13/05/2020 | Yazar: Sibel Yükler

HAKİM Koordinatörü Fatma Biltekin: “İkili cinsiyet temeline dayanan bir dünyada, heteroseksüellik dayatması ile büyüyoruz. Bu bana biraz et yememiz gerekiyor dayatması ile büyümemizi hatırlatıyor.”

Şimdi tam da sırası: “Hayvan hakları mücadelesi bir adalet mücadelesi” Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

“Şimdi tam da sırası” diye başladığımız “Haklar” dizisinin dördüncü konuğu Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) Koordinatörü Fatma Biltekin. HAKİM’in kurucularından Biltekin ile hayvan hakları mücadelesini, mücadelenin LGBTİ+ ve kadın hareketiyle kesişimsel noktasını, nefret suçlarıyla türcülük arasındaki bağlantıları ve hayvan hakları yasasının güncel durumunu konuştuk.

Hayvan hakları mücadelesinin bir adalet mücadelesi olduğunu vurgulayan Fatma Biltekin, ayrımcılık çeşitlerinin temelindeki iktidar ilişkilerinin ve tahakkümün altını çizerek, kadınlar, LGBTİ+lar, çocuklar ve hayvanların bu iktidar kıskacında olduğunu söylüyor. Biltekin’e göre, yaşanan adaletsizliğin, bir ırkın başka bir ırk ya da bir cinsiyetin başka bir cinsiyet üzerinde kurduğu tahakkümden bir farkı yok.

Türcülük karşıtı hareketin kadın ve LGBTİ+ hareketiyle kesişimsel noktasını ise “ötekileştirmeyi ne kadar derin yaşadığıyla” ilgili açıklayan Biltekin, sistemin dayattığı “zorunlu heteroseksizm” ve “zorunlu etçillik” arasındaki bağlantıyı şöyle açıklıyor. “İkili cinsiyet temeline dayanan ve başka cinsiyetleri, yönelimleri yok sayan bir dünyada, heteroseksüellik dayatması ile büyüyoruz. Bu bana biraz et yememiz gerekiyor dayatması ile büyümemizi hatırlatıyor. Sistem, kendini daha iyi satabilmek için ihtiyacı olan şeyleri bize dayatıyor.”

Hayvan hakları mücadelesinin ilerleyen bir mücadele olduğunu söyleyen Biltekin, bu noktada Hayvan Hakları Yasa Tasarısı’nı verilen mücadeleyi hatırlatıyor ve Türkiye’de ilk defa Meclis’teki beş partinin bir konuda hemfikir olduğunu vurguluyor.

“Hepimiz aynı nedenden zarar görüyoruz, ayrımcılık çeşitlerinin temelinde tahakküm ilişkileri yatıyor”

Söyleşiye çok basit bir soruyla başlamak istiyorum. Hayvan hakları mücadelesi nedir, bu mücadele tam olarak neden var?

