11/10/2006 | Yazar: Ali Erol

‘İstanbul’dan yazan Pelin’in mektubunu okuyalım önce. Geçen sayıda yayınlanan Pelin’in mektubu hetero okurlarımızın yanı sıra pek çok eşcinsel okurumuzu bile şaşırtmıştır. Fazla porno dergi okuyanlar Pelin’in mektubunu ‘fantezi’ olduğunu bile düşünmüş olabilirler. Bana sorarsanız Pelin, az bile yazmış. Yaşadıklarının ne kadarı doğrudur bilemem, önemli de değil ama anlattıklarının hepsi gerçek!’

‘İstanbul’dan yazan Pelin’in mektubunu okuyalım önce. Geçen sayıda yayınlanan Pelin’in mektubu hetero okurlarımızın yanı sıra pek çok eşcinsel okurumuzu bile şaşırtmıştır. Fazla porno dergi okuyanlar Pelin’in mektubunu ‘fantezi’ olduğunu bile düşünmüş olabilirler. Bana sorarsanız Pelin, az bile yazmış. Yaşadıklarının ne kadarı doğrudur bilemem, önemli de değil ama anlattıklarının hepsi gerçek!’

KAOS GL

gay’e efendisiz

‘Orada Kimse Var mı?’ başlıklı değinmeler/dertleşmeler geçen sayıda başlamıştı. (bkz.: [[Orada kimse var mı? - I]]) İstanbul’dan yazan Grincheux’nun mektubunu ele almıştım. Yine İstanbul’dan yazan Pelin ile İskenderun’dan yazan arkadaşın mektuplarını (geçen sayıda yayınlandı) ise bu sayıda okumaya çalışacağım. Değinmeler/dertleşmeler’in ‘Güzin Abla’ köşesinden farklı olacağını söylemiştim. Ve eklemiştim: ‘Sorun ne ise o olarak ortaya koymayı, açık vermek olarak algılayan bir insanla dertleşmek mümkün değildir. Hayatı bir yarış olarak gören, hep kazanmaya koşullandığı için gözü kimseyi görmeyen bir insanla karşılıklı etkileşim ve iyi kötü tecrübelerin paylaşımı gerçekleşmez. Böyle bir köşe etkileşim, paylaşım ve arkadaşlık çerçevesinde şekillenirse anlamlı olabilir.’

İstanbul’dan yazan Pelin’in mektubunu okuyalım önce. Geçen sayıda yayınlanan Pelin’in mektubu hetero okurlarımızın yanı sıra pek çok eşcinsel okurumuzu bile şaşırtmıştır. Fazla porno dergi okuyanlar Pelin’in mektubunu ‘fantezi’ olduğunu bile düşünmüş olabilirler. Bana sorarsanız Pelin, az bile yazmış. Yaşadıklarının ne kadarı doğrudur bilemem, önemli de değil ama anlattıklarının hepsi gerçek!

