01/12/2021 | Yazar: Tankut Atuk

HİV’in ve AİDS’in 1980’ler ve 90’larda medya, doktorlar ve siyasetçiler aracılığıyla kurgulanan toplumsal algıda yeri Nataşaların, homoseksüellerin veya turistlerin dışarıdan Türkiye’ye getirdikleri bir tehdit olarak kaldı.

Tarihin günah keçileri ve Türkiye’de HİV epidemisinin ahlaki inşası Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Mürtaza Elgin zorla müşahede altına alındığı ve tecrit edildiği hastaneden çıkarken. (Cumhuriyet Gazetesi, 8 Kasım 1985)

Türkiye’de HİV’in değil HİV statüsü temelli ayrımcılıkların ne denli büyük bir sorun olduğunu anlamak için önce HİV’i tarihsel bir bağlam içinde düşünmemiz gerekir. HİV’in olduğu gibi HİVfobinin de bir tarihi var ve Türkiye’de bu tarihi iki kesişim içerisinde düşünmenin çok faydalı olacağına inanıyorum: cinsellik etrafında kurulan muhafazakarlık ve zenofobi. HİV’in ve AİDS’in 1980’ler ve 90’larda medya, doktorlar ve siyasetçiler aracılığıyla kurgulanan toplumsal algıda yeri nataşaların, homoseksüellerin veya turistlerin dışarıdan Türkiye’ye getirdikleri bir tehdit olarak kaldı. Bu algıya göre HİV gibi cinsel yolla geçen bir virüs ancak ve ancak toplumsal normlara uymakta başarısız olan, rastgele ve evlilik dışı seksin yaygın olduğu ve sapkın davranışların görüldüğü toplumlarda ve topluluklarda olabilir ve onlara da haktır. Turgut Özal’ın da dediği gibi Türkiye’de AİDS yoktur çünkü geleneksel aile yapısı buna olanak vermez. Veyahut 80’lerde bir hekimin de dediği gibi Türk kadınının namusu ve eşcinselliğin günah olması toplumu her türlü cinsel yolla aktarılabilen mikroptan korur. Ya da medyada sık sık yer bulduğu gibi ‘seri katil gibi dolaşan seks makinası’ turist kadınların tutuklanması ve zorunlu teste maruz bırakılmaları toplumun temel taşı aileyi korumak için yeterli olacaktır.[1]

Burada dikkat çekmek istediğim husus HİV etrafında üretilen ve yayılan zenofobik, homofobik, transfobik, ve seksist söylemler aracılığıyla asıl yapılanın milliyetçi ve dini değerler üzerinden Türkiye’yi hem küresel hem de toplumsal alanda HİV’e ve AİDS’e karşı bağışık olarak inşa etmek olduğudur. Bu sembolik immun olma halinden kaynaklı inkâr ve ret politikaları halen ‘halk sağlığı’ kavramı içerisindeki halkın kapsamında HİV’le yaşayanların ve LGBTİ+’ların düşünülmemesinin sebebidir. Yani, demem o ki sadece günümüz siyasi ve sosyal parametrelerine odaklanmaktansa, Türkiye’de HİV’in epidemiyolojik tarihini, HİV politikalarının sosyal tarihini, ve de ayrımcılığın ve damgalamanın toplumsal tarihini anlamaya çalışmak bize sorunların ve soruların kökenine inmeye bir nebze daha yardım edebilir.  Bu tarihsel yaklaşım bize aynı zamanda 2000’ler sonrası artan HİV tanısı ve görünürlüğünün AKP hükümeti altında ne gibi kırılmalara yol açtığını veya ne tür tarihsel sürekliliklerin halen HİV politikalarını (veya yokluklarını) şekillendirdiğini anlamamızda yardımcı olabilir.

