07/03/2013 | Yazar: Atalay Göçer

radikal lezbiyen monique wittig’in de dediği gibi ‘cinsiyet kategorisi, toplumu heteroseksüel olarak kuran siyasal kategoridir’.

radikal lezbiyen monique wittig’in de dediği gibi “cinsiyet kategorisi, toplumu heteroseksüel olarak kuran siyasal kategoridir”.

erkeğin avladığı hayvanın kürkünü giyer kadın. kadının korunmasız narin bedeni ancak erkeğin mülkiyet sınırları içinde güvendedir. 

[bir (sivil) itaatsizlik olarak] veganlık beyanımdır:
 
“dişi ay gibi değişebilirlik değil, eril güneş gibi değişmezlik” kurgusuyla içselleştirdik zamanı. çizgisel zaman anlayışıyla birlikte kadın üzerindeki hakimiyet de başlamıştı. bu ilerlemecilik ve erekselcilik tüm batı düşüncesinin temelidir keza. lunar perspektif ise insanlığın periyodik ölümünü ayın “yeniden doğumu” öncesindeki üç karanlık geceye bağlar. her seferinde ay yeniden doğacaktır. lewis caroll’ın alice harikalar ülkesinde adlı kitabında şöyle bir konuşmaya rastlarız: “zamanı benim kadar iyi bilseydin,” dedi şapkacı, “onu harcamaktan söz açmazdın. o canlıdır.” bir başka ifadeyle zaman, beden üzerinden yaşanan yaşam deneyimlerinin dışsal ve soyut tezahürüdür. insanlar en iyi kendi bedenlerinde varırlar zamanın farkına.
 
tek tanrılı dinler de çizgisel bir zamanı referans almıştı. 2012’de kopacak kıyamete dair iddianın bir son olarak odaklandığımız ve çizgisel zamanın da sonunu imleyen kıyamet algımızla ne şekilde örtüştüğü ya da mayalar’ın bununla ne kastettiği ancak ekpyrosis[1] gibi bir mitin anlaşılmasıyla mümkündür. kaos ve döngü... orji ve tohumların filizlenmesi olarak yaratılışın arketipi. francis bacon[2], “doğayı işkence altına sokup, sırlarını açıklamaya zorlamak”tan ve bilimin, “doğayı insanın hizmetine sokma ve onun kölesi yapma kapasitesinden” zamanın eril doğuşu adlı eserinde bahseder. “bekar erkeklerin engizisyon mahkemelerinde görev alacak zalimliğe sahip olduğunu” savunur. avrupa’daki kadınların tıp ve sağaltma pratiklerinden dışlanmaları tesadüf olmasa gerek. bilge kadınlar cadılıkla suçlanma riskini taşıyordu zira. lars von trier’in deccal’i ölümüyle engizisyonun kurban ettiği bu kadınları diriltmektedir; yüzü olmayan kadınları. tıpkı bu filmde olduğu gibi david cronenberg’in ölü ikizleri’nde de bedenlerin altüst oluşuna tanık oluruz. egemen eril akla göre bir kadınsılaşma olarak okunabilecek finaldeki ameliyat sahnesi, aslında daha çok bedenin cinsiyetsizliğine (ya da çokcinsiyetliliğine) gönderme yapmaktadır: organsız beden’de[3] beden ve imge ayrımı yoktur. fransız radikal lezbiyen monique wittig’in de dediği gibi “cinsiyet kategorisi, toplumu heteroseksüel olarak kuran siyasal kategoridir”. bedense imlediğidir. trans bedenlerin de tanıtladığı üzere “organizmalar, bedenin düşmanlarıdır.”[4] francis bacon’a karşı francis bacon[5]: eril zamanın imgelerine karşı organsız beden, darwinist erekselciliğe karşı hayvan-oluş...
 