Travestiler, pratik zekalarından kaynaklanan tam isabet bir benzetmeyle, Pelin ve onun gibilere ‘böcek’ derler. Okurlarımızın ve eğer bilmiyorsa Pelin arkadaşın aklına hemen hakaret gelmesin. ‘Böcek’ ifadesini hakaret için kullananlar olabilir, fakat bir niteleme olarak hakaret sayılmaz. Bu niteleme ironik de olsa, Türkiye’nin sosyo-kültürel ortamında eşcinsel olmanın bir boyutunu, bir realiteyi göstermektedir. ‘Böcek’ler her yaştan ve her sosyokültürel ortamdan çıkabilirler. Bu tiplerin %99 ortak özellikleri evli olmalarıdır. 35-45 yaşlarında, genelde bıyıklı, olgun bir Türk erkeği canlandırın kafanızda. Dikkatinizi çekecek ayırt edici bir özelliği olmadığından da özellikle bakmanız gerekir. ‘Öyle’ olduğu aklınıza bile gelmez değil mi? Haklısınız! Zaten travestiler de onun için ‘böcek’ diyorlar! Çoğu evlidir demiştik; elbette çocukları da vardır. İçlerinde gerçekten biseksüel olanlar vardır elbette. Ama biseksüellik bir kılıftır. Biseksüel oldukları için evlenmezler. Evlendikleri için zorunlu olarak biseksüeldirler. Herkesin doğuştan biseksüel olduğu inanışını bir yana bıraksak bile Türkiyeli erkeklerin pek çoğunun fiiliyatta ‘biseksüel’ olduğu bilinir. Böcekleri, bir şekilde evlenen ya da evlenmek zorunda kalmış olan ama üç beş kişi dışında durumunu herkesin bildiği erkek eşcinsellerle karıştırmamak gerekir. Bir böcek, travestiyi koluna takıp götürürken, etrafındakiler ‘adam karıyı götürüyor’ derler. Oysa sirkafa varıldığında roller ve konumlar hemen başkalaşım geçirir. Travesti, böcekleri tanır ve yanlış yapmaz: ‘Amımı yala!’ der. Bu, fazlasıyla ‘utangaç’ bir böcek içindir. Utangaç olmayan böcekler böyle numaralara ihtiyaç duymazlar. Travesti, bilinir, kadın kılığındadır (kadın travestiler gümbürtüye gitmiyor, onlar, burada konumuzun dışında). Aslında travestinin kılık kıyafeti, böcek’in eşcinselliğinin üstünü örter. Böcek açıkça yaşayamadığı eşcinselliğini, travestinin kadınlığıyla gizler. Böcek’in hiçbir sosyal statüsü olmasa bile ne de olsa evli bir erkek’tir! İçerde neler olduğu bilinmez, bilinse bile görüntü durumu kurtarır. Eklemem gereksiz ama yine de belirteyim: Ben, travestilerle birlikte olan herkesin böcek olduğu gibi saçma bir iddiada bulunmuyorum. Travestiler bazen, ‘millet sözde bizi sikmeye geliyor ama kendilerini bize siktiriyorlar, bıktık ayol!’ diye yakınırlar! (Bu sözde içkin cinsiyetçi ideolojiye hiç girmeyeceğim!) Bu yakınma doğrudur ama aynı zamanda gullüm amaçlıdır.

Pelin’in mektubuna dönelim. Öncelikle hatırlatmak isterim: Hayatlarını tipik bir heteroseksüel olarak yaşadığı halde 50’sinden 60’ından sonra kendi cinsine yönelen erkekler olabiliyor. Bu tip erkekleri, aslında eşcinsel olan ama sürekli bastıran, otuzuna kırkına geldiğinde bir şekilde patlayan erkeklerden ayırt etmekte fayda var. 50’sinden 60’ından sonra kendi cinsine yönelen erkeklerin bu durumunun (bence hiç bir şekilde sorun olmadığını hatırlatırım, burada birlikte anlamaya çalışıyoruz) iki nedeni olabilir. Birincisi fizyobiyolojik değişimler (Şu hormon meselesi). İkincisi ise artık o yaşta bir erkek çoktan kendini ispatlamış olabileceğinden süperegonun boyunduruğundan kolayca çıkabiliyor. Genç heterolarda görülen ve sınırları kesin çizgilerle çizilmiş kategoriler dağılıyor, ahlaki tutuculuk zayıflayabiliyor. Örneğin eşcinsel olmasa bile beğendiğiniz yaşlı birine yanaştığınızda gençlerden çok daha anlayışlı karşılayacaktır. Reddedilseniz bile bu çoğu kez gülümseyerek olacaktır. Pelin’e dönerken tekrar hatırlatmak isterim: Ben burada fal bakmıyorum. İnsanlara sen aslında şusun yok busun da demiyorum. Burada irdelemeye çalıştığımız hayatta yaşadıklarımız, yaşayamadıklarımız ve onları şu ya da bu şekilde anlamlandırmamız. Doğar doğmaz heteroseksist düzenin uyguladığı asimilasyona karşı eşcinseller olarak kendimizi keşfetme ve yaratma sürecimizi, bu süreçte yaşadığımız zorlukları, hayatımızın parçalanması ve onun üzerinde söz sahibi olamayışımızı ele alıyoruz. Bazen bunca şeye rağmen yarattığımız güzelliklerle birlikte içinde yuvarlandığımız curcunayı paylaşıyoruz. Curcuna denilen süreç de kendi dengesini bulabiliyorsa anlamlı ve güzel olabilir elbette. Bütün bu ek açıklamaları yapma gereği hissetmem herhalde irdelemenin bir boyutu olmaktan öte toplumsal koşullanmışlıklara ve önyargılara cevap içindir!