*

Türkiye’nin HİV ile ilk imtihanı bir hak ihlali silsilesi içerisinde vuku bulmuştur. Medyada ‘M. Paniği’ olarak yer bulan Murtaza Elgin Türkiye’de ilk HİV tanısı alan kişi olarak kabul görür. Son zamanlarda HİV hareketiyle hiçbir bağı bulunmayan akademik çalışmalarda ve medyada yeniden bahsi edilmeye başlanan Elgin’in hikayesi bize göstermektedir ki onun maruz bırakıldığı dışlama, ötekileştirme ve damgalama sadece medyatik ilgi çekicilikleri sebebiyle kullanılmakta ve bu süreçte Elgin’in biricik hikayesi metalaştırılmakta ve suiistimal edilmektedir. Bu sebeple arkadaş çevresi ve medyada Murti olarak da anılan Elgin’in deneyimlerini bir korku ve panik atmosferi yaratmak ve bundan nemalanmak adına değil, geçmişte yapılan yanlışların hesabını sorabilmek ve yeniden yapılmalarını önlemek için konuşmamız gerekiyor.

1985 yılında HİV testi pozitif sonuç veren Elgin medyanın da katkısıyla bir korku şöleninin içinde bulmuştur kendini. İlk başlarda iki ana kampa bölünen medya ya Elgin’i ve yaşadığı şehvete düşkün abartılı hayatı eleştirmiş ya da Elgin’i yurtdışı seyahatlerinde virüsü edinmiş bir kurban olarak kabul etmiştir. Dönemin ünlülüleriyle ve sanat camiasıyla beraber çekilen fotoğrafları sanki Elgin’in kimliğini gizleyebilecekmiş gibi sadece gözlerine siyah bant çekerek manşetlerde yayınlanmıştır. Bu dönemde hem Murtaza hem de Özal gibi politikacılar sözü geçen ‘AİDS tanısını’ reddetmiş ve her iki taraf da muhafazakâr ve heteronormatif saygınlık normları çerçevesinde Elgin’in ve de Türkiye’nin ‘normalliğini’ kurmaya çalışmıştır. İlk tanının reddinin her ne kadar politikacılar için farklı anlamları olabilecekse de, Murtaza’nın tanıya direnmesini o dönemde yaşanan akut bilgi eksikliği ve ayrımcılık korkusu bağlamında düşünmek gerekir. Zira tanıyı takip eden süreçte yaşanan olaylar Murtaza’nın statüsünü gizlemeye çalışmakta ne kadar haklı olduğunu da kanıtlar niteliktedir. Beklenilenin aksine (belki de tam da beklendiği üzere) Murtaza’nın HİV testi sonucunu kamuoyuyla paylaşan kişi Elgin’in görüştüğü hekim Hüseyin Sipahioğlu’dur. Sadece HİV testi sonucu pozitif gelmesine rağmen ‘AİDS’li’ olarak ifşalanan Murtaza’nın kendi doktoru tarafından maruz bırakıldığı bu durum günümüzde mahremiyet ihlali ve tedavi reddi gibi medikal şiddet türlerinin yaygın olarak görüldüğü sağlık alanının pek de etik olmayan geçmişine ışık tutar.