Hayvan hakları mücadelesi bir adalet mücadelesi. Yaşam hakkı ihlali, beden dokunulmazlığı ihlali ile işkence, cinsel şiddet, özgürlüğün kısıtlanması gibi hayvanların aslında doğuştan gelen haklarının ellerinden almasına karşı bir mücadele. İnsanlar hayvanları öldürüyor, sömürüyor, işkence ediyor, hapsediyor, deneylerde kullanıyor. Yılda 150 milyardan fazla hayvanı sadece eti için öldürüyor, sürekli bir soykırımdan bahsediyoruz. Hayvan hakları mücadelesi bu soykırımı önlemeye çalışıyor. Hepimiz doğuştan gelen bazı haklara sahibiz, kadınlar da çocuklar da eskiden birçok hakka sahipti. Belirli zamanlarda bu haklarımız yok oldu, hepimiz bu hakları geri kazanmaya çalışıyoruz. Hayvanlar da bir zamanlar özgürlerdi, onların da hakları vardı ama biz bu hakları ellerinden aldık. Hayvan hakları mücadelesi, hayvanların ellerinden alınan hakları geri kazandırmaya çalışıyor. Özgür olmak, işkenceden uzak yaşamak ve kendi doğal ortamında yaşamak çok temel haklar. Koyunla köpek arasında, kediyle fare arasında hiçbir fark yok. 2016 yılında Kurban Bayramı’nda iki tane inek, hayvan ticaretiyle tıkış tıkış götürülürken fenalaştıkları için yol kenarına bırakıldılar, atıldılar, bu çok normal görülen bir şey çünkü o hayvanlar sadece bir sayı insanlar için. Örneğin kesime gönderilecek tavuğa iki gün boyunca yemek verilmez ya da fayton dediğimiz şey bayağı büyük işkence. Kaç kiloluk insanları atların üzerine bindirip kırbaçlarla vurup zorla taşıtmaya çalışmak bir işkencedir. Bundan daha büyük işkence olamaz. Deney ise başlı başına bir işkence. Örneğin tavşan, draize testi sırasında çok fazla acı çeker ama deneyi yapan kişi için bunun bir önemi yoktur, çünkü faydalı bir iş yaptığını düşünür. Deney için üretilen hayvanlar var, bunun temelinde cinsel şiddet yatar. Suni tohumlamayla hayvanlar yapay olarak hamile bırakılır, erkek hayvandan elektro ejakülasyon yöntemiyle sperm alınır, bu yöntem Nazi Almanya'sında erkeklere işkence yapılırken kullanılan bir yöntem, biz bunu daha da geliştirip hayvanlar üzerinde kullanıyoruz. Özellikle süt endüstrisinde bu sperm ile inek zorla hamile bırakılır, doğum yapınca da sütünü çalmak için yavrusundan ayırırlar. Bunların hepsi işkence. Hayvan hakları mücadelesi tamda bu yüzden var.

Irkçılık, cinsiyetçilik, homofobi, bifobi, transfobi ve diğer ayrımcılıklar gibi türcülük de bir ayrımcılık biçimi. Ama başta saydığım ayrımcılığa karşı mücadelelerin yanında, türcülük karşıtı mücadele ne yazık ki daha sonra akıllara geliyor. Türcülüğü diğer ayrımcılık türlerinden ayıran bu çizgi insan merkezci olmaması mıdır? Türcülük mücadelesi, hayvan hakları mücadelesinin insan haklarıyla bağlantısı nedir? Hakları bir bütün olarak savunmak gerekmez mi?

Aslında bütün toplumlar türcü. Böyle bir dünyada hayvan yemenin çok normal olduğu algısı ile yetiştiriliyoruz. Bu yüzden bunu görüyor olmamız ya da fark ediyor olmamız çok vaktimizi alabiliyor, evet. Türcülüğün bu kadar görünür olmamasının nedeni, hayvanların çıkıp haklarını savunamıyor oluşları ve insan odaklı olmayışı. Haklar arasındaki uçurum ve eşitsizliğe şu örneği veriyorum: İnsan merkezcilik. Aslında o doğaya yaptığımız şey bile hayvanlara yaptığımız şeyin altında kalıyor, çünkü hayvanlar insana daha yakınlar. Ağaca yaptığımız şey hiç görünmüyor, onu görünür kılmak çok daha zor. Çünkü insan kendisiyle bağdaştıramıyor. Memeli hayvanlarla kurduğumuz ilişki, onların haklarını savunmayla kurduğumuz ilişki ile denizdeki hayvanlarla kurduğumuz ilişki aynı değil. Çünkü yakın görmüyoruz kendimize, memeleri daha yakın görüyoruz. Mesele insan odağıyla ilgili. Hayvan hakları mücadelesi verirken bile insanların seçtikleri konularda böyle bağlamlar, kafalarında konumlandırdıkları bir hiyerarşi var. Şunun anlaşılması gerekiyor: Hepimiz aynı nedenden zarar görüyoruz, hepimiz iktidar ilişkileri yüzünden bu haldeyiz, bütün ayrımcılık çeşitlerinin temelinde aslında bu iktidar ilişkileri, ikircikli durumlar yatıyor. Hayvan, insan, eşcinsel, heteroseksüel… Hepimiz bu toplumda, bu şiddet ve iktidardan payımıza düşeni alıyoruz. Sen birilerini dışlamalısın ki var olabilesin, böyle görüyor insanlar. Hayvan hakları daha görünmezdi ama son yıllarda hareketin ivmesinden de çok umutluyum, çünkü bilgi çok daha hızlı yayılabiliyor, değişim çok daha hızlı. Dünyada şu an en hızlı büyüyen hareket, hayvan hakları hareket. GlobalData'ya'nın yaptığı bir araştırmaya göre 2014-2017 yılları arasında, Amerika'da vegan olarak tanımlanan tüketici sayısı yüzde 1'den yüzde 6'ya yükselmiş, yüzde yüzde 600 oranında bir artış. Bir kısmı bitkisel besleniyor, buradaki ayrıma varmak gerekiyor ama 10 sene önce veganlıktan bahsettiğinizde Türkiye'de kimsenin haberi olmuyordu. Artık “veganım” dediğinizde çoğunlukla anlayabiliyorlar.

