28/01/2009 | Yazar: Orhan A

Geçen haftaki yazımda Platon’un Sempozyon diyaloğundan yol çıkarak Yunan düşüncesinde eşcinsel aşka dair farklı yorumları ele almıştım.

Geçen haftaki yazımda Platon’un Sempozyon diyaloğundan yol çıkarak Yunan düşüncesinde eşcinsel aşka dair farklı yorumları ele almıştım. Bu hafta da yazı dizimi sonlandırmak üzere yine Şölen’den alıntılarla ‘Platonik Aşk’ kavramına değinmek istiyorum.


Her ne kadar Sempozyon’da platonik aşk Sokrates’in kahin kadın Diotima ile geçmişte yaptığı bir konuşmadan öğrendiği bir bilgelikmiş gibi aktarılsa da, filozofun diğer diyaloglarından bildiğimiz üzere Diotima’nın aşk tanımlamasıyla Platon’un kendi aşk kavramı örtüşmektedir. Platonik aşk’ı anlayabilmek için öncelikle biraz Platonik idealizm’den bahsetmek gerektiğini düşünüyorum.

İdealar ya da formlar dünyası aslında bizim anladığımız manada elle tutulur, gözle görülür varlıkların oluşturduğu bir dünya değildir. Formlar yeryüzünde bulunan şeylerin asıllarıdır ve bu asıllar bedene gelmeden varolabilen duyuötesi tümellerdir. Nasıl ki bir mimarın zihninde çok sağlam bir binanın temelini oluşturan mükemmel oranlar ve ideal ölçüler henüz kağıda dökülmeden varolabiliyorsa; idealar evreninde de bizim dünyamızdaki tüm şeylerin özünü betimleyen bir form/ide mevcuttur. Ancak, bu ideler insan zihninden ve bedeninden tümüyle bağımsız, yani aşkınsal olarak vardırlar.


İyi idesi tüm idelerin en üstünüdür ve her şey iyi idesinden ne kadar pay aldığına göre kategorilendirilir. Aynı şekilde yeryüzündeki tüm güzel şeyler formlar dünyasındaki güzel idesinden pay alırlar. Haliyle, dünyada ‘çirkin’ ya da ‘kötü’ bir şey yoktur; yalnızca güzel ve iyi idelerinden az sebeplenmiş şeyler vardır ve özünde tüm varlığın kaynağı ‘iyi’dir. İşte ‘platonik aşk’ kavramı da bu felsefi sistemin bir parçasıdır. Nasıl ki erdem iyi eylemler yoluyla iyi’nin kendisine doğru bir yönelimse, aşk da güzel şeyler aracılığıyla ‘güzelliğe’ yönelmektir. Bu nedenle, Platonik aşk yalnızca güzele aşık olan ile güzelin kendisi arasındaki tek taraflı bir ilişki gibidir ve içinde cinsellik ya da duyusallık barındırmaz. Platonik aşkta cinselliğin yerini ‘sonsuzluk ve mükemmelliğe erişme arzusu’ almıştır.


Aslında Platonik aşkın izleri Yunan mitolojisinde ve erken Helenistik sanat eserlerinde de mevcuttur. Örneğin, mitolojide tanrıları ya da yarı-tanrıları insandan ayıran temel fark onların ölümsüz oluşudur. Çoğu mitte Zeus ya da Afrodit bir insanı ödüllendirmek istediğinde ona Olympos dağında yaşayan tanrıların meyvesi ya da ölümsüzlük meyvesi olarak bilinen ‘Ambrosya’dan yedirir. Böylece meyveyi yiyen insan ya tamamen ölümsüz bir yarı tanrıya dönüşür ya da ancak Akhilleus (Aşil) gibi topuğundan veya başka hassas bir noktasından yaralandığında ölebilen bir kahraman olur. Yunan heykellerine bakıldığında da vücut hatlarının sanki gencecik bir delikanlının hatlarına benzediğini, kırışık ve pürüzlerin bu heykelleri hiç ziyaret etmediğini ve erkek cinsel organlarının da ancak bir oğlan çocuğununki kadar büyük, temsili bir boyutta yapıldığını farkedersiniz. Hatta Ernst H. Gombrich Yunan sanatındaki bu güzellik tutkusuna ithafen “Sanat’ın Öyküsü” adlı kitabında ilgili bölümlere “Büyük Uyanış” ve “Güzelliğin Keşfi” başlıklarını koymuştur. Bu veriler de bize sonsuz gençlik, mutlak güzellik ve ölümsüzlüğün Yunanlıların tanrılarda en çok kıskandıkları özellikler olduğunu düşündürür.


Bu ön bilgilendirmelerin ardından Sokrates’in güzel delikanlılara olan ilgisinin ardında yatan aşkı daha iyi algılayabileceğimiz Şölen diyaloğuna dönmek yerinde olacaktır.