Hiçbir şekilde tıp etiğine sığmayan bu ifşanın ardından Murtaza’nın başına gelen olaylara daha yakından baktığımızda HİVfobinin ve statü temelli nefret suçu boyutuna varan ayrımcılıkların nasıl tarihsel bir süreçten ve süzgeçten geçerek bugüne kadar ulaştığını görebiliriz. Statüsü sebebiyle Elgin’in insanlığa karşı bir suç işlediği öne atılmış ve bu temelde yargılanması talep edilmiştir. Doğrulama testi için Almanya’ya giden Elgin seyahatinden dönüşte çok sağlıklı olduğunu belirtmesine rağmen kendisi ahlak masası tarafından evinde tutuklanmış ve AİDS Koğuşu olarak adlandırılan tuvaleti bile olmayan bir koğuşta tek başına alıkonulmuştur. Sular biraz durulduktan sonra eskisi kadar medya değeri kalmayan ‘M. Paniği’ yavaş yavaş gündemden çekilmiş ve onun yerini doldurması için yeni korkuluklar yaratılmıştır geri dönüştürülen korku malzemeleriyle. Ancak 1992’de Elgin yeniden manşetlere taşınmış ve bu sefer de Türkiye’deki başka bir tarihsel ve güncel gerçekliğe ışık tutulmuştur: bu topraklarda yaşamına saygı duyulmayan öznelerin ölülerine da saygı duyulmamaktadır. 1992 yılında artık HİV’in nasıl yayıldığı ve en önemlisi de nasıl yayılmadığı artık kabul görmüş bilimsel bir gerçekliktir. Buna rağmen Elgin’in bedeni çamaşır suyuyla yıkanmış, plastik torbalara sarılmış, normalden daha derin kazılan bir mezar içerisine gömüldükten sonra da üzerine kireç dökülmüştür. Bu bilgileri paylaşmamın sebebi ne sansasyon yaratmak ne de okuyucuda acıma duygusu uyandırmak. Bunları konuşmalıyız çünkü hala karşımıza çıkan alüminyum folyoyla kaplı dişçi koltukları, çift eldiven giyen sağlık çalışanları ve siperlikli maske takan doktorlar gösteriyor ki HİVfobik şiddet sadece metamorfoz olmuş bir biçimde son 30 senedir farklı kılıflarda HIV’le yaşayanların karşısına çıkmaya devam ediyor ve yakalarını bırakmıyor. Bugün açık statülü bir kişinin başka sebeplerden ölümü durumunda bile Murtaza’ya hak görülen muameleden muaf olacağının hiçbir güvencesi yok, çünkü HİV’le yaşayanların hakları hiçbir yasa veya yönetmelikle korunmamakta.

Murtaza’nın kamuoyunda ve medyada bu kadar ilgi çekmesinin iki temel sebebi var: birincisi kendisinin dönemin ünlü isimleriyle birlikte anılması, ikincisi de evli olmasına rağmen hakkında eşcinsel olduğuna dair dolaşan dedikodular. Murtaza’nın statüsü her ne kadar toplum sağlığına bir tehdit olarak sunulmuş olsa da, aşikar olan şudur ki asıl tehdit altında olan muhafazakar toplumsal düzendir ve bu yüzden de Murtaza’nın bir kaide değil de istisna olarak görülmesi istenmiştir. Evli bir erkek olarak Murtaza’nın HİV pozitif olması her şeyden önce aile yapısına ve heteroseksüel ailenin varsayımsal profilaktik (önleyici) gücüne inen bir darbedir. Ancak Elgin’in eşcinsel olduğu şüpheleri ve bu yüzden de her türlü hastalığı kendi başına açtığı varsayımı kamuoyu ve siyasetçiler gözünde daha kolay kabul bulmuş olsa gerek ki aile yapısını daha da derinden sarsacak durumlardan ziyade Murtaza’nın statüsünü açıkça konuşmak daha kolay olmuştur. Bir ayağı hep yurtdışında olduğu için de Murtaza’nın başına gelenler Türkiye’nin yerleşik toplumsal yapısını yansıtmayan bir istisna, bir hata olarak görülmüştür. Benzer şekilde 1989 ve 1991 yıllarında Türkiye güzeli seçilen Burcu Burkut’un AİDS sebebiyle 1996’da hayatını yitirdiği basında çok daha az yer bulmuş ve bahsi geçtiğinde de kendisinin Amerika’da yaşadığı ve eğitim gördüğü vurgulanmış, virüsü nerede edindiği sorgulanmıştır. Yine benze bir biçimde ‘Yüzlerce erkekle yattım’ şeklinde muhtemelen çarpıtılmış açıklamalarıyla gazetelere konu olan ve ‘AİDS’li Nurten’ olarak damgalayıcı lakap takılan Türkiyeli bir kadın muhafazakâr değerleri yerle bir etme tehlikesi yarattığında da kendisinin geçmişine odaklanılmış ve Türkiye’de ailesinden uzak ve sevgisiz yaşadığı bahaneleri üzerinden patolojize edilip yine bir istisna olarak anılmıştır. Göründüğü gibi özellikle doktorlar, politikacılar ve medya tarafından yaratılan ‘bize bir şey olmaz’ algısı Nurten, Burkut ve Elgin’in ‘şüpheli’ ve ‘tehlikeli’ ötekilikleri üzerinden kurulmuş ve kişinin Türk, Müslüman örf ve adetlerine yakınlığıyla HİV pozitif olma ihtimali arasında ters orantılı bir ilişki kurulmuştur. Ters ilişki demişken eşcinsel ilişkinin hem ‘doğanın kanununa olan tersliği’ hem de sadece ‘tersten’ gerçekleşebileceği algısı 80’ler ve 90’larda iyice güçlenmiş ve HİV ile eşcinsellik arasındaki neden-sonuç ilişkisi gitgide daha çok muhafazakâr södobilim çevrelerinde destekçi bulmuştur.

