20/07/2022 | Yazar: Canan Coşkan

Feminizmin kadınlara yönelik odağı, kuir insanlar ve toplumsal cinsiyet ikiliğini sorgulayan herkes açısından yabancılaştırıcı olabilir. Fakat bu böyle olmak zorunda değil…

Nasıl genderkuir feminist olmalı? Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Canan Coşkan, Laurie Penny’nin Buzzfeed’te yayınlanan yazısını KaosGL.org için Türkçeleştirdi.

Bu yazı toplumsal cinsiyet disforisi, anoreksi ve intihar düşünceleriyle ilgili deneyim aktarımları içeriyor. Okuduktan sonra destek alabileceğiniz LGBTİ+ kuruluşlarının listesine buradan ulaşabilirsiniz.

Kendimi hiçbir zaman bir kadın gibi hissetmedim ama bir erkek olmayı da hiç istemedim. Kendimi bildim bileli arada derede bir şey olmak istedim. Ruby Rose'dan alıntı yapacak olursam: Kendime kız dedim ama bunun sebebi seçeneklerimin sınırlı olmasıydı. Daima herkesin böyle hissettiğini varsaydım.

Yanlışımı bir gün ortaokulda, sınıfımdaki birkaç kızın hangi oğlanlardan hoşlandıklarına dair muhabbet çevirmesi esnasında keşfettim. Çoğu zaman bu çeşit gizli dişil sohbetlere davet edilmezdim. O zamanlar bile bende bir tuhaflık vardı; kısmen kimliğime ama aynı zamanda da salaş büzgülü kıyafetler giymeme, saçımı nadiren taramama ve biri benimle konuştuğunda sıçramaya meyletmeme dair bir gariplik…

Onlara karşılık vermek için söyleyecek hem ilginç hem de hakiki bir şey bulamadım. Ben de çoğu zaman bir kızın vücudundaki eşcinsel bir oğlan olduğumu hissetmemden bahsettim. Tıpkı diğer herkes gibi; öyle değil mi?

Kızların yüz ifadelerinden bunun doğru şey olmadığını anlayabilmiştim. Bu çok ama çok yanlıştı.

Bu, Tumblr'dan önceki bir zamana, ancak bir avuç gencin genderkuir ya da transmaskülen olmaktan bahsettiği bir zamana karşılık geliyordu. Oğlanlar gibi giyinmelerine, konuşmalarına ve davranmalarına izin verilen kadınların hepsi lezbiyendi. Çoğu zaman lezbiyen olmayı diledim. Ama neredeyse hep oğlanlardan hoşlandım ve eğer oğlanlardan hoşlanıyorsan, kız gibi davranman gerekiyordu. Ve sporu saymazsak, kız gibi davranmak daima başarısız olduğum tek konuydu.

İkinci dalga feminist Germaine Greer'i ilk kez o sıralar okudum. Okul, ev ve kütüphaneden ibaret küçük evrenimdeki diğer her yetişkinin eşit derecede görmezden gelmeye sanki yanıp tutuştuğu temel hakikatleri açıklıyor gibiydi; üstelik ortalıkta dönen pis şakalar da katkıda bulunmadı değil. Bir dönmenin hevesi ve ergenlik öncesi bir nerd’ün takıntısı ile İğdiş Edilmiş Kadın’a sarıldım. Greer'e en gözde kalemlerimle bir mektup yazdım ve o, koalaların olduğu bir kartpostalla bana yanıt verdiğinde heyecandan içimde yer yerinden oynadı. O zaman doğrumu buldum ve tam o anda, orada bir gün onun gibi bir feminist ve bir yazar olacağıma karar verdim.

Greer'e göre özgürleşme, hayatta ne olursan ol, önce bir kadın olduğunu anlamak demekti. Yazıları, toplumun beni —ve o vakte kadar tanıdığım tüm dişil bireyleri— nasıl gördüğünü anlamama yardımcı oldu. Bizler, öncelikle insani varlıklar değildik: Bizler sadece kızlardık. Yine de geriye dönüp baktığımda, her şeyden evvel kadınlığa dair bu militan ısrar, bir feminist olmamın yanı sıra genderkuir olduğumu da kabul etmemin bir on yıl almasına kısmen sebep. Kadın hakları için mücadele etmek adına burada olduğumu, kızlar takımında oynamama rağmen kendimi hiçbir zaman zerre kadın gibi hissetmediğimi kabul etmemin o kadar zaman almasına da kısmen sebep.

