24/06/2020 | Yazar: Yıldız Tar

Queer sığınma ve göç hikayeleri söyleşisi İstanbul Onur Haftası’ndaydı: LGBTİ+ mülteciler Avrupa sınırlarına girdiğinde, sorun bitmiyor. Çok daha katmanlı bir şiddetle karşılaşıyorlar.

“Yollarda yaralara eklenen yaralar da var, dostluklar da…” Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

28. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası devam ediyor. 28 Haziran’a kadar çeşitli online söyleşi, atölye, parti ve forumlarla devam edecek Onur Haftası’nda bugün queer sığınma ve göç hikayeleri konuşuldu.

Kaos GL ile İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası’nın örgütlediği “Yollardayım: Queer Sığınma ve Göç Hikayeleri” söyleşinin moderasyonunu Kaos GL’den Umut Güven üstlendi. Elliden fazla kişinin izlediği online etkinlikte Begüm Başdaş, Bella Demhat Aksoy, Deniz Tunç, Yener Bayramoğlu ve Nazlı Cabadağ hikaye ve çalışmalarını paylaştı.

Kaos GL dergisinden Queer Göç sayıları

Güven, Kaos GL’nin Mülteci Hakları Programı ve Kaos GL Dergisinin Queer Göç 1 ve Queer Göç 2 sayılarını hatırlatarak, “Onur Haftası’nın ‘ben neredeyim’ sorusuna yollardayım diyerek yola çıkmayı, her dem yollarda olmayı, düşünsel ve eylemsel olarak dinlenemeyen hareketlilik hallerimizi paylaşmak istiyoruz” dedi.

Güven, Mısır’da 2017 yılında konserde gökkuşağı bayrağı açması gerekçe gösterilerek tutuklanan ve cezaevinde işkenceye maruz bırakılan, Kanada’ya iltica eden ve Kanada’da yaşamına son veren aktivist Sarah Hegazy’i anarak sözü Begüm Başdaş’a bıraktı.

Peki ya yollarda yaşananlar?

Başdaş da Sarah Hegazy’den bahsederek konuşmasına başladı, “Gözaltına alındıkları dönemde ben Af Örgütü’ndeydim ve Sarah ile arkadaşlarının serbest bırakılması için küresel bir kampanya yürütüyorduk. Sarah nihayetinde Kanada’ya gitti ancak aslında hikaye burada bitmiyor. Bazen biz de iltica edildikten sonra sorunların bittiğini sanıyoruz” dedi.

Başdaş, Avrupa Birliği’nin ortak değerler tartışması yaptığını ancak sığınma başvurularında eşitliğin uygulanmadığını hatırlatarak, “AB’ye sığınma başvurusunda bulunan birçok LGBTİ+ kişinin menşei ülkesine geri gönderildiğini görüyoruz” şeklinde konuştu.

Yunanistan’da Midilli adasındaki Moria kampında saha çalışması yaptığını hatırlatan Başdaş sözlerine şöyle devam etti:

“Moria’da 3 bin kişilik bir kampta şu an 16 binden fazla kişi kalıyor. Korona gibi koşulları da düşünürsek; yaşam alanlarını kurgulayabileceğimiz hiçbir şey yokken biz hak savunucuları biraz itfaiye gibi çalışıyoruz. Sürekli bir yangın halinde bir kişinin hakkını savunmak için koşturuyorsun. Ve o arada LGBTİ+ olma hali yok oluyor. Bu alanlarda LGBTİ+ olma hali dile getirilmiyor. İnsani yardım ya da hak savunuculuğu yapan kurumların bu alanda herhangi bir deneyimi, bilgisi, hiçbir şey yok. Diğer yandan kendi güvenlikleri açısından yaşadıkları kamp alanlarında kendilerini saklıyorlar. Her an şiddete uğrama, alay edilme, saldırılma riski ile karşı karşıyalar.”

Yolda yaşanılan hak ihlallerinin görünmez hale getirildiğini de vurgulayan Başdaş, “Oysaki yollarda yaralara eklenen yaralar var. LGBTİ+ mülteciler Avrupa sınırlarına girdiğinde, oldu bitti dediğimiz yerden çok daha katmanlı bir şiddetle karşılaşıyor” dedi.

Başdaş bir yandan da yollarda alternatif aileler, dostluklar kurulduğunu hatırlatarak sözlerini sonlandırdı.