Pelin, biseksüel olduğunu söylüyor ve bu durumunu 50 yaşında keşfettiğini belirtiyor. ‘Ailem’ dediği karısı ve çocukları olmalı. Yani sosyo-kültürel açıdan ununu elemiş, eleğini asmış denebilir. Anal uyarılmadan hoşlandığını ve gençliğinde de buna açık olduğunu, yaşadığını söylüyor. Egemen ahlakla bir işi olmayan herhangi biri, vücudun herhangi bir bölgesi olan anüsünü yasak bölge olarak görmüyorsa, anal uyarılmaya açık olabilir. Ama kişi eşcinsel ya da biseksüel değilse, bunu kendi gibi bir erkekten ya da kadın kılığındaki bir erkekten istemez. Çünkü sinirlerin uyarılması bilinçten bağımsız değildir ve heteroseksüel bir erkek, her türlü zevke açık bile olsa bunu kadın partnerinden isteyecektir. Pelin, bunu seçmiyor; bilerek ve isteyerek, kadın kılığında bile olsa penisi olan birini seçiyor. Fakat her nasılsa ta 50 yaşında bunun adını koyuyor! Görülmesi gereken budur ve beni bu ilgilendiriyor. 50 yaşından sonra kimin ‘aktif’ kimin ‘pasif’ olduğu çok da kimsenin umurunda değildir. Onun için Pelin’in cevaplaması gereken soru, gerçekten biseksüel olduğu için mi aile kurdu yoksa daha sonra eşcinselliğini rahatça yaşayabilmek için aileyi bir kalkan olarak mı kullanıyor? (Bu arada erkek biseksüellerin yine bir erkekle yaşamaktansa, bir kadınla evlenmeyi tercih etmelerindeki pragmatizme ve konformizme girmeyeceğim!)

Pelin arkadaşa, yaşadıklarının adını 50’sinden sonra ancak koyuyor olsa da tüm içtenliğimle mutluluklar ve uzun ömürler dilerim.

İskenderun’dan yazan arkadaşın hayatı, uzun mektubunda yaşadıklarını anlatıyor, duygu ve düşünceleri gelgitlerle dolu. Kendi hayatına, yaşadıklarına, isteyip de yaşayamadıklarına ve kendi gibi insanların yaşantılarına bakarken görmek istediği ve aradığı şeyleri bulamamaktan yakınıyor. Yakınıyor ama yaklaşımının ana hatlarını, heteroseksüel dünyanın (aradıkları açıkça bu dünyanın dışında olduğu halde) prensipleri belirliyor ve bunu görmüyor.