 

Sokrates şölende konuşma sırası kendisine gelince Agathon’a zekice sorular sormaya başlar ve böylece ona aşk hakkındaki yanılgılarını farkettirir. Bu konuşmalardaki düşünce dizgesinin sonucunda Sokrates aşkın sanıldığı gibi güzel bir şey olmadığını ancak güzelliği arzulayan bir şey olduğunu gösterir. Nasıl ki bir baba bir çocuğun babasıysa, aşk da bir şeyin aşkıdır. Yani, aşık olunan şey olmadan aşk da olamaz. Demek ki, ‘güzel’ aşkın nesnesi; yani aşık olunan şeydir. Ancak insan sadece kendisinde olmayan şeyi arzular.Uzun boylu biri boyunun uzun olmasını arzulamaz ya da zengin biri zengin olmayı arzulamaz. Bu nedenle güzel olan biri de güzel olmayı arzulayamaz. Eğer ki, bir kimse zaten elinde olan bir şeyi arzuladığını söylüyorsa; bundan kasıtı o niteliğe gelecekte de sahip olmak istediğidir. Örnekle, zengin bir adam zengin olmayı diliyorsa, aslında sadece bugün değil gelecekte de zengin kalmak istiyor demektir. İşte aşık olan insan da güzel birine yönelirken aslında onun güzelliğine sahip olmayı hem de sonsuza dek sahip olmayı ister. Kısacası, güzelliğin örneklerinden yola çıkarak sonsuz güzelliğin özüne (güzel idesine) kavuşmak derdindedir.


Bu noktada Sokrates bir de iyi şeylerin aynı zamanda güzel şeyler olduğuna ikna eder dinleyicilerini ve bu nedenle Aşk’ın güzel ve iyi şeyleri arzulayan fakat kendisinin ne iyi ne de güzel bir şey olduğunu belirtir. Demek ki Platonik idealar dünyasında güzel idesi ve iyi idesi iç içe geçmiştir ve birdir.


Sokrates’in Diotima’dan öğrendiği üzere Aşk ne tanrılar gibi ölümsüz, güzel ve bilgindir ne de çirkin, ölümlü ve cahil bir yaratıktır. Aşk tanrı ile insan arasında bir daimon’dur ve cahillikle bilginlik arasında kaldığı için zoraki bir filozoftur. Bu filozof insanların sınırlı ve ölümlü dünyaları ile tümellerin ya da tanrıların mutlakiyeti arasında bir bağ kurar ve insanın içinde eksiliğini duyduğu güzel niteliklere karşı bir istenç uyanmasını sağlar. Böylece aşık olan insanlar güzel şeylere sahip olmak isterler ve güzel şeylere sahip olmak ‘mutlu olmak’ demektir. Mutluluk Platon’a göre insan hayatındaki nihai amaçtır ve hayatta mutluluktan öte arzulanabilecek bir şey yoktur.


Öte yandan yaşamda bütün fanilerin istekleri bir değildir. Öyle ki, kimi insanlar iyi ve güzeli değil para, başarı ya da haz gibi şeyleri düşler, bunlara aşık olurlar. Diotima’ya göre kutsal olan aşk ise “iyi olan’a her zaman için sahip olmak isteğidir” (Platon, s.73).


Bir sonraki aşamada da aşk ile insana özgü bir özellik olan doğurganlıktan bahsedilir:

...ölümlü bir varlık için ebediyet ve ölümsüzlük, nesil üretmede yatar. [İnsan ancak güzellik içinde doğurup, nesil üretebilir ve kadınla erkeğin birleşmesi bu türden bir doğurmadır] (s.74-75).
 

Bizim için daha çarpıcı olansa Diotima’nın bedensel ve ruhsal olmak üzere iki tür doğurganlıktan bahsetmesidir. Bedensel doğurganlık arzusu duyanlar -kadın ve erkek- bir araya gelerek çocuk yaparlar. Fakat bazı insanlar başka türlü bir doğurganlığa ihtiyaç duyar. Bu da ruhsal üretimdir. İşte sanatçılar, yazarlar ve düşünürler bu gruba girerler ve onlar kendilerini iyi ve güzel olanla kaynaştırıp ölümsüzlüğe taşıyacak üretimleriyle dünya üzerinde bir iz bırakmak isterler. Ancak, doğurganlık ancak güzellik içinde mümkümdür. Bu nedenledir ki, düşünsel üretkenliğe eğilimi olanlar küçük yaşlardan itibaren hep güzel bedenlere, güzel delikanlılara aşık olurlar; çünkü güzellik onlara ilham verir. Fakat, güzelliğin bir bedenden ötekine değişim göstermediğini; tüm güzelliklerin insanı içine çektiğini anladıkça, bedensel arzulardan sıyrılıp mutlak güzel’in idesine erişme tutkusuyla yanar insan.  


Etiketler: yaşam
Nefret