28/10/2008 | Yazar: Barış Sulu

Frankfurt Kitap Fuarı vesilesiyle Murathan Mungan geçen hafta Almanya’daydı. Manner adlı dergi kendisiyle mini bir söyleşi yaptı. Kitaplarındaki erkekler arasındaki aşk hikayeleri, eşcinsel edebiyatı yapıp yapmadığı ile ilgili birçok soruya yanıt veriyor Mungan.



Frankfurt Kitap Fuarı vesilesiyle Murathan Mungan geçen hafta Almanya’daydı. Manner adlı dergi kendisiyle mini bir söyleşi yaptı. Kitaplarındaki erkekler arasındaki aşk hikayeleri, eşcinsel edebiyatı yapıp yapmadığı ile ilgili birçok soruya yanıt veriyor Mungan.

KAOS GL - 28/10/2008

Doğu Sarayı adlı kitabınız için bir araya getirdiğiniz beş hikayeyinin ortak noktaları nedir?

İlk ortaklıkları, öykülerin adındaki ‘ile’ bağlacı olsa gerek. ‘Binali ile Temir’, ‘Ulak ile Sadrazam’ gibi. Anadolu halk hikâyeleri geleneğinde başat bir özelliktir bu. Özellikle aşk hikâyeleri ‘Kerem ile Aslı’, ‘Ferhat ile Şirin’ gibi başlıklar taşır. Bu çağrışıma yaslanarak, daha ilk adımda öykülerimin gelenekle olan bağına bir vurgu getirmek istemiş olsam gerek. Bütün yazdıklarımda temel mesele olan ‘olmak’ sorununun zemininde benlik, kimlik arayışı; rol modelleri; kıstırılmış koşullarda verilen var olma; kendini tanıma ve tanımlama mücadelesi; ikili ilişkilerde karşılığını bulan güç ve iktidar dengesi; aşkı ve özgürlüğü yaşama hakkı, bu öykülerdeki temalara ilişkin olarak ilk ağızda sıralayabildiklerimdir.

Kitabınızda töreler yüzünden tehlikede olan iki masum gençin dostluğu, Sadrazam ile Ulak’ın arasındaki ifade edilmeyen bir sevgi ve Binali ile Temir arasındaki sadistçe bir ilişkiden bahsediyorsunuz. Bu ilişkileri nasıl tanımlıyorsunuz?

Tanımlama alanı sorunlu bir alandır. Bir hikâyeci olarak tanımlamaktan çok, anlatmayı, göstermeyi, görünen yüzeyin altındaki katmanlara dikkat çekmeyi önemsiyorum. İnsan ruhunun karmaşasının, bilinmezliklerinin, bildiğimiz sözcük ve kavramalara kolayca çevrilebilir olduğunu düşünmüyorum. Kişiliğin ve kimliğin özgürce gelişmediği toplumlarda özellikle insan en çok kendisiyle saklambaç oynar. Dinamikleriyle yüzleşmek yerine kendisine dayatılan dünyanın terimlerini, maskelerini giyinir. Feodal, ataerkil toplumlarda erkek dünyası hayli arızalı ve karmaşık bir alandır; dolayısıyla kestirme tanımlamalar yerine iç içe geçmiş duyguların karmaşasını; benliğimizi oluşturan katmanların birbirleriyle olan ilişkisini, kısacası resmin bütününü görmek gerekir. Öykülerim okura bütün bunları kuşatan bir görme biçimi kazandırmaya çalışmayı amaçlıyor, diyelim.

Kitabınızda sadece Muradhan ve Selvihan’ın öyküsünde klasik bir aşk hikayesi söz konusu. Erkekler arasındaki aşk niye belirsiz kalıyor?

‘Muradhan ile Selvihan’ öyküsünde klasik aşk hikâyesini zorlayan bir tutum olduğunu düşünüyorum. Belki de burada batı ile doğu arasındaki bir yaşama ve alımlama farkından söz etmek gerek. Doğu masallarında erkeğin aşkını kanıtlaması, dağları delmek, ejderhayı öldürmek gibi hep fiziksel gücünü, şiddet uygulama yeteneğini eril biçimde kanıtladığı sınavlardan geçer. Beden bir güç ifadesidir. Oysa benim öykümde kahramanım eril değil, dişil bir başkaldırıyı seçiyor. Bedenin dansla, zarafetle ifadesini yani. Doğunun beden dilinin sentaksında kıvraklık, akışkanlık, zarafet kadınsı değerlerdir. Erkekler arasındaki ilişkilere gelince, bu öykülerde cinsel kimliğin kesinliğine dayalı alan farkı tanımlamalarından özellikle kaçındım. Gündelikte, adı konmadan yaşananlara dikkat çekmek istedim daha çok. Egemen heteroseksüel sistem olarak ataerkil toplumların, dürtülerin yüzeye çıkmasına fırsat tanımadığını biliyoruz. Cinsel özelliklerin mutlak ayrımına dayalı bir cinsel güç sistemi içinde duygular, arzular, dürtüler bunlara sahip olan kişilerin teninde sahiplerinden bile gizlenmeyi nasıl başarırlar? Bu durum sonuçta eril bir psikopatolojiye yol açar. Sanırım ben işin bu yanıyla daha çok ilgiliyim. Çünkü cinselliği aynı zamanda bir politik alan olarak görenlerdenim… Sözlerimdeki entelektüel tonun, okurları yanıltmasını istemem, boğuntu veren asık suratlı öyküler değil bunlar, sonuçta ben bir masal anlatıcısıyım ve kitaplarım insanlara okuma hazzı versin isterim.

