01/12/2008 | Yazar: Yasin Erkaymaz

Yasin Erkaymaz

Yasin Erkaymaz
İlk kez 1981 de yabancı bir ülkeden yükselen sesle hayatımıza girdi HIV/AIDS… Kendi ülkemizde sorun yoktu, çünkü hasta olan da yoktu, her şey iyi ve bizden uzaktı her zamanki gibi bizim sorunumuz değildi yine… Ne zaman takvimlerimiz 1985 yılını gösterdi ve ülkemizde de bu durum ile karşı karşıya kalarak hayatını kaybeden birisi, tüm gazete ve televizyonlarda haber olarak yer buldu işte o zaman ülkemizde de HIV/AIDS konusu konuşulmaya başlandı… Dile gelir oldu…

Hemen hemen konuya duyarlı olan bir çok kişinin de bildiği gibi, bu ilk vakanın yaşanmışlığı; Türk toplumunda yerinin olmadığı düşünülen, marjinal görülen, toplum dışı kabul edilen ama tüm bunlara rağmen sanat dünyasının içinde kendisine bir yer açabilen ve kendini tüm ön yargı ve dışlamaya rağmen kabul ettirebilen bir kişiliğe aitti. Türkiye HIV/AIDS konusunda ilk tanıklığını yaşamış ve ilk tanıklıkla beraber hastalığa ilişkin tüm dünyanın ilk anda kapıldığı korku ve dışlama politikasını da benimsemekte gecikmemişti.

1985 yılından günümüze yani 2008’e geldiğimizde değişen şey sadece HIV ile hayatlarını paylaşmaya başlayan kişilerin sayılarındaki artış ve bu artış ile beraber toplumun konuya yaklaşımındaki korku ve bunun ile ilgili önlemler alma çabası oldu. Fakat bu gelişme HIV ile yaşayanların sorunları, yaşadıkları hak ihlalleri ve karşılaştıkları ayrımcılıkların giderilmesine yönelik çaba ve önlemler değildi. Daha çok henüz virüs ile tanışmamış negatiflerin bu virüsten korunmaları ve sayıların artmamasına yönelik çabalardı. Elbette ki bu da gerekliydi fakat bu çabaların güncellenen ve yenilenen tedavi bilgileri ile beslenmeden sadece korkutma politikası benimsenerek yapılmaya çalışılması HIV ile enfekte olanların yaşadıkları sorunlara yeni ön yargılar ve yeni sorunlar eklenmesi dışında katkı sağlamadı…

2000li yıllarda dünyanın birçok ülkesinde HIV/AIDS tedavi destek ve önleme çalışmaları ile kontrol altına alınmaya çalışılırken, ülkemizde sadece önlemeye yönelik çalışma ve politikalardan dolayı HIV ile yaşayanlar kendi seslerini duyuracak, kendilerini ifade edecek alan bulamadıklarından bir çoğu tedavilerine tam uyum sağlamakta ve sosyal yaşamlarını sürdürmekte zorlanarak görünmez kalmayı tercih ettiler.

HIV/AIDS ile savaşmak ve mücadele etmek yerine kullanılan enerji, HIV/AIDS’i anlamak için sarf edilseydi, AIDS yüzünden hayatlarını kaybeden kişilerin haberleri yerine bulaş ve bulaşmama yolları daha doğru bilgilerle topluma gösterilebilseydi, haberleşme araçları olan gazete, televizyon ve radyolar magazinden ve reyting kaygısından öte gerçekten bilgi iletme amacına hizmet etseydi sanırım şu an HIV/AIDS anlamında çok daha duyarlı ve HIV ile yaşayanlara çok daha yakın bir toplumun içinde ‘HIV pozitif ya da negatif ne fark eder’ düşüncesini savunan yüzlerce, binlerce hatta yüz binlerce kişi olabilirdi.

Türkiye seneler sonra ilk defa korkutma politikasından uzak duran bir ‘1 Aralık Dünya AIDS Günü’ nü yaşayacak. Pozitif Yaşam Derneği başta olmak üzere, destek veren, sponsor olan, her kurum ve kuruluşun yaratacağı bu farkındalık önümüzdeki günlerde dilerim HIV/AIDS ile ilgili ön yargıların bir kademe daha azalmasına yardımcı olur…

HIV/AIDS ile savaşmak ya da mücadele etmek yerine onu ve onunla yaşayanları doğru ve ön yargısız olarak tanıma imkanı bulacağınız bir 1 Aralık geçirmenizi dilerim.
Etiketler: insan hakları, sağlık
Nefret