beden kavramının yanında, zamanı da göstergebilimin bir bileşkesi olarak okuyan fransız feministlerden (cixous ve irigaray) ilham alıyoruz eril zamanı sökmek için.   
antropolojik olarak kadın ve erkek arasındaki ayrım kabaca derleyicilik ve avcılık arasındaki emek bölümüne tekabül eder. komünal av kadını dışlamasa da, süreklilik arz eden bir görevden bahsedildiğinde av erkeğin görevidir. değişmezlik yasası gereği, çocuklu insan olarak kadının derleyicilik yaparkenki üretkenliği ile av yapan erkeğin üretkenliği arasında bir denklik kurulur. çocuk, av sırasında erkeğe ayak bağı olacaktır. kadınların hamilelik süreci de hesaba katıldığında, artık toplumsal roller belirlenmiştir. komünal avdan bireysel ava doğru gelişmenin en önemli sonucu, kadının avlanma sürecinin dışında kalması olacaktır. “değişebilir” addedilen kadın, kendisine biçilen sabit rol gereği erkeğin denetiminde “değişmez”leştirilir. erkek emeğine yüklenen değer nedeniyle, kız bebek ölümleri de gündeme gelecektir. bu çözüm(!) başka bir sorunu da beraberinde getirir: erkeklerin “kadınsız” kalması. çokkocalılık gibi çözümlerin yanında daha kabul gören alternatifse “dışarıdan avlanmak”tır. böylece erkek kadını kendi topluluğu dışında avlar. bir zorunluluktan ziyade pratik bir gerekliliğe cevap verirken, zamanla bu emek biçimleri görev halini aldı ve üzerimize yapıştı. yaşamsal bir iştaha hizmet eden avcılık, neden bir erkeklik statüsü haline geldi?
 
insanların topluluk içerisinde kendi kimlikleri hakkında barındırdıkları varsayımların rol performansındaki stratejilerini etkileyecek olması gibi, kişi hakkında sahip oldukları bilginin o kişinin faaliyetlerini, algılayışlarını ve değerlendirilişlerini donatacağı anlamına gelir. rol ve kişilik birbirini etkiler; birinin öbürü üzerinde çok baskın çıkan belirlenimci bir etki uyguladığına dair genellemelerin yaslanacağı hiçbir dayanak yok. toplumsal aktör kendi performansının kişiliğiyle uygun olmasına çaba harcar zira. ötekileri ve/ya kendisini ikna edici olmayan bir performans başarısızlıkla sonuçlanacaktır. örneğin w. f. whyte ünlü street corner society (1955) adlı çalışmasında, “mahalle delikanlıları” çetelerinin kendi içlerindeki ve birbirleriyle olan toplumsal ilişkilerini inceler; önderlerin kendi yüksek konumlarını tahkim etmek için başvurdukları ustalıkları -bovling oyununda, kız tavlamada ve diplomaside- gösterir ve bu ustalıklar geçersizleştiğinde doğan sonuçları -statünün ve rolleri manipüle etme kapasitesinin kaybını- anlatır.
 
et(ler)le kurulan ilişkide kendini gösteren erkeklik statüsünün sanat tarihinde pek çok temsili bulunmaktadır. richard leppert, av ritüelinin düşmanı alt etme olarak değerlendirilebileceğini söyler. velazquez’in “IV. philip yaban domuzu avında” adlı resminde resmi sipariş eden kralı, bir erkek domuz avında görüyoruz. hayvanın fiilen öldürülmesi avcılara bırakıldığından, resmin asıl konusu avlanma değil, bizzat kralın iktidarının göstergesidir; tıpkı nakkaş osman’ın “yavuz selim kaplan avında” adlı minyatüründe olduğu gibi… çokkatlı iktidar, bir yandan hayvanları avlarken bir yandan da kadınları eve kapatmaktadır. erkeğin avladığı hayvanın kürkünü giyer kadın. kadının korunmasız narin bedeni ancak erkeğin mülkiyet sınırları içinde güvendedir.
 
öte yandan rembrandt ve bacon, iktidarın av ve ölümle ilişkilendirilmesinin örneklerini sunarlar. rembrandt’ın çarmıha gerili kanlı öküz bedeni ne kadar insanîyse, bacon’ın yüzü olmayan portreleri o kadar hayvanîdir: baş, bedenin uzantısıdır, yüz ise kimliğin. kesilmiş bir bedenden akan kan ve o ölü bedenin kokusu, cinsiyetler ve türler üstüdür.
 