“Ben doğduğumdan beri mülteciyim”

Başdaş’ın ardından “Ben doğduğumdan beri mülteciyim” diyen Bella Demhat Aksoy söz aldı. Aksoy, “3600 kilometre uzakta olmak ve dokunamamak hüzünlendiriyor” dedi ve Kaos GL’de yazdığı yazıyı hatırlatarak şöyle devam etti:

“Ailemden tehditler alıyordum ve iltica etmek zorundaydım. Ve İsveç’e iltica ettim ama bilmiyordum ki iltica etmenin kendisi başka sorunlar yaratacak. İngilizce bilmiyordum, çok soğuktu ve Göç İdaresi’nin insanları toplumdan ve çevreden izole edecek bir kamp sistemleri vardı. Şehirlerin uçlarında, küçük kasabalarda, akşam dışarıda in cin top oynadığı yerlere yolluyorlar. Ve ben öyle bir yerde bir yıl yaşadım. Ağır bir depresyon yaşadım. İki defa kendimi öldürme girişiminde bulundum ve bunu kimse bilmiyor. Buranın Göç İdaresi de bilmiyor, polis de bilmiyor, Türkiye’deki LGBTİ+ hareketi de bilmiyor aslında. Bu ağır depresyonun ardından Stockholm sokaklarında buldum kendimi. Sosyal bir insanım ve o ruhu burada yakalamak çok vaktimi aldı ama sonunda burada kendi sosyal ortamımı da inşa edebildim.”

Aksoy, “Transsanız hayatınız için hormon, hastaneye gitmek gibi önemli şeyler var. Mülteci bir transsanız bu ihtiyaçlarınıza ulaşmanız daha zorlaşıyor. İlk geldiğimde buranın Göç İdaresi bana ‘Çok önemli, hemen hormon almalısın’ dedikten 6 ay sonra ben hormonlarımı alabildim. Sistem o kadar yavaş ki… Buranın Göç İdaresi seni pes ettirmek için çalışıyor. İsveç, Alice Harikalar Diyarında gibi gözüküyor ama göç alanında bütün dış politikalarını göz önünde bulunduruyorlar. Ama ben direnen bir dönmeyim. Ve direnişe devam edeceğim” ifadelerini kullandı.

“Biraz nefes alabildiğimizde o nefesi kesmek için her şeyi yapıyorlar”

Deniz Tunç ise, Yunanistan’a gittiğinden beri ilk defa Türkiyeli arkadaşlarıyla bir araya geldiği için mutlu olduğunu söyleyerek, “Ne yazık ki translar için dünyada cennet yok” dedi. Tunç, Yunanistan’da oturum almanın çok zor olduğunu söyleyerek, “Geçici oturumlarla kalıyorsunuz. Türkiye’deki devletin şiddetini burada Göç İdaresi’nde yaşıyorsunuz. Sürekli bir bekleyiş halindesiniz” dedi.

Tunç, “Uyum süreci için hormonlarımı alamıyorum. Kendi cebimden almak zorundayım. Yunanistan buraya başvuru için gelen insanları da geri gönderiyor. İltica başvurusu yaptıktan sonra kampta kalmayacaksanız ‘devlet sizi kapının önüne koyuyor ve nerede ne yaptığın beni ilgilendirmiyor’ diyor” şeklinde konuştu. Resmî yollarla gitmemenin sıkıntılarını yaşadığını da vurgulayan Tunç, “Bir yıldırma politikası var. Kesinlikle istemiyorlar. Şu anki iktidar mülteci düşmanlığı üzerinden hükümeti kurdu. Benim ilk geldiğimde bir süre kaldığım işgal evleri sabaha karşı basıldı, çoluk çocuk gözaltına alındı. Bir kısmı geri gönderme merkezlerine gönderildi” şeklinde konuştu.

Tunç, Yunanistan’da polisin kendisini zorla soyarak aradıklarını ve işkenceye uğradığını da belirterek, “Bütün zorlukları önümüze koyuyorlar ve biraz nefes alabilir hale geldiğimizde o nefesi kesmek için her şeyi yapıyorlar” dedi.

“Konumuzla tam da bu yüzden alakası var”

Yener Bayramoğlu ise, “Bundan 10 yıl önce tam da bir Onur Haftası zamanı İstanbul'dan Berlin'e göç ettim. Hatta uçağa bindiğim esnada İstiklal Caddesi'nde Onur Yürüyüşü gerçekleşiyordu. Aradan 10 yıl geçmesine rağmen halen yolda olma hissi, bir türlü bir yerlere varamama hissi benim yakamı bırakmadı. Ama öyle sanıyorum ki çoğu göçmen benzer hisler yaşıyor” diyerek sözlerine başladı.