İkinci dalga feminizmle büyüdüm ama bu kendimi aç bırakmama engel olmadı.

Çocukluğumun büyük bir bölümünde ve birçok karmaşık, acılı, tamamı da bilindik sebeplerden dolayı ki toplumsal cinsiyet disforisi bunlardan sadece biriydi, anoreksiktim. Bedenimin dişilliği, büyüyen memelerim ve kıvrımlarım tarafından kapana kıstırılmış hissettim. Yemek yememek regl döngümü durdurdu. Memelerimi yok etti. Olumsuz yanıysa, beni manik, intihara meyilli bir çuvala dönüştürdü, okulu bırakmaya itti ve tüm ailemin travma yaşamasına yol açtı.

17 yaşındayken, hastanenin, altı ay boyunca kaldığım ve akut yeme bozukluklarına ayrılmış koğuşunda kendimi yaraladım.

Hastane odamın penceresi bir gıdım çatlağın ötesinde pek açılmadı. Sabah tartılmadan önce biraz temiz hava koklayacak kadar geniş bir çatlak, o kadar. Tüm kıvrımlarım açlıktan kurumuş, saçlarım kafatası kemiklerimin dibinden kesilmiş, bir iskelet kadar androjen ve insanların bana Laura değil, Laurie —İngiltere'de bir oğlan ismi— demelerinde ısrarcı olduğum bir noktaya geldim. Nihayetinde hissettiğim kadar cinsiyetsiz görünmemden memnun olamayacak raddede kötü haldeydim. O an sadece ölmek istedim. Çoğunlukla da utançtan.

Uzun lafın kısası: Ölmedim. İyileştim. Ama önce bazı iyi niyetli tıp uzmanlarının beni toplumsal cinsiyet ikiliğinin doğru tarafına geri itmek için bana zorbalık etmelerine izin verdim. 

Psikiyatrik bağnazlık, sosyal normların gerisinde kalmaya meyilli oluyor ve doktorlar, pek meşgul insanlar. Yani eşcinselliğin zihinsel bozukluklara dair resmi listeden çıkarılmasının üzerinden neredeyse 20 yıl geçtikten sonra, beni tedavi eden doktorların kısa saçlarıma, bol kıyafetlerime ve feminist posterlerime şöyle bir göz atmaları, bastırılmış bir eşcinsel olduğuma ve gey olarak açılmamın sihirli bir şekilde beni tekrar yemeye başlatacağına karar vermeleri onların suçu değil. 

Dediğim gibi, deniyorlardı.

Tek bir sorun vardı: Ben gey değildim. Bundan emindim. Biseksüeldim ve bir gün bu kadar tuhaf ve mutsuz olmadığımda bu kuramı pratikte test edebileceğimi butlar butu umuyordum. Doktorları buna ikna etmek uzun zaman aldı. Nasıl olduğunu hatırlayamıyorum; bunu hatırlamak istediğimden de emin değilim. Sanırım işin içine diyagramlar dahil olmuş olabilir. Feci karanlık bir dönemdi.

Hissettiğim kadar cinsiyetsiz görünmemden keyif alamayacak raddede kötü haldeydim.

Neyse. Sonunda beni açılmaya zorlamaya çalışmaktan vazgeçip o dolaba geri sokturtmaya karar verdiler. Lezbiyen değilsen, iyi bir zihinsel sağlığın yolu "feminenliğini kabul etmekten" geçiyordu. Saçlarını uzatman, elbiseler giymen ve hep bu kadar öfkeli olmayı bırakman gerekiyordu. Sana atanmış toplumsal cinsiyeti ve cinsiyeti, söze dökülmeyen tüm davranış kurallarıyla birlikte kabul etmen gerekiyordu. Sabit bir erkek arkadaş edinmen, güzelce gülümsemen ve çok çalışman gerekiyordu. Tekrar ediyorum: Bu insanlar bana ya da bir başkasına kalıcı bir şekilde psikolojik zarar vermek istemediler. Yüzyıllar boyunca kuir ve topluma aykırı olan halkı kendi iyiliği için normal olmaya zorlayan her kurum gibi onlar da gerçekten yardım etmeye çalışıyorlardı.

Beş yıl boyunca iyileşmeye çabaladım. Cici bir kız olmaya çok uğraştım. Sürekli elbiselere ve makyaja bağlı olmaya, o kadar da tuhaf, dönme ve meraklı olmamaya sadık kalmaya çalıştım. Beş yıl boyunca kuirliğimi, ancak bir şişe ucuz votka ya da The Rocky Horror Picture Show gösterimi ya da bu ikisinin beraberliği gibi sadece istisnai durumlarda ortaya çıkan, özel, korkulu bir yere, derinlere ittim. Ama cici bir kız olmak pek de iyi gitmedi; ben de ortadaki farkı kestirip attım, saçımı kısacık yaptım ve öfkeli bir feminist olmaya geri döndüm.