“Aslında LGBTİ hareketinin ya da kadın hareketinin söylemlerini kullanıyoruz”

Ortak paydanın iktidar meselesi olduğunu söyledin. Peki türcülük karşıtı, hayvan hakları mücadelesi kendini tam olarak nerede konumlandırıyor, nasıl bir mücadele şekli? Bunun bir hak mücadelesi olduğunu nasıl söyledi?

Bu durumu adalet meselesi üzerinden açıklıyoruz. Çünkü ortada bir adaletsizlik var, bir türün başka bir tür üzerinde kurduğu tahakküm var. Bir ırkın başka bir ırk üzerinde ya da bir cinsiyetin başka bir cinsiyet üzerinde kurduğu tahakkümden bir farkı yok. Aslında burada LGBTİ hareketinin söylemlerini ya da kadın hareketinin söylemlerini kullanıyoruz. Farklıyız ama eşitiz, bu çok yaygın bir söylemdir. Hayvan haklarını iki temel başlıkta ele alacak olursak hayvan refahı ve hayvan özgürlüğü üzerinden anlatabiliriz. Hayvan refahı hak temelli bir yerden bakmıyor, insanın kendini rahat hissetmesi için hayvanların daha geniş kafeslerde olabilmeleri ya da acı çekmeden şoklama sistemiyle öldürülmelerini söyleyen bir hareket. Bu da hayvan hakları hareketinin içerisinde var, ama Türkiye’de gelişmiş olduğunu düşünmüyorum.

Hayvan refahı çalışan neden yok?

Türkiye’de mezbahalarla ilgili çalışan yabancı kuruluşları biliyoruz, onlardan bilgi ve görüntü alıyoruz. Türkiye’de bunun üzerine çalışan bildiğim bir dernek yok. Dernekler daha ziyade kedi köpek, kuş hakları ya da korumacılığı üzerine çalışıyor. 2010 yılında Türkiye'de ilk defa bir dernek kuruldu; Yeryüzüne Özgürlük Derneği. Bu dernek bütün ayrımcılık çeşitlerine karşı mücadele etmek için kuruldu. Derneğin varlığı, Türkiye’deki hayvan hakları hareketine ivme kazandırdı, aslında tüm dünyada hayvan hakları hareketinde ivme kazandıran şey 2005 yılında yayınlanan “Earthlings” belgeselidir. Çünkü kapalı kapılar ardında görmediğimiz şeyleri önümüze sermiş oldu, bu da farkındalık yarattığı için harekete büyük ivme kazandırdı. Şunu da tartışmıyor değiliz: Bir noktada bunu sürekli gösteriyor olmak da şiddetin pornografisi aslında, sürekli buna maruz kalmak bir müddet sonra karşındaki insanı hissizleştirebiliyor ya da faillere yol ve yöntem gösterebiliyor. Bir köpeğin bacakları kolları kesilmiş, ormana atılmıştı. O olaydan sonra çok fazla böyle olay vaka gelmeye başladı. Bir cisimle cinsel şiddet vakası vardı, haberlere yansıdı, o olaydan sonra birçok haber almaya başladık aynı şekilde.

