22/12/2021 | Yazar: Tankut Atuk

Sivil toplumda ‘aman hocam, canım hocam’ muamelesine alışkın doktorlar kendi bildiklerini okumaya o kadar çok alışmıştır ki HIV’in kürünün kendilerinde saklı olduğuna dair sanrılar geliştirmeye başlamışlardır.

Ah hocam, aman hocam, gel de bize bir kür ol canım hocam: HIV, halk sağlığı ve hekimler Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

İllüstrasyon: Brian Britigan

Public health’in İngilizce’den ve sante publique’in Fransızca’dan Türkçeye çevirisinin ‘halk sağlığı’ olması hiç dikkat çekmeyen ama son derece ilginç bir noktadır aslında. Kamu veya toplum sözcükleri yerine halk kelimesinin seçilmesi bilinçli bir politik stratejiyle yapılmamış olsa da bu seçimin Türkiye’deki halk sağlığı politikalarına beklenmedik bir biçimde ışık tuttuğuna inanıyorum. Kamu ve toplum kelimeleri bütünlüğe ve umumiyete yani herkese açık olma ve herkes tarafından erişilebilir olma özelliğine işaret ederken, halk sözcüğü kısıtlayıcı ve dışlayıcı bir biçimde referans verdiği kitleyi yurttaşlık ve vatandaşlık üzerinden kurgular ve kurar. Yani halk sağlığından faydalanmak ve onun koruması altında olmak için bir nevi vatandaşlık ilkesi aranır. Ama burada bahsi geçen vatandaşlık bireyin resmi ulusal statüsüyle ilgili değildir sadece. Göçmenler ve mülteciler halk sağlığının vaat ettiği korumadan yasal düzenlemeler zemininde dışlanırken, HIV statüsü, cinsel kimlik, cinsel yönelim, seks işçiliği ve sakatlık gibi sebeplerle de yasal olarak değil lakin fiili olarak vatandaşlıktan ve getirdiği hizmet ve ayrıcalıklardan yoksun bırakılmak mümkündür. Haliyle vatandaşlığın hayali sınırlarından dışlanan gruplar için halk sağlığı da koruyuculuğunu ve önleyiciliğini yitirmiş olur. Konu belli gruplar ve özneler olduğunda halk sağlığı iddia edildiği gibi bir virüsü ‘kontrol altına almak’ ve ‘risk altındaki grupları’ korumak yerine toplumun beyaz, natrans, hetero ve tek eşli makbul kesimini tehlikeli ötekilerden koruma görevini üstlenir ve bunu yaparken de risk yerine riskli gruplar olarak kodladığı marjinalize edilmiş özneleri elimine etmeye çalışır adeta. Bu nedendir ki bugün Türkiye’de HİV’e dair üretilen bütün resmi sağlık politikaları ve hizmetleri HİV negatifleri HİV pozitiflerden korumak amacıyla yola çıkmaktadır. Sağlık politikaları, muhafazakâr rejimin elinde adeta Defne Güzel’in de söylediği gibi bir maşa haline gelmiştir. Bu maşa ile riskli özneler hizaya sokulmaya ve toplumun heteronormatif değerleri ve aile yapısı korunmaya çalışılmaktadır.

Eğer bugün her yerde panik içeren ifadeler eşliğinde açıklanan bir HİV tanı artışı varsa Türkiye’de, bunun sebebini doktor Deniz Gökengin’in son makalesinde yazdığının aksine anahtar grupların hayat tarzlarında veya davranışlarında değil, devletin HİV bakım politikalarında (veya yokluklarında) aramak gerekir. İngilizce’de ‘care’ (keyır) olarak kullanılan ve ‘healthcare’ (sağlık hizmeti) kavramının temelinde de yatan ‘bakım’ sözcüğüne eğilmek belki de sağlıkta ayrımcılığı ve şiddeti anlamanın en iyi yoludur. Aslında care’ı Türkçeye çevirmek son derece zordur: bakım, imtina, özen, dikkat, ilgi, alaka hepsi care’ın karşılığı olarak kullanılabilir. Ve çeviride ortaya çıkan bu anlamsal zenginlik bir yandan sağlık hizmetinin dayalı olması gerektiği bakım ilkesinin çok yönlülüğüne ve çeşitliliğine dikkat çeker. Benim buradaki tartışmayı bu kavram üzerinden yapmamın sebebi ise son yıllarda medikal antropologların da tartışmaya başladığı bakım paradoksları ve ironileridir. Güncel literatür gösteriyor ki dünyanın birçok yerinde bir bakım krizi yaşanmakta: özellikle bürokratik kurumlar ve resmi makamlar tarafından sağlanan bakım, kişileri ve grupları sağlıklı kılmak adına onlara zarar verebilmektedir. Ve ‘hassas’ grupları gerçekten hassas ve kırılgan kılan benim patojenik (yani hastalığa ve benzer sorunlara yol açan) diye adlandırdığım bakım politikalarının ve hizmetlerinin varlığıdır. Kapsamlı cinsellik eğitiminin gerekliliğini yok saymak, anahtar komünitelere ulaşmayı ve onlara destek vermeyi reddetmek, güncel önlem mekanizmalarını ve bilimsel verileri yok sayıp başarısızlığı kanıtlanmış bir toplum sağlığı uygulaması olan tek eşlilik baskısı yapmak, kondom, PrEP ve PeP’e erişimi kolaylaştırmamak, ve HIV’le yaşayanların sağlığının sadece ilaç gibi biyomedikal yöntemlerle temin edilebileceğine inanmak gösterir ki Türkiye’de HİV epidemisi doğal bir afet veya sapkınların yarattığı bir felaket değil, halk sağlığı politikaları tarafından yaratılmış ve özünde önlenebilir olan politik bir krizdir. Patojenik bakım ve halk sağlığı politikaları ilgilenirmiş, özen gösterirmiş, yani kısaca -mış gibi yaparken aslında toplumu ve toplum sağlığını tehlikeye sokar ve hali hazırda damgalanmış grupları ve kimlikleri de kendi hallerine terk eder—biyopolitikalar sadece öldürme mantığıyla değil aynı zamanda zayıflatarak ve güçsüz kılarak şiddete ve ölüme terk etme mantığıyla işler.