Ve feminizm hayatımı kurtardı. İyileştim. Yazdım, maceralarım oldu, politikaya döndüm ve arkadaşlar edindim. Hastanede yaşadığım travmayı çok gerilerde bırakıp geçmişimi etek ve makyajla örtmeye çalıştım.

Bugün bir feministim ve bir yazarım ama artık gözümü kapatıp Germaine Greer'i arşa çıkarmıyorum. Bir kere Greer, bazıları saygı gören ve transların hareket için tehlikeli olduğuna inanan birçok feministten biri. Onların argümanı gayet basit: Transların, bir erkek ya da bir kadın olmanın ne anlama geldiğine karşı meydan okumak yerine diğer takıma katılmayı seçtiklerinde toplumsal cinsiyete dair ikili düşünüşü pekiştirdikleri fikrine dayanıyor. Greer, trans kadınları dişiliğin "berbat bir parodisi" olarak nitelendiriyor.

Greer'in trans kadınlarla ilgili yorumları, “kadın” tanımını genişletmeye çalışan ikinci dalga feministler ile tamamen yeni toplumsal cinsiyet kategorileri arayan genç feministler arasındaki kuşak çatışmasına örnek teşkil ediyor. Bu gerilim, kadınların mekânlarına sızmaya çalışan erkeklermiş gibi yansıtılan trans kadınlara karşı acımasızlığa yol açtı. Ama aslında LGBT topluluğunun her köşesi açısından yabancılaştırıcı oluyor.

Etek yerine kargo pantolonlara geçmeyi, zamirlerimi ve dünyada üzerinde yürüyüşümü değiştirmeyi düşünecek kadar iyileştiğimde, başka şeylerin yanı sıra feminist bir yazar olarak namım şanlanmıştı.

24 yaşında, kürtaj hakları ve cinsel özgürleşme hakkında köşe yazıları ve kapitalist ataerkil düzende nasıl yaşayabileceğimiz ve sevebileceğimize dair kitaplar yazdım. Buna cevaben genç kadınlar bana sürekli yazıp, çalışmalarımın kendilerine dişiliklerini daha özgürce yaşamaları için nasıl ilham verdiğini belirttiler. Bana hayran oldular çünkü ben "güçlü bir kadın"dım. Geçmekte olan zamanın yarısında kendimi hiç de kadın gibi hissetmediğimi kabul etsem, o kızlara ihanet etmiş olur muydum?

Böyle böyle, açılmamak için bahanelerimi biriktirdim. Söz açıldığında, kendimi "natrans birey"den ziyade, özenle "natrans ayrıcalığına sahip birey" olarak tanımladım. İnternette feminist bir yazar olmanın gündelik duygusal yükünün o vakitler yeterli olduğuna karar verdim.

Ve bekledim.

Son birkaç yılda, giderek daha fazla arkadaşım ve yoldaşım trans olarak açıldılar. Güçlü ve destekleyici bir kuir topluluğunun parçası olma ayrıcalığım vardı ve bu, hem trans hem de feminist birçok yakın arkadaşımın olmasına yardımcı oldu. Onlar açısından transfobiyle mücadele ederken —ki bu bazen ne yazık ki feministlerle de mücadele ettikleri anlamına geliyor— toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadele etmekle ilgili bir sorun yok gibi görünüyor.

Feministlerin on yıllar boyunca trans politikalara yönelik eleştirilerinin çoğu açıkça bağnazdı.  Öyle ki, insanların diğer, daha zarara açık halde olan insanları işlerinden uzaklaştırma, ailelerine ve sosyal yardım danışmanlarına açık etme ve onları tehlikeye atma konularında kendilerinde bir sıkıntı görmeyecekleri türden ancak kendi kendini doğrulayan teoriler söz konusu.