‘Açıkça yazmalıyım ki ben de bir geyim. Ne kadar sadece pasif olsam da sonuçta bir geyim.’ Diyor, İskenderunlu arkadaş ve ‘genelinin olduğu gibi sevgiye’ hasret olduğunu ekliyor birlikte olduğu üç insandan geriye bir şey kalmadığını çünkü yaşadıklarının sadece seksten ibaret olduğunu söylüyor ve bu durumdan fazlasıyla yakınıyor. Arkadaşımız, yatakta hangi konumda olacağına ve nasıl davranacağına partneriyle birlikte kendi karar verebilir. Kendi bileceği iştir ve kimseyi ilgilendirmez. Fakat bizi ilgilendiren şeyler de var ki bunları yazabiliyoruz. Mektuplar bölümünde mesajını okuyabileceğiniz Adana’dan yazan arkadaş da kendisini ‘aktif biseksüel gey’ olarak adlandırıyor. İtiraf etmeyim ki bu niteleme beni ilk başta hem güldürdü hem de sinirlendirdi. Ama bu bölümde (Orada kimse var mı? Değinmeler/dertleşmeler) yapmaya çalıştığım sohbet her ne kadar iğne/çuvaldız kullansak da, birbirimizi anlamaya yönelik olduğundan, söz konusu tepkilerim çabucak son buldu. İskenderunlu arkadaşın ‘sadece pasif’ olması da Adanalı arkadaşın ‘aktif biseksüel gey’ olması da aslında heteroseksüel toplumun cinsiyetçi yaklaşımından besleniyorlar. Sonuçta eşcinsel olsak da cinsiyetçi ideolojiyi içselleştirmekten kurtulamıyoruz. Cinsiyetçi yaklaşım, hetero çiftlerin cinsel yaşamını düzenlerken penise merkezi bir rol verir ve penisi olmayan kadını güçsüz ve pasif olarak görür. Pek çok aklı evvel psikolog (elbette ki sosyo-kültürel bir beslenmenin sonucudur) hetero çiftin cinsel ilişkisinde, kadının altında yatan bir erkeği eşcinsel eğilimli görse de, kadın her konumda ‘pasif’tir. Sosyal anlamda pasif olan kadının bu durumu cinsel hayatına yansıyabilir ama fizyobiyolojik açıdan kadın cinselliği hiç bir şekilde ‘pasif’ değildir. Bu durumda kadın, hem etkin hem de yetkin olabildiği halde, heteroseksüel erkek iktidarı tarafından zorla pasifleştirilmiştir. Kadının söz konusu pasifliği, cinsel ve sosyal kanallardan karşılıklı beslenmektedir. Aynı şekilde heteroseksüel toplumda eşcinsellere kendi varoluşlarını gerçekleştirecek bütün kanallar kapalıdır. Bunun sonucu, eşcinsellerin yaşantıları, sadece ve sadece yangından mal kaçırır gibi yaşanılan cinsellikle sınırlanmaktadır. Bu cinsellik ise anlamlandırma ve roller açısından, kadın-erkek mevcut cinselliğin yansımalarından kurtulamamaktadır.

İskenderunlu arkadaşın ‘cinsel pasifliğine’ sevgi açlığı da eklenince, bu durum onu, sosyal anlamda da pasifliğe sürüklüyor ya da tersi! Mektubunda bu durumu da açıkça yazıyor (‘Beni korumalı, kollamalı’). Eğer organik bir sorun yoksa ya da sonradan hormonlarla aşırı oynanmadıysa öyle sanıyorum ki her penis cinsel bir uyaran olduğu sürece sertleşir. Bu durum İskenderunlu arkadaş için de geçerli olmalı. Sonuçta geldiğimiz nokta, bu arkadaşın pasifliği bilinçli bir seçim mi, yoksa koşullardan ve cinsel partnerlerinden mi kaynaklanıyor? Gey kelimesi, Türkiye’ye nerdeyse politik yönünden arındırılmış olarak girdiğinden cinsel karşılık olarak bazen komik denebilecek tanımlarla beslendi. (Özellikle ve elbette ki Batı’da gey ideolojisi denilebilecek ve reddedilmesi gerektiğini düşündüğüm bir anlayış şekillendi. Bu, başka bir yerde ele alınabilir!) Gey olmak, izninizle çok açık konuşacağım, hem siken, hem siktiren erkek eşcinsel olarak algılanıyor. Özellikle park ve sinemalarda, eşcinselliği ile tam olarak barışamamış ve yaptığının adını koymayan insanların çok olduğu ortamlarda, bir kişi kendini gey olarak tanıtıyorsa baştan %90 partnersiz kalmayı kabul etmiş demektir. Bizden önceki eşcinsellerin lubunya ve laço muhabbetinin yerini ‘aktif gey’ ile ‘pasif gey’ alınca bir bok mu değişiyor? Lubunya ve laçolara dejenere diyerekten uzak duran aktif ya da pasif gey kardeşlerimizi ne kurtarıyor? Aslında bu sorular hepimiz için geçerli. Bir kategoriyi reddedip bir başka kategoriye hapsolmaktansa, hepsini özgürce eleştirip sorgulayabilirsek gerçekten yeni ve bizim olan bir hayat yaratabiliriz.