Belki de sorunun kaynağı halk sağlığının amacının toplumun ve bireyin iyilik halini sağlamak, önleyici ve tedavi edici sağlık hizmetlerine erişimdeki engelleri ortadan kaldırmak ve sağlıkta ayrımcılığı bitirmek olması gerekirken, Türkiye’de bu amacın ‘HİV’i bitirmek’ ve ‘HİV’le savaşmak’ şeklinde olan tehlikeli dönüşümüdür. Bu militer dönüşümün bu denli zararlı olmasının en önemli sebeplerinden biriyse pratiklere ve söylemlere bakıldığında HİV’le savaşmak ve HİV’le yaşayanlarla savaşmanın arasındaki farkın gitgide incelmesi ve kaybolmaya başlamasıdır. Yine agresif savaş metaforlarında kaybolan bu tip halk sağlığı HİVfobi, homofobi ve transfobi başta olmak üzere daha birçok fobi üzerinden toplumu korunmayı, sağlığı ve bakımı hak edenler ve etmeyenler olarak ikiye ayırır.

*

Bazen halk sağlığı gibi geniş konseptleri soyut bir sistem gibi düşünmektense bu sistemi üreten aktörler üzerinden düşünmekte yarar var. Halk sağlığı politikalarının dönüşümü için sadece politik rejimin değişimi değil aynı zamanda hekim inançlarının ve tutumlarının da değişimi gereklidir. Türkiye’de doktorların gözünde HİV’le yaşayan bir kişi ancak ve ancak ‘hasta’ kategorisi içinde düşünülmekte ve özneler bu kategoriyi kırıp aktivizm yapmaya başladığında da bu durum hekimleri son derece rahatsız edebilmektedir. ‘Senin gibi aktivistleri sevmeyiz biz’ diyen ve HİV alanında çok büyük bir otorite olmaya devam eden bir hekimin asıl söylemek istediği şey aslında ‘biz sizin aktivizm yapmanızı istemiyoruz’dur—güçlenmek, örgütlenmek ve dayanışmak yerine hastasın sen hasta kal denmektedir burada. HİV ve AİDS üzerinden kariyer yapmış, ülke genelinde tanınmış ve bir otorite figürü haline gelmiş doktorların görülen o ki en büyük korkularından biri koltuklarından edilmek ve sivil alandaki camiasındaki otoritelerini kaybetmektir. Halbuki bir kere zahmet edip bir HİV aktivistini dinlemiş yahut karşılarındaki kişiyi yalnızca bir hasta(lık) olarak görmekten vazgeçmiş olsalar görürlerdi ki zaten HİV aktivizminden bu kadar korkmalarına gerek yok. Ama koltuk ve statü sevdası yüzünden alanda yeni aktörlerin ortaya çıkması, bu aktörlerin özne pozisyonundan konuşmaya başlamış olması ve doktor himayesi altında kalmayı reddetmesi bir tehdit unsuru olarak algılanır.