Kadın cinayetleri ve nefret cinayetlerindeki şiddet örgüsüne benzetiyorum bahsettiğin durumu. Örneğin biz de haberleri yazarken yol ve yöntem gösterecek, cinayetin “nasıl işlendiğini” anlatacak ayrıntılara yer vermeyiz.

Benzer bir durum. Ancak göstermezsek bu da bir problem, çünkü bilmiyor insanlar. Deney merkezinde ne olduğunu bir şekilde göstermek gerekecek. Buradaki sınır ne olacak? Şu anda hayvan hakları aktivistlerinin en büyük tartışma konusu bu olmalı ama bunu henüz tartışamıyoruz. Neyi ne kadar göstermeliyiz bilemiyoruz, çünkü insanların hissizleştiğini görüyorum ya da sosyal medyada “Allah belanızı versin” diye tepki verip kendini rahatlattığını görüyorum. Herkes rahatladıktan sonra geri çekiliyor, sonrasında tartışmak çok zor oluyor, mesela neden olduğu koruyucu, önleyici çalışmalar, bunun altında yatan sebepler nedir konuşulmuyor? Bunu konuşmamak daha kolaya kaçmak oluyor.

Nefret suçu: “LGBTİ’lerin, kadınların yaşadığı ötekileştirme ile hayvanların yaşadığı ötekileştirme çok benzer”

Türcülüğü ve patriyarkayı bir bütün olarak ele almaktan bahsedersek, LGBTİ+ hareketin ve kadın hareketinin söylemlerini kullandığından bahsettin. Nedir bu söylemler? Hayvan sömürüsü ile nefret ideolojileri olan homofobi, bifobi ve transfobi arasındaki bağlantılar nedir, nasıl bir örnekle açıklarsın?

Hayvan bedeninin kadınsılaştırıldığını ve bir tutku nesnesi haline getirildiğini reklamlarda sıklıkla görürüz. “Bacaklarım mı, butlarım mı, göğsüm mü?” diye sordurulan hayvanlar görürüz. Buradaki mesele “göndergeyi kaybetmek” aslında. Markete gittiğinizde kanlı et göremezsiniz, et tertemiz gelir sizin tabağınıza ve o etin ilk var olan haliyle bir bağlantı kuramazsınız, gönderiyi kaybedersiniz. Çünkü sistem görmenize izin vermez, görüyor olsanız o eti yemezsiniz, satın almazsınız. Aynı şekilde kadın bedenini nesneleştirerek reklam aracı haline getiren bir sistem var, hayvana yapılandan bir farkı yok. Buna “Kayıp Gönderge” deniyor, Carol J. Adams’ın “Etin Cinsel Politikası” kitabından anlattığı bir teori. Patriarkayla avcılığı da yan yana koyabiliriz. Geçen gün av silahıyla işlenen kadın cinayetlerini araştırdım, 5 dakikada 20 tane haber buldum. Avcılıkla silah endüstrisi zaten kol kola giren bir şey ve avcılık erkeği yücelten bir şey. Aynı zamanda bir güç göstergesi. Avcılıkta kullanılan silahlar da bir gün geliyor, kadın cinayetlerinde, trans cinayetlerinde kullanılıyor aslında. Çünkü bir canlıyı öldürmekte beis görmeyen biri, bir canı yavrusuyla otlarken hedef alıp çok uzaktan vurabiliyor, bundan keyif alan birisi gün gelip kadını ya da bir transı ya da bir çocuğu öldürebiliyor.

Avcılık kültürü, erkekliğin öldürme kültürüyle çok iç içe zaten. Peki türcülük karşıtı hareket ile LGBTİ+ hareketine gelelim… İki hareketi daha kesişimsel görüyorum, çalışmaları birbirine içkin. Türcülük karşıtı vegan hareket ile LGBTİ+ hareket içerisinde hak mücadelesine dair nasıl tartışmalar yürütüldü?