Türkiye’de eşcinsellik ve esçinseller hakkında çoğunluğun negatif tepkisini çekmeden açık bir şekilde konuşulabiliniyor mu?

Her yer gibi Türkiye de değişiyor tabii. Bu konularda hayli yol alındığı söylenebilir. Ama gene de aşılması gereken ciddi engeller, sorunlar var elbet. Gizli, saklı olduğunuz, cinselliğinizi bir suç, bir kabahat gibi yaşadığınız sürece varlığınıza göz yumulabiliyor, ama bir kimlik olarak ortaya çıktığınızda, homofobinin bütün toplumsal silahları üzerinize çevrilebiliyor. Görünür olmak beraberinde bir karşı tepkinin oluşmasına neden oluyor. Benzer bir durum, Kürt olmak pratiğinde de yaşanıyor örneğin. Kürtler bir ulus kimliğiyle ortaya çıkıp tanınmak istediğinde, öteki ile olan ilişki bir tür düşmanlığa evrilmiş oluyor.

Kitabınızda ima ettiğiniz konuları bile çok sakıncalı bulan okuyucularınız oldu mu?

Türkiye’nin bilinen ilk ‘come-out’ etmiş yazarıyım. Her ne kadar entelektüel değerlere donanmış olsa da, sanat ve edebiyat dünyasının, bir parçası olduğu toplumun homofobisinden tamamen arınmış olduğunu söylemek mümkün değil tabii. Üstelik ben hiçbir zaman cinselliğimden ötürü özür dileyerek; sanatçı kimliğimin ardına saklanarak yaşamadım. Solculuğumdan da ödün vermedim. Yazdıklarımda söz ettiklerimden rahatsızlık duyanlar olduğu gibi, zamanla önyargılarını aşanlar, benimle ve çağıyla barışanlar da oldu. Asla nankörlük etmek istemem, sonuçta Türkiye gibi az kitap okunan bir ülkede, başka hiçbir işte çalışmak zorunda kalmadan yalnızca yazarak hayatımı kazanıyorum. Bunu da yazı serüvenimde bana hep yol arkadaşlığı etmiş Türkiyeli okurlara borçluyum.

‘Eşcinsel edebiyat’ı’ yazmadığınızı vurguluyorsunuz. Eşcinsel edebiyatı ile kendi eserleriniz arasındaki farkı anlatır mısınız?

Gey’im, ama ‘gay writer’ değilim demek istiyorum. Yani, yalnızca gey olanları ilgilendiren, onların sorunlarına eğilen, onları anlatan kitaplar yazmıyorum. Yanlış anlaşılmak istemem, bunu yapanlara burun kıvırıyor değilim, elbet bu alana da ihtiyaç var ve bu da bir işbölümü, ben yalnızca bunu seçmediğimi söylüyorum. Ayrıca, Lacan’dan sonra yazının da bir cinsiyeti olduğunu biliyoruz artık. Bu anlamda sahip olduğum ‘gay sensibility’yi de önemsiyorum, tıpkı sahibi olduğum politik dikkatleri, evrensel insanı değerleri önemsediğim gibi.

Almanya’da yaşayan Türk göçmenler Alman coğunluk tarafından homofobik olarak nitelendirilmektedir. Homofobi Türkiye’de de yaygın mı yoksa Almanlar Türkleri yanlış mı nitelendiriyorlar?

Dünyanın en güçlü, en köklü düşmanlık türünün homofobi olduğunu düşünüyorum. Tek bir ulusa ya da topluma mal edilemeyecek kadar yaygın bir şey maalesef! Her toplum homofobiyi kendi sosyolojik değerleri ya da ikiyüzlülükleriyle yaşıyor. Almanya’daki Türkleri fazla tanımıyorum, haklarında konuşamam. Ama durumlarını anlayabiliyorum. Jean Genet terimleriyle konuşacak olursak, her azınlık, kendisini çoğunluk ya da iktidar hissedebileceği bir ‘ötekilik’ zeminine ihtiyaç duyuyor.

Kaynak: Manner

Etiketler: kültür sanat
Nefret