Ben İskenderun’dan yazan arkadaşımıza bu kadar çabuk umudunu yitirmemesini öneriyorum. Eğer bu kadar çok başın ağrıdıysa, sırf tipi hoşuna gittiği için değil gerçekten ve her anlamda kendini bilen ve seni de bir erkek olarak kabul eden erkek partnerler bulmalısın. Kolay değil biliyorum, benzer sorunları Ankaralı, İstanbullu eşcinseller de yaşıyor. Ama biz hetero gençler kadar şanslı değiliz ve her şeyi hayatın içinde, düşe kalka keşfedeceğiz. Onun için de katı kurallardan ve önyargılardan kurtulmak gerekiyor. ‘Kendi kendime söz vermiştim. Kafamda tasarladığım gibi bir sevgi bulamadığım sürece kimseyle artık birlikte olmayacağım diye. Bu sözüme de uyuyorum.’ Kusura bakma ama iyi halt ediyorsun demekten kendimi alamıyorum. İstediğin şeyin, kavanozda hazır karşına çıkacağını mı sanıyorsun? O zaman daha çok beklersin. Ne istiyorsan kendin arayıp bulacaksın. Eğer becerebilirsek eşcinseller olarak hep birlikte yaratacağız. Üstelik vermiş olduğun karar kendi seçimin de değil. Bunu mektubunda kendin de belirtiyorsun: ‘Korkuyorum.’ Bir arkadaşım anlatmıştı. Eline erkek eli değmediği bir dönemde bir erkekten çok hoşlanmış. Onu gördüğünde ya da düşündüğünde hemen penisi sertleşiyormuş. Oysa o bir eşcinsel olarak, kendisinin değil arzuladığı erkeğin penisinin sertleşeceğini sanıyormuş. Trajikomik ama doğal. Çünkü bütün eşcinseller en azından şu ya da bu dönemde korktular ve acı çektiler. Biraz yaşadığın olumsuz pratiklerden biraz da heteroseksüel toplumun ahlakının kıskaçlarından dolayı salt sekse karşı önyargılı oluşun aradığın gerçek sevgiyi bulmada en büyük ayak bağlarından birisidir. Eşcinsellerin çoğu bu konuda ya rahipten daha rahip davranıyorlar ya da çok haklı olarak anlattığın bar gözlemlerinden görüldüğü gibi işi orospuluğa vardırıyorlar. Bir tarafta hiç yaşayamamanın getirdiği acı, diğer tarafta gereğinden çok yaşamanın getirdiği doyumsuzluk. Her iki sonuçta da elde var sevgisizlik. Fakat güzel kardeşim, bir bara gidiyorsun ve ‘amacım kendime birini bulmak asla olmadı’ diyorsun. Rahat ol biraz, üstelik kendine birini bulsan n’olacak; belki de çok iyi olacak ‘Asla’ diyerek hem kendini tutuyorsun, hem de kendini tutmayanların hepsi senin gözünde ‘orospu’ oluyor. İzmir’de gittiğin barda seni rahatsız eden gözlemlerin konusunda haklı olabilirsin, ama kurduğun neden-sonuç hakkında, sen de bu toplumda yaşayan bir eşcinsel olarak, bir sakatlık olup olmadığıyla ilgili bir düşünsen diyorum. Bence o insanlara faydalı olmak için önce kendinden başlayabilirsin. Mektubunu çok güzel bitirmişsin: ‘Gerçekleri artık korkmadan, çekinmeden yaşamak. Ben, o, öbürü saklanırsa nereye kadar böyle devam eder’.

Adana’dan yazan arkadaşın mesajını okumaya gerek kalmadı sanırım. Zaten arkadaş girilecek açık kapı bırakmamış! Ama ben yine de ‘aktif biseksüel gey’i, ‘elimden ne uçan kurtulur ne de kaçan’ şeklinde okumaktan kendimi alamıyorum!!!

Orada kimse var mı?


Kaynak: Kaos GL, Eylül 1997, Sayı 37



Etiketler: insan hakları, sağlık
Telegram