Çünkü ötekileştirmeyi ne kadar derin yaşadığını ilgili. LGBTİ’lerin yaşadığı ötekileştirme ile hayvanların yaşadığı ötekileştirme çok benzer, kadınlar için de aynı şey geçerli. Ama nefret suçuyla karşı karşıya kalan kişilerin hayvanların yaşadığı şeyi anlaması çok daha kolay. O yüzden türcülük karşıtı hareketin hedef kitlesi LGBTİ aktivistler, çocuk hakları aktivisleri ya da kadın örgütleri. Kısaca ötekileştirme karşıtı mücadele veren insanlara, “Bakın, bu da ötekileştirme” dediğinizde anlaması ve üzerine düşünmesi daha kolay olabiliyor. Hayvanın yaşadığı şey tamamen görmemiş olabiliyorlar, fark etmemiş olabiliyorlar, bunu gösterdiğinizde kafalarını çevirip gidemiyorlar ve tartışmayı şu zeminden kuruyorsunuz: Ötekileştirme ve ayrımcılık karşıtısınız, işte size ayrımcılığın en büyüğü diyorsunuz. 10 sene önce pride’a kürküyle giden bir arkadaşımın, 10 sene sonra vegan olduğunu biliyorum. 

simdi-tam-da-sirasi-hayvan-haklari-mucadelesi-bir-adalet-mucadelesi-1

Burak Özgüner

Bu süredeki tartışmalarınızda neler deneyimlediniz?

İlk başta, “Bu bizim mücadelemiz değil ki” diye görülüyordu, bu ekoloji hareketinde de böyle. Ama mücadeleyi, hareketleri geliştiren şey, hareketin içindeki bir aktörün değişmesidir aslında. LGBTİ hareketindeki insanlar da değişmeye başladılar, ilişki kurmaya başladığımızda, ilişki kurmaya devam ettiğimizde için değişim de başladı. Ben açık biseksüel bir insanım, zaten bir arada olmam gereken iki hareket, doğal olarak kendimi ve mücadelemi anlattım. Burak’ın (Özgüner) vicdani reddini açıklarken okuduğu metin şöyle bitiyordu: “İmkânımız yok belki ama hayvanlar, insanlar ve doğa için yani istisnasız herkes için topyekûn özgürlük isteyenler olarak, ‘bulunduğumuz yerden dünyayı değiştirmeye devam edeceğiz’, reddedişimiz, neşemiz, öfkemiz ile…” Yani, sen birine dokunduğunda, onun kimi değiştireceğini ya da neyi değiştireceğini bilmiyorsun. Bu bir çığ gibi büyüyebilir, o yüzden bu birlikteliğe çok inanıyorum. Bütün sivil toplum buluşmalarına hayvan hakları alanında çalışan insanların gitmesi gerekiyor, çünkü hepimiz aslında ortak paydada buluşabiliriz, bu toplantılara gidip derdimizi anlatmamız gerekiyor. Sivil toplum yıllarca bize, “Bunlar da bu işin rengi” diye baktı, trans harekete de yıllarca aynı şeyi yaptılar. Hayır, biz bu işin rengi değiliz.

Çünkü öznesisiniz.

Evet, biz hak mücadelesi veriyoruz sizler gibi, bir farkımız yok. Bunu gidip bütün o buluşmalarda dillendirmek gerekiyor, mücadeleyi biz bu şekilde yayabildik. Burak, çok emek verdi bunun için. Türkiye'deki bütün toplantılara gitmeye çalışıyoruz, bir anda olmayacak, emek istiyor, vakit istiyor, sabır istiyor. Türkiye'de hayvan haklarına fon bulmak çok zordur, dünyada da yıllardır böyle. Hayvan haklarına alan açın diye direttiğimiz için fon veren kurumlar oldu. Bir senede olmadı, biz insanları rahatsız ediyoruz, biz insanları rahatsız etmeliyiz. Zaten sivil toplumun görevi budur, insanları rahatsız etmektir, o yüzden de biz de sivil toplumun diğer aktörlerini rahatsız ediyoruz. “Burada ayrımcılık yapıyorsun, burada bir hata var” diyorsun, gittiğin etkinliklere et yeniyorsa eğer, o etkinlikte bunu konuşup gündem yapıyorsun. Orada olup dinlendirmek zorundayız.