bugün bile süregelen, ilk toplumların çiftleşme edimiyle yeme edimi arasında kurdukları benzetme, eşleşme ile av ürününün bölüşümü arasındaki koşutluğa gönderme yapmaktadır. lévi-strauss bunu canlı bir biçimde anlatıyor; “dünyanın her yerinde insan düşüncesinin çiftleşme edimiyle yeme edimi arasında tasarlar göründüğü derin benzerlik öyle bir noktaya götürülür ki, birçok dilde iki edim aynı sözcükle belirtilir. yoruba dilinde, “yemek” ve “evlenmek”, genel anlamı “kazanmak”, “elde etmek” olan tek bir eylemle söylenir; “tüketmek” eylemini hem evlilik, hem de yemek için kullanan fransızca’yla bakışımlı bir kullanımıdır bu. york burnu yarımadasında yaşayan koko yao’ların dilinde, “kuota kuta” sözcüğünün çifte anlamı vardır, cinsel birleşmeyle besinsel tüketimin aşırı biçimlerini, yakınlarla çiftleşmeyi ve adam yemeyi belirtir. aynı nedenle ponapé dilinde totemi yemekle yakın akrabalarla çiftleşme aynı biçimde söylenir. afrika’da yaşayan mashona ve matabelelerde, “totem” sözcüğü aynı zamanda “kız kardeşin cinsel organı” anlamına gelir, bu da çiftleşmekle yemek arasındaki denkliğin dolaylı yoldan doğrulanmasıdır.”[6]
 
et yeme ve eti izlemenin haz verdiği söylenir. istanbul’un güzide semti nişantaşı’nda ikisine birden hizmet eden bir et lokantası vardı. asılı duran etin titiz bir şekilde hazırlanmasıyla başlayan ve sonra ızgara olarak pişirilip servis edilene kadar geçen süreci takip etme imkanı sunan bir kasap-lokanta. oldukça iştah açıcı… mağazada alış-verişe gelenlerin ürpertiyle (etlerin koku vermemesi için mekanın oldukça serin olması gerekiyordu) karşıladıkları, şarap ve çay servisi olmayan bu ultra-modern et lokantası cam bir paravanla iki farklı kullanım alanına ayrılmaktaydı. bir bölümünde az pişmiş kanlı antrikot bifteğini yiyen çocuklu insan olan erkek/baba (artık devir değişti ya, ebeveynlik çocuk bakımında sorumluluğun eşit dağılımını gerektiriyor), camekanlı bölümde kıyafet alan eşini ve/ya diğer bedenleri izleyebiliyordu. modern zamanlarda et yemenin ve etle kurulan erotik münasebetin, aynı sözcüklerle olmasa da aynı ortamda erkeğin hizmetine sunulması manidar. ilkellikle biçimsel bir farklılığın yanında, tözsel bir benzerlik kurulmaktadır adeta. eşeğe altın semer giydirsen gene eşek. aslında daha çok ilkel dediğimiz zamanları ve toplumları, modern batılı akılla yorumlama gafletiyle ilgili olsa gerek bu.
 
tarıma dayalı ekonomilerde ölüm ile hayat, mevsimlerin ritmine ve taşıdığı vaatlere uygun bir döngüsellikle işler. gerçi mevsimlere göre organize edilen yaşam, tanımı gereği değişmektedir ama temel karakteri ebedî tekerrürdür. artık geçmişi asla geri dönmeyecek bir şey olarak algıladığımızı söylemiştik. henry bernstein, modern kapitalist tarımın eğiliminin, tarımı sanayiyle benzer doğrultuda geliştirmek olduğunu söyler: doğal süreçleri mümkün olduğunca basitleştirmek, standartlaştırmak ve hızlandırmak. tarımsal girdi sanayileri, özellikle tarımsal gıda sanayilerince geliştirilen teknolojik yeniliklerin amacı, hem bitki hem de hayvan verimini artırmak, daha hızlı olgunlaşmalarını sağlamak ve bu süreçlerin sonuçlarını şu öğelere dayanarak daha öngörülebilir hale getirmektir:
 
  • toprak (gübreler), zararlı otlar (bitki öldürücüler), parazitler (böcek ilaçları);
  • iklim (sulama, seralar);
  • bitki özellikleri (daha hızlı büyüyen çeşitler, erken hasattan sonra yapay olgunlaşma için genetik mühendisliği);
  • hayvanlar (yoğun bitki yemleri, büyüme hormonları, genetik mühendisliği).
 