Berlin’e göç etmekte en büyük amaçlarından birinin akademik özgürlüğü yaşamak olduğunu ancak Berlin’de de başka sorunlarla karşılaştığını vurgulayan Bayramoğlu, “Neoliberal sistemden dolayı burada da akademik özgürlük kalmamış durumda. Öte yandan çoğu queer göçmen Almanya’da belli konuları çalışmak zorunda kalıyor” dedi.

Almanya’daki göç çalışmalarının daha çok heteronormatif bir kanaldan ilerlediğini hatırlatan Bayramoğlu sözlerine şöyle devam etti:

“Göçmen denilen özne, hep heteroseksüel özne olarak düşünülüyor. Genel politik tartışmalarda da böyle, medya temsillerinde de böyle, akademik tartışmalarda da böyle. Yeni gelen göç çalışan insanların çoğu halen göçü heteroseksüel bir göç olarak yorumluyor. Arzunun, cinselliğin, cinsiyet kimliğinin de aslında göçte önemli bir dinamik olduğunu göç çalışmaları çok görmüyor. Çok enteresan, geçenlerde bir toplantı oldu kuşaklararası göçmenler arasında gerginliğe dair. Beni de çağırdılar. LGBTİ göçmenler arasında, kuşaklararasında bir gerginlik var mı yok mu konusunda bir şeyler söyleyeyim diye. Queerin de göçün bir dinamiği olduğunu anlatmaya çalıştım. Sonra ilk soru oradaki bir amcadan geldi. LGBTİ ne demek dedi. Lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseks dedim. Konumuzla ne alakası var dedi. Tam da bu yüzden alakası var dedim. Konu ile alakası olmadığı düşünülüyor. Queer göç çalışmalarıyla da aslında biz konunun çok alakalı olduğunu anlatmaya çalışıyoruz.”

“İki şehir arasındaki halimiz…”

Son olarak Nazlı Cabadağ, 2016 İstanbul Onur Yürüyüşü’nün “Dağılıyoruz” diye örgütlenmesini hatırlatarak, “O zamanlar bu dağılmanın Berlin’e dağılmak olabileceğini düşünmüyordum” dedi ve şöyle devam etti:

“Yerel ötesi ve ulus ötesi kavramlarını Sarah’nın iktidarı ile tekrar düşünür oldum. Gökkuşağının farklı yerlerde farklı anlamları olabileceğini kendi kişisel göç hikayemle de fark ettim. Ki ben aslında göç ettim de demiyorum, taşındım deyip geçtiğim bir süreç. Sarah’nın intiharı sonrası burada konuştuğum arkadaşlarımla bunun bize farklı dokunduğunu fark ettik. Farklı bağlamlar ve ülkeler olsa da Mısır ve Türkiye’nin muhafazakar ve otoriter hükümetleri dolayısıyla Türkiye’de de çok kolay Sarah’nın yaşadıklarına benzer bir hikayeye evrilebilir. Ki evrilebiliyor da…”

Cabadağ, “Hem Türkiye’de artan Batı düşmanlığı ve bunla el ele giden homofobi; hem de Almanya’da artan göçmen düşmanlığı ve homofobinin göçmenlere yıkılması gibi bir durum var. ‘Homo dostu’ olmanın ulusal bir değer olarak icat edilmesi, kendi homofobik tarihini unutma eğilimi ile birlikte bir tür homo-nasyonalizm durumu var. İstiklal’de direniş simgesi olan gökkuşağı bayrağı burada bir semtin mutenalaştırılmasında bir sembole de dönüşebiliyor” dedi ve şöyle devam etti:

“Yakın zamanda Berlin’e göçmüş insanlar olarak iki şehir arasındaki halimiz ve bütün bu sembollerin bizim için birden fazla his yaratıyor. Bizim bu çoklu hislerimiz, rahatsızlıklarımız Batı’nın Müslüman düşmanlığı ile Türkiye’nin Batı düşmanlığı arasındaki işbirliğini, bu işbirliğinin homofobisini bozabilir mi? Kafamdaki soru biraz da bu.”

Berlin’de yaptıkları Pride eylemlerini de hatırlatan Cabadağ, “Biz taşınanlar olarak bu sınır ötesi halimizi mücadeleyi güçlendirecek şekilde nasıl kurabiliriz” sorusuyla konuşmasını sonlandırdı.


Etiketler: insan hakları, mülteci
Nefret