“Heteroseksüellik dayatmasıyla büyüyoruz. Bu, et yememiz dayatması ile büyümemizi hatırlatıyor”

Burak Özgüner’in anısına hitaben… Burak vicdani retçiydi, hem hayvan hakları aktivisti hem LGBTİ+ aktivistiydi. Bu noktada sistemin dayattığı çok büyük zorluklar devreye giriyor. Zorunlu askerlik, zorunlu heteroseksizm, zorunlu etçillik… Buna karar veren erkekler, bunu dayatan patriyarka. Örneğin askerliği militarist ve homofobik bir yapı olduğu için, şiddeti, savaşı beslediği için reddediyorsun. Sence zorunlu heteroseksizm ile zorunlu etçillik arasında nasıl bir ilişki var?

Sistem bize kendi doğrularını dayatıyor. Bir çocuk doğduğunda et yemek istemez, ailenin zorla yedirdiği bir gerçek. Ya da açılmak çok zordur, kendindeki durumu fark etmek zordur ve seni hatalı olduğunu düşünmeye iterler. Sistem sana bunu yaşatıyor, kendine kendinle çelişiyorsun. İlk vegan olduğumda insanlara söylemeye çekiniyordum, verilen tepkiler o kadar korkunçtu ki bu tepkilerle uğraşmak istemiyordum. Sürekli kendini açıklamak zorundasın. Et diyen bir kişi kendini açıklamak zorunda değil ya da heteroseksüel bir kişi kendini açıklamak zorunda değil ama ben sürekli kendimi açıklamak zorundayım ve bu çok yorucu. Vicdani ret meselesine gelirsem… Sistem sadece insanları öldürmüyor, hayvanları öldürüyor, doğayı yok ediyor, yangın çıkartıyor. Roboski’deki katırların öldürülmesiyle ilgili yaptığımız suç duyurusunda, birçok katırı görev ve yetkisinde olmadığı halde, kanun ve nizama aykırı olduğunu bilerek öldüren ve yaralayan TSK personeli hakkında suç duyurusunda bulunmuştuk, bir şey çıkmadı tabi ki. Burak, katı ölümlerinin durmamasından sonra vicdani reddini açıkladı. Aynı zamanda bir eşcinselin yaşayabileceği travmaları da, tecavüzün yaygın olduğunu da, intiharların ya da şüpheli ölümlerin yaygın olduğunu da biliyoruz. Sistem bunun üstünü örttü, kapattı ve konuşmamıza engel olmaya çalıştı. Vicdani ret bunları görünür kılmaktır. “Ben bu sisteme karşıyım ve sizin için silah tutmayacağım” demektir, “Sizin için değil, kimse için silahlı olmayacağım” demektir, yaşamı savunmaktır.

Belirli kalıplar içeren bir dünyada büyüyoruz. İkili cinsiyet temeline dayanan ve başka cinsiyetleri, yönelimleri yok sayan bir dünyada, heteroseksüellik dayatması ile büyüyoruz. Bu bana biraz et yememiz gerekiyor dayatması ile büyümemizi hatırlatıyor. Yani var olan sistem, kendini daha iyi satabilmek için ihtiyacı olan şeyleri bize dayatıyor. Sistem anne, baba, çocuk üzerine kurulmuş; yani heteroseksizme ihtiyacı var. Çünkü sistem oyuncak üretmeli, ailelere tatil, araba satmalı... Sistemin kansere de ihtiyacı var. Sistem bilmiyor mu etin sağlıksız bir şey olduğunu; tabii ki de biliyor. Ama sistemin bu çarkı devam ettirmesi gerekiyor. Deney yapmalı, ilaç üretmeli. Bu dünyada tabi ki et yiyen bir kişi vegan yaşamanın çok uç ya da zor olduğunu çok kolay söyleyebilir.

Aslında zor değil herkes yapabilir, hiçbirimiz özel değiliz. Bir de hiç ihtiyacın yokken bir canlıyı öldürüp yemek çok daha uçlarda geliyor bana. Üstelik çok da kolay bir şey yapıyoruz, bence zor olan zaten hayvan sömürüyor olmak. Kafanı yastığına koyduğunda bunu düşünüyor olmak çok daha zor. Eğer benim vicdanımı rahatsız ediyorsa, politik olarak hiçbir şekilde doğruluğunu tartışamıyorsam bundan çıkmak en kolay olanı. Sistemle mücadele edecek bir sürü yöntemimiz var, bu tüketim ve sömürü zincirine girmemek bile tek başına bir mücadeledir, hayatın rutinlerini değiştirmek bir mücadeledir.