en kısa sürede daha çok biftek ve tavuk eti elde etmek için, hayvanlar mümkün olabilen en dar alanlara kapatılmaktadır. bu bir tür “sürekli akış” yöntemidir; hayvanın bedeni, yoğunlaştırılmış yemleri, büyüme hormonlarını ve bu biçimde kapatıldıkları için hastalık risklerine karşı yüksek düzeyde verilen antibiyotikleri emecek bir vasıta durumundadır. tavukçuluk belki de sanayileşmiş tarımın en çarpıcı örneğidir. standartlaşmış bir tavuk “fabrikası”, kapalı ve kontrollü iç çevresiyle birlikte, tamamen taşınabilir niteliktedir. kârlı bulunan herhangi bir yerde kurulabilir; böylece sermaye, toprağa ve şimdiye kadar tarımın tarihi boyunca geçerli olmuş olan, üretimin belirli yöresel sınırlamalarına bağlı olmaktan “kurtulur”.[7] 
 
ineklerin süt üretmeleri için hamile kalmaları gerekmektedir. süt ineklerine çiftleşme olanağı sağlanmadığından, çiftliğin “tecavüz bölmesi” diyebileceğimiz yerinde metal bir çubukla vajinalarına sperm enjekte edilir. fetüs büyüdükçe gerçekleşecek olan süt sağımı, memelerine bağlanan mekanik pompalarla sağlanır. bir süt ineği, doğum yaptıktan sonra yavrusuyla ancak 24 saat beraber kalabilir. bu sürenin ardından dana anneden alınır. eğer dana dişi ise, o da büyük olasılıkla bir süt ineği olacaktır; eğer erkekse dana eti olmak üzere satılır. süt ürünlerini tüketmek, doğrudan veal[8] endüstrisine destek olmak demektir.
 
“hayvanla insan arasında benzerlikten ziyade zemin özdeşliği vardır.”, diyor deleuze; “her tür hissî özdeşleştirmeden daha derin bir ayırdedilemezlik bölgesi: acı çeken insan bir hayvan, acı çeken bir hayvansa insandır.” adorno da idealist bir sistemde gizilgüç olarak hayvanların oynadığı rolle, faşist bir sistem için yahudiler’in oynadığı rolü karşılaştırır. sömürgecilik ve soykırım olarak da yorumlayabileceğimiz bu ilişkisellik, farklı bir ırka değil de farklı bir türe uygulandığında dehşetinden bir şey kaybetmeyecektir.
 
Kaos GL Dergisi, Sayı 117, Mart-Nisan 2011
Q - Editörler: Cüneyt Çakırlar & Erinç Seymen
 
kaynakça
 
bernstein, henry; “tarımsal değişimin sınıfsal dinamikleri”, yordam kitap, 2009.
cemal, mustafa; “eşitlikçi toplumlar”, belge yayınları, 1996.
cohen, anthony p.; “topluluğun simgesel kuruluşu”, dost kitabevi yayınları, 1999.
deleuze, gilles; francis bacon – “duyumsamanın mantığı”, norgunk yayıncılık, 2009.
griffiths, jay: tik tak – “zamana kaçamak bir bakış”, ayrıntı yayınları, 2003.
leppert, richard; “sanatta anlamın görüntüsü”, ayrıntı yayınları, 1996.
solomon, ari; “feministin çıkmazı”, 2009. 


[1] stoacı gelenekle herakleitos felsefesinden doğan  kıyamet anlayışı: büyük yanma. her şeyin alevlerle yok olmasının ardından yaşam  yeniden başlayacaktır. islam ve hıristiyanlık’taki  kıyamet, esinini bu anlayışa borçludur. tek fark döngüselliktedir. tek tanrılı dinlerde kıyamet sonrası yaşam cennet ve cehennem gibi dünya ötesi uzamları gerekli kılar.
[2]francis bacon (1561 - 1626), ingiliz devlet adamı ve filozof.
[3] antonin artaud’nun organsız beden kavramı doğuştancılık ve işlevselcilik gibi bedenin organlarına atfedilen görevleri ve bu görevlerden kaynaklanan ahlakî değerleri sorgular.
[4] bkz. 3.dipnot.
[5]francis bacon (1909 - 1992), ingiliz ekspresyonist ressam.
 
[6] mustafa cemal, eşitlikçi toplumlar, 1996, s:232.
[7] henry bernstein, tarımsal değişimin sınıfsal dinamikleri, 2009, s: 114-115.
[8] et olmak amacıyla öldürülen dana anlamında kullanılıyor.

Etiketler: yaşam, ekoloji
Dijital