Yine de bu saçmalıkların altında gömülüp kalmış bazı makul eleştiriler var. Birincisi, trans kimlik sahiplenenlerin, bu aidiyeti sadece, en başından, toplumsal cinsiyet rollerinin çok kısıtlayıcı ve baskıcı olması sebebiyle sahiplenmeleri. Ne yazık ki, birçok trans, yabancılardan tıbbın kapı kullarına kadar herkese kimliklerini "kanıtlamak" için bayat toplumsal cinsiyet kalıpyargılarıyla alıktırmak zorunda kalıyor —daha geçenlerde bir arkadaşım, toplumsal cinsiyet kliniğindeki randevusuna, kadın yaşamaya yönelik bir "adanmışlık eksikliği"nin kanıtı sayılan bol kot pantolon giyinip geldiği için klinikte sorgulandı. Tekrar ediyorum: Pantolon bile politik.

Keşke ergenliğimde ve buna en çok ihtiyaç duyduğumda, trans ve genderkuir çocuklara yönelik daha fazla dilsel ifade, diyalog imkânı ve destek olsaydı. Keşke o topluluğu ve dili bulduğumda, sunulan özgürlüklerden yararlanamayacak raddede hastaneyle, önyargılarla ve çıldırmış, bezdirici mizojinist bir medya ortamında yaşamanın ve çalışmanın günlük baskılarıyla travma içinde bırakılmamış olsaydım. Keşke bunca yıldır beni açılmaktan alıkoyan korkuya yenilmeseydim. 

Kendimi hiç de kadın gibi hissetmediğimi kabul etsem, o kızlara ihanet etmiş olur muydum?

“Keşke”lerimi dile getirdiğimde, bunlar hakkında çok fazla düşünmemeye çalışıyorum çünkü ergenlikte yalnız olmadığımı bilseydim, gidişatın ne denli farklı olabileceğini bilmek, cebimde şu an ait olduğum topluluk ve cebimdeki kelimeler biraz daha erken bir dönemde yanımda olsaydı nasıl daha farklı yaşayabileceğimi, sevebileceğimi, flört edebileceğimi düşünmek hasretin o dikenli dallarını yüreğime doluyor. Ama bu keşkelerin peşini bıraktığımda aynı zamanda kendimi memnun da hissediyorum. 

Kendi kimliğimle barışırken çıktığım —ben yaşadıkça devam edecek olan—  bu yolculuk ve tüm bunlar beni şu an olduğum yere getirdi.

Her şeyin ötesinde, heyecanlanıyorum. Toplumsal cinsiyet ayrıklığına yönelik daha fazla dilsel ifadenin bulunduğu bir dünyada büyüyen kuir, trans ve hatta natrans çocuklar için hayatın nasıl da farklı olacağını görmek beni heyecanlandırıyor. Son gerçekleştirdiğim okuma performansımdaki seyirciler arasında bulunan genderkuir aktivistlerden, o kafede o yazıyı yazmanın nezaketsiz bir kendini beğenmişlikten başka bir şey olduğuna inanmaya çalışarak bir başıma karalarken yaşamak adına tutunduğum bir kupa çayı bana uzatan turanj mohawk'lı baristaya kadar… Onların nasıl birer hayat süreceğini öğrenmek için heyecanlanıyorum. 

Barista iki yaka kartı takıyor. Birinde onların ismi yer alıyor; diğerindeyse kalın tebeşir baskılı harflerle, “Ben kız değilim. Kendim için kullandığım zamirlerim Onlar/Onları” yazıyor.

Şimdi buradan buyurun. Ben, "Kadın"ı, yeryüzünde ne kadar farklı kültür varsa o kadar farklı tanımı olan uydurulmuş bir kategori, elle tutulamayan, sürekli değişen bir fikir olarak ele alıyorum. Aynı şeyi "adalet", "para" veya "demokrasi" için de söyleyebilirsiniz —bunlar uydurulmuş fikirler, hayatımızın biçimine dair kendimize anlattığımız hikâyeler ama yine de bunlar, gerçek dünyada butlar butu sonuçlara yol açan fikirler. Toplumsal cinsiyetin akışkan olduğunu söylemek, cinsiyetçiliği görmezden gelmemiz gerektiği anlamına gelmez. Aslında, söz konusu olan tam tersi.

Elbette toplumsal cinsiyet normları trans deneyiminde rol oynuyor. Nasıl oynamayabilirler ki? Ama trans ya da genderkuir olmak, benim gibi küründen natrans alıktıran insanlar için bile, bu normlara dahil olmakla ilgili değil. Trans ya da genderkuir olmak, bunları naşlatmakla ilgili. Bazı "radikal" feministler, transların ve genderkuirlerin toplumsal cinsiyet ikiliğini ateşe vermek yerine, bir yandan diğer yana geçmeye ya da her iki yanı da idare etmeye çalışarak desteklediğini iddia ediyor. Buna şöyle karşılık verebilirim: Yanan bir binanın üzerinden atlamak da mümkün.