“Raporda, hayvancılık endüstrisinde kullanılan, her gün hakları gasp elinden canlılardan bahsedilmiyor”

simdi-tam-da-sirasi-hayvan-haklari-mucadelesi-bir-adalet-mucadelesi-2

Hayvan hakları yasasını ele almak istiyorum. Bu yasanın hazırlanma sürecinden bahsedebilir misin? Yasa, gerçekten haklar doğrultusunda mı hazırlandı, hayvan hakları temelinde nasıl değerlendiriyorsun?

2004 yılında Türkiye’de Hayvan Hakları Yasası çıktı. Eskiden belediyelerin “itlaf ekipleri” vardı, sokakta yaşayan hayvanları zehirlerler, toplarlardı, belediyeler zehirleri kendi bütçelerinden alırlardı. 2004 yılında yasa çıkartıldı ve yasa diyor ki, “Hayvanları öldüremezsiniz.” Bir gün önce hayvanları öldüren ekiplerin bir gün sonra hayvanları yakalayıp iyileştirip aldıkları yere bırakmaları beklendi. Sonra bu ölümler barınaklarda, dağ başlarında, ormanlarda yaşanmaya başlandı, ölümler durmadı. Eğer bu yasa uygulanmış olsaydı hayvan haklarıyla ilgili bu kadar sorun yaşamayacaktık. Yasa uygulanmıyor, idari para cezası kestirmek bile o kadar zor ki Sibel. Hayvan hakları aktivistlerinin yaşadığı çaresizlik o kadar zor ki. Evet, kendimizi hayvanların yaşadığı çaresizlikle bir tutmuyoruz ama bir idari para cezası keseceksin, bu kadar zor olmamalı. 2011 yılında yasayı değiştireceklerini söylediler. Adalet Bakanlığı ile görüşmeler başladı, 2014 yılında Adalet Bakanlığı’nın önerdiği bir yasa vardı. O dönem hayvan hakları aktivistleri bolca kavga etti. Çünkü maddeler şöyleydi: Hayvanları barınaklara göndermek, “hayvanı al, iyileştir, aldığın yere geri bırak” diyen 6. Maddenin delinmesi gibi. “Hayvanı al, iyileştir, kısırlaştır, aldığın yere bırak ama aldığın yerde okul, hastane, cami varsa bırakamazsın” diye öneriler gelmişti, okul, hastane, cami olmayan mahalle yok. Bu şu demektir: “Hayvanları ya barınaklara tıkacağız ya da ormanlara atacağız.” Bunun için de Kısırkaya'da toplama kampı inşa ettiler, aynısını Pendik’te de yapmaya çalıştılar, henüz inşaat başlamadan bunu fark edip durdurabildik. Asıl niyetleri şehrin uzağında büyük toplama kampları yapmaktı, ama aldıkları tepkiler yüzünden yasayı değiştiremediler. Hayvan hakları mücadelesinin toplumsal gücünün büyük olduğunu görebiliyoruz. Taksim’de 2012 yılında bir eylem yapılmıştı, ilk defa o kadar kalabalık bir hayvan hakkı eylemi görmüştüm, binlerce insan vardı, o eylem etkili oldu.

