değil de çalışma ve eğitim hakkı olduğunu tam da bu örneklerle anlayabiliriz. Cumhuriyet öncesindeki bu talepler cumhuriyet döneminde karşılık buldu ve kamusal alanda büyük bir değişim yaşandı ama özel alandaki ilişkiler, hiyerarşiler değişmedi. İyi annelik ve iyi eşlikle nasıl bir ideal kadın tanımı yapıldığı ve tüm topluma yansıtıldığını belirtmek gerekir” dedi. Cumhuriyet döneminde birçok feminist kadının nasıl sessizleştirildiğini de aktardı.

Kadın ve LGBTİ+ düşmanlığında yeni sürecin kurucu unsuru: Diyanet

Son konuşmacı Av. İlhan Cihaner ise “Kurucu Rejimin Toplumsal Cinsiyete Bakışı: Devrim-Reform?” başlıklı sunumunu yaptı. Toplumsal cinsiyet tartışmalarında Macaristan ile Türkiye’nin birbirinin fotokopisi gibi olduğunu vurgulayan Cihaner, “Geldiğimiz noktada toplumsal cinsiyet tartışmalarını Türkiye’de gereği kadar güçlü bir politik güç olmasının önündeki en temel engellerden birisi Diyanet’in bir kurucu kurum olarak yaptıkları. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın LGBTİ+ ve kadın düşmanlığındaki yeni sürecin belirleyenlerinden olduğunu görüyoruz” dedi.

Dinsel eğitimin ileride daha büyük sorunlara yol açacağını da vurgulayan Cihaner, kadın-erkek eşitliği tartışmalarında sınıfsal boyutun göz ardı edildiğini de savundu. “İşsizliğin aslında özünde bir kadın sorunu olduğunu görüyor olmamız lazım” diyen Cihaner, şöyle devam etti:

“Eğer dünyada ücretlendirilmeyen ev içi emek ücretlendirilmiş olsaydı dünyada üretilen tüm değerin yüzde 70’inden fazlası olacaktı. Oysaki toplumsal cinsiyet rollerinin kadına biçtiği rol dışarıda çalışsa da çalışmasa da ev işlerini ücretsiz olarak yapması anlamına geliyor. Cumhuriyetle birlikte kadın hakları konusunda çok iyi bir başlangıç yaptığımızı ancak sonrasında bunun ne bir devrime ne de reforma dönüşmediğini çok açık bir şekilde söyleyebiliriz.”

Siyasi partilerde kadın temsilinin yetersizliğini de eleştiren Cihaner, “Kadın hareketinin siyasetle bağının mutlaka ama mutlaka kurulması lazım. Siyasal rejimin belirleyici ana unsurlarından birisi toplumsal cinsiyet ve onun belirlediği dinamikler” dedi.


Etiketler: insan hakları, kadın, yaşam, din/inanç, siyaset, tarihimizden
Dijital