Hatta bana bak da, nasıl oluyormuş gör.

Ancak "erkeklik" ve "kadınlık"ın, insanları kontrol etmek için icat edilmiş ve şiddetle dayatılmış, uydurulmuş kategoriler olduğunu kabul ettiğimizde, cinsiyetçiliğin, mizojininin, toplumsal cinsiyetin nihayetinde hepimizi tornadan geçirme şeklinin doğasını gerçekten anlayabiliriz. 

Açılmak bireysel bir yolculuk ama aynı zamanda kolektif bir silah. Toplumsal cinsiyeti sorgulamak —bu toplumsal cinsiyet ikiliğini her iki yanıyla da idare etmek, ikiliğin bir yanından öteki yanına geçmek veya neresinde duruyorsanız durun, bunun varsayımlarını yıkmak anlamına gelebilir— beni yirmi yıllık kişisel ve politik mücadelem boyunca ayakta tutan feminizmin esaslı bir parçası. Nihayetinde, feministlerin ve LGBT topluluğunun şu müşterekliği var: Hepimiz toplumsal cinsiyet hainleriyiz. Doğarken bize atanmış olan düzgün davranış kurallarını çiğnedik ve hepimiz bunun acısını çektik.

Fakat genderkuir arkadaşlarımın çoğundan farklı bir yönüm var: Politik olarak, hâlâ bir kadın olarak kimlikleniyorum. Kimliğim sadece dişil veya sadece erilden daha karmaşık ama kadınların çoğal(ma)ma özgürlüğü saldırı altında olduğu sürece cinsiyet de politik bir kategori ve politik olarak hâlâ kız takımındayım.

Doğuştan "dişil" kategorisine fırlatılmış herkesin, politik ya da başka bir temelde kadın olarak kimliklenme vazifesi olduğunu düşünmüyorum. Çünkü, kısa bir süreliğine beni o yüksek kuramsal dilden muaf görürseniz, kimlik polisliği siktiriboktan bir şey. Benim için tek anlamı bundan ibaret.

Hepimiz toplumsal cinsiyet hainleriyiz.

Dört dörtlük bir dünyada, belki de bambaşka bir hikâye anlatıyor olurdum. O dört dörtlük dünyada, cinsiyetçiliğin ve toplumsal cinsiyet baskısının bulunmadığı, şiddet ve istismarın yer almadığı, kedi yavrularının gökkuşaklarında dans ettiği ve kimsenin Donald Trump'ın ismini duymadığı o dünyada, kendimi genderkuir olarak tanımlama ihtiyacı duyup duymayacağımı asla kesin olarak söyleyemem. Tahminim ki bu, hepiniz için tahminim, bir yığın feminist kuram kitabı ve oldukça güzel bir şapka koleksiyonuyla beraber bu ihtiyacı duyardık.

Politik olarak ben bir kadınım çünkü insanlar beni böyle görüyor ve devlet bana böyle davranıyor. Ve bazen ben aynı zamanda bir oğlanım. Toplumsal cinsiyet, binder’ımı taktığımda veya tırnaklarımı boyadığımda performansını icra ettiğim bir şey. Sokakta yürürken. Patronumla konuştuğumda. Makyajlı halleriyle veya yüksek topuklu ayakkabılarıyla partnerimi öptüğümde…

Toplumsal cinsiyetsiz bir dünya görmek istemiyorum. Toplumsal cinsiyetin baskıcı veya dayatmalı olmadığı, kendi kimliğinizi ifade etmenin, performans olarak icra etmenin ve bununla ilişkilenmenin yeryüzündeki insan sayısı kadar farklı yolunun olduğu bir dünya görmek istiyorum. Toplumsal cinsiyetin acılı değil, keyifli olduğu bir dünya istiyorum.

Ama o zamana kadar, elimizde bu dünya var. Ve hepimiz, temelden bozuk bir toplumsal cinsiyet ikiliği sisteminde ve bizi kırmaya çalışan bir cinsiyet sınıfı sisteminde yol bulmak zorunda kaldığımız sürece, bir toplumsal cinsiyet haini olmaktan mutluluk duyarım.

Ben genderkuir bir kadınım ve bir feministim. Tercih ettiğim zamirler "o" (she) veya "onlar" (they). Daha iyi bir dünya yolunda olduğumuza inanıyorum. Ve bana Laurie diyebilirsin.




Etiketler: yaşam, dünyadan, medya okulu
nefret