15 Temmuz’dan sonra hayvana şiddette çok fazla artış yaşandı. Meclis’te bir araştırma komisyonu kurulsun, bu komisyon hayvan haklarının durumu araştırsın istedik, öneri raporu sunulsun, yasa yapılacaksa da bunun üzerinden yapılsın diye direttik. 2018’in sonuna doğru araştırma komisyonu kuruldu, 2019 yılının ekim ayında araştırma raporunu açıkladılar ve o komisyon görüşmelerinde hayvan hakları aktivistlerini dinlediler. Burak, ilk defa orada gizli çekilen mezbaha görüntülerini izlettirdi milletvekillerine. Kayda geçmesi ve bir şeyler yapılması anlamında önemli bir adımdı. Araştırma Komisyonu önerisini sunduk, öneri raporunda bizim de talep ettiğimiz pek çok şey aslında karşılanmış oldu ama yine de sorunlar vardı. Eğer, “Mezbahalar kapatılsın” gibi öneriyle giderseniz ciddiye alınmıyorsunuz, hayvanların nasıl öldürüleceği ile ilgili bir yorumda bulunmak da kimsenin haddine olmamalı bu yüzden biz refahçı söyleme kaçan bir taleple hiç gitmedik. Yine daha “ciddiye alınabilecek” ve yapılabilecek şeyleri öneren maddeler sunduk. Canlı hayvan ticaretinin yasaklanmasını önerdik, dikkate alınmadı. Mezbahalara kamera sistemi getirilmesini önerdik, bu da dikkate alınmadı. Dikkate alınabilecek çok şey vardı ama aslında din meselesinden ötürü çok girmek istemiyorlar. Önerilerin ilk maddesi şuydu: Hayvanları duygulu canlıları olarak tanımak. Bu öneri raporu hayvanları duygulu canlı olarak tanımlarken, sadece sokak hayvanları ve kapatılan hayvanlar üzerine öneriler sundu ama raporda, hayvancılık endüstrisinde kullanılan, aslında her gün hakları gasp elinden canlılardan hiçbir şekilde bahsedilmiyor. Hayvanat bahçelerinin yasaklanması, hayvan sirklerinin yasaklanması, yunus parklarının kapatılması, mobil kısırlaştırmanın yasaklanması, sahipli- sahipsiz ayrımının kaldırılması ve hayvana şiddetin ceza kapsamına alınması gibi öneriler de çıktı. Değerliydi bu öneriler ama bu sadece öneri niteliğinde.

Şu an bir Hayvan Hakları Yasası taslağı hazırlanıyor, AKP’li bir milletvekilinden gelecek, ilk defa oluyor bu. Çünkü genelde CHP'den veya HDP'den gelir böyle kanun teklifleri. Başka partiden geldiği için de reddedilebilir ama şimdi böyle bir şansımız var. AKP’den bir taslak gelecek, henüz görmedik ama Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu raporu ile paralel gittiği söyleniyor, COVID-19’dan önce yasa taslağının Tarım Komisyonu’na gelmesini bekliyorduk. Komisyonda çok fazla tartışma döneceğini düşünüyordum ama bu COVID -19 yüzünden önümüzü pek göremiyoruz. Öncesinde hayvanat bahçelerinin, yunus parklarının yasaklanmasını konuşurken, salgın yüzünden daha da batan ekonomi, yunus parkı sahiplerinin argümanı olan, “Ülkeye döviz sokuyoruz” argümanının bir anda güçlenmesine sebep olabilir. Meclis’te yunus parkçılar, petshopcular da lobi yapıyor. Geçtiğimiz aylarda, petshop ve üretim çiftliği kuruluş yeri ile ilgili yönetmelikte hayvanlar aleyhine değişiklikler yapıldı, bu da lobilerinde etkili olduklarını gösteriyor. Bu yüzden hayvan hakları aktivistleri de Meclis’te olmalı. Komisyon raporu, petshoplarda hayvan satışı yasaklanırsa “merdiven altı üretimin artacağından” endişe ettiği için petshoplarda hayvan satışını yasaklamayı önermiyor. İşin trajik tarafı, şu an merdiven altı üretim almış başını gitmiş zaten, sokakta bu kadar hayvan varsa sebebi petshoplardır. Bir hevesle alınıp sonra sokağa atılan köpekler var.

Ama ne olursa olsun umutsuzluğa kapılmamak gerekiyor, çünkü hayvan hakları mücadelesi ilerleyen bir mücadele. Türkiye’de ilk defa 5 tane parti, bir konuda; hayvan hakları konusunda hemfikir. Bu çok önemli. Bir Araştırma Komisyonu noktasında hemfikirlerdi, bu da büyük kazanım. Umarım yasa taslağı da hemfikir olunabilecek bir şekilde gelir.


Etiketler: yaşam, ekoloji
Nefret