Sivil toplumda ‘aman hocam, canım hocam’ muamelesine alışkın doktorlar kendi bildiklerini okumaya o kadar çok alışmıştır ki HIV’in kürünün kendilerinde saklı olduğuna dair sanrılar geliştirmeye başlamışlardır ve bu süreçte de her şeyi kendi başlarına yapabileceklerine inanmışlardır.  Halbuki son otuz yılda dünyanın birçok yerinde toplum sağlığı algısı sosyal toplum sağlığına (social public health) doğru evrilmektedir. Sağlığın sosyal belirleyicilerine odaklanan sosyal toplum sağlığının bakış açısına göre bir ülkede HİV’in bir kamu sağlığı hususu haline gelmesi bireysel davranışlardan veya bireylerin sorumluluk alamamasından değil devletin ve sivil toplumun yetersizliğinden veya isteksizliğindendir. Neoliberalizm etkisinde güçlenen bireysel sorumluluk algısından uzaklaşan sosyal toplum sağlığı aynı zamanda epidemilerin kolektif/komünal doğasına dikkat çeker. Bu modelde geçmişte toplum sağlığını şekillendiren ve hiyerarşik bir yapıda yukarıdan-aşağı gerçekleşen uzman müdahalesi terk edilmiştir. Bunun yerine, özellikle önleyici çalışmalar söz konusu olduğunda, komüniteler güçlendirilmeye başlanmış ve önleme ve tedaviye dair kendi kararlarını verebilecek ve aksiyon alabilecek şekilde kapasiteleri güçlendirilmiştir. Bu vesileyle de kanıtlanmıştır ki özellikle anahtar grupların sağlıklı ve iyilik hali içinde bir yaşam sürebilmeleri için bu grupları oluşturan öznelere yine kendi komünitelerinden yol gösteren ve yardım eden kişilerin varlığı elzemdir. Sosyal ve kültürel dinamiklerin farkında olmayan, komüniteleri dinlemeyen ve onlarla işbirliği yapmaya çalışmayan bir sağlık anlayışı yarardan çok zarara yol açar ve önlenebilir sorunları önleyemediğinde de suçu yine komünitelere ve onların yaşam tarzlarına atar.

Doktor himayesine ve hegemonyasına başka bir bakış açısı getirmek için HİV alanına en büyük akademik katkıları sağlayanlardan biri olan sosyolog ve antropolog Cindy Patton’a kulak vermek de faydalı olacaktır.[i] Patton HİV ve AİDS alanında söz ve politika üretenleri iki gruba ayırmıştır: hastalığa tanık olanlar (witnessing disease) ve rahatsızlığa tanık olanlar (witnessing illness)—şimdilik HİV’in akademik jargonda bile hastalık veya rahatsızlık dışında düşünülemiyor olduğu meselesini bir kenara bırakıyorum. İngilizce’de hastalık ve rahatsızlık kavramları arasındaki fark son derece önemli hastalık biyomedikal bir olguya işaret ederken, rahatsızlık hastalıkların daha sübjektif ve sosyal olarak nasıl deneyimlendiğine vurgu yapar. Bu ayrıma göre hastalığa tanıklık etmek HİV epidemisinden etkilenmemiş ‘uzmanların’ ve bilim insanlarının epidemiyi sadece istatistikler üzerinden anlamlandırması ve bunu yaparken de bilimsel otoriterinin arkasına sığınarak kamunun adına ve iyiliği için konuşuyormuş gibi yapmaktır. Rahatsızlığa tanık etmek ise HİV’i veya AİDS’i yaşamış olmak, onla düşünmek ve onu soyut bir kamu sorunu gibi görmektense ona deneyime dayalı bedensel ve kişisel bir anlam atfedebilmektir.

Patton der ki hastalığa tanıklık edenler gerçekten epideminin öznesi olan ve merkezinden konuşan bireyleri ‘kırılgan gruplar’ kategorisine hapseder ve onları korunmaya muhtaç, zayıf kimlikler olarak kodlar ve sessizleştirir. Doktorlarla her konuşmamızda ‘sen de çok hassassın tabi’, ‘senin pencerenden bakınca durum zor tabi’ veya ‘ah canım ne kadar da kırılgansın’ gibi ifadelerle karşılan HİV’le yaşayan kişiler için Patton’un anlattığı hiç de yabancı bir durum değil aslında. Bilimin sözde otoritesi içinde konuşanlar (burada unutmayalım ki Türkiye’de bazı enfeksiyon uzmanları bile hala HİV’e dair bilimsel bilgilerden ya bihaberdir ya da göz göre onları yalanlar) tarafsız oldukları varsayıldıkları için kanıt temelli konuşuyormuş rolü yapadursun, öznelerin deneyimleri ciddi bir beyan olarak dinlenilmez bile. Bugün Türkiye’de hala ‘HİV sorununun’ biyomedikal temelli olduğunun düşünülmesi ve ilaç tedavisinin her şeye çözüm olarak önerilmesinin ardında yatan etkenlerden biri de öznelere kulak verilmemesi ve alan açılmamasıdır. Patton’un da dediği gibi komüniteleri korumak ancak hali hazırda hayatlarını buralara adamış, buraların içyüzünü anlamış ve çok kıymetli gözlemlerde bulunmuş öznelerin önderliğinde mümkün olabilir. Evet tedavi önemli ve gereklidir ama onun yaptığı müdahale mikroskobiktir ve hücre seviyesiyle sınırlıdır. HIV’le yaşayanların ihtiyacı olansa daha sistemik ve makroskobik perspektifler, politikalar ve hizmetlerdir.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.



[i] Patton, C. (2011). Rights Language and HIV Treatment: Universal Care or Population Control?

 


Etiketler: insan hakları, sağlık, hiv
Dijital