*

Türkçe’ye yaygın olarak ‘hasta sıfır’ olarak çevrilen ‘patient zero’ kavramı epidemiyolojide bir hastalığın veya salgının ilk vakasını ifade etmek için kullanır. Hasta Sıfır ve AİDS Epidemisinin İnşası adlı kitabında Richard McKay[2] ‘hasta sıfır’ kavramının Kuzey Amerika’da AİDS krizinin şekillenmesinde ne denli etkili olduğunu anlatır. McKay’a göre bu kavramı üreten ve ona sıkı sıkı tutunan dört farklı temel trend olmuştur: toplumun kompleks bir epidemiyolojik vakayı kolay bir biçimde açıklama eğilimi; bilim insanları ve sağlık çalışanları tarafından yapılan söylemlerin istemsiz sonuçları (ki bence istemli de olabilir bunlar); kuir komünitedeki bölünmeler ve komünite içerisinde bir günah keçisi arayaşının başlaması; ve de medyanın sansasyon yaratma peşinde koşması. Her ne kadar hiçbir zaman hasta sıfır olarak tanımlanmasa da Murtaza ve diğerleri medya ve tıp söylemlerinde aslında çok benzer bir amaçla kullanılmıştır: korkuya, paniğe ve bilinmezliğe etten kemikten bir suret kazandırıp sonra sorunun faturasını tek bir kişiye ve o kişinin yaşam tarzına kesebilmek. Muğlak ama zeki bir virüs mikroskobik yapısı sebebiyle çıplak gözle teşhis edilemese de virüsün ete kemiğe bürünmüş öznelerini kontrol ve gerekirse sembolik ve fiziksel yollardan imha etmek çok daha kolay bir biyopolitik stratejidir. Ve belki Murtaza’dan ziyade Türkiye’de HİV’in ve AİDS’in faturalarının ilk kesildiği gruplar turist kadınlar ve göçmen seks işçileri olmuştur.

Epideminin kaynağının da sorumlularının da onlar olduğuna inanılan bu kadınlar ya yabancı oldukları için farz edilen cinsel aşırılıklarından ya da seks işçisi oldukları için aşikar kabul edilen günahkarlıklarından dolayı Türkiye’de görülen ve görülebilecek bütün HİV vakalarının günah keçisi olarak atanmışlardır. Haklarında ‘seri katil şebekesi’ ve ‘AİDS yayan seks makinaları’ tarzında haber yapılan turist kadınlardan Türkiye’ye gelirken yanlarında hiçbir bulaşıcı rahatsızlıkları olmadığına dair temiz raporu getirmeleri istenmiş ve buna rağmen bazı turist kadınlar tutuklanmış, karantinaya alınmış ve zorunlu teste maruz bırakılmışlardır. Benzer şekilde medyanın ayrımcı dilinde ‘Nataşa’ olarak adlandırılan ve eski Sovyetler Birliğinden gelen seks işçilerinin yarattığı moral panik epidemiyolojik temelli değil de neredeyse ulusal güvenlik asıllı olmuştur. Yasal yollarla ülkeye giriş yapmayan göçmenler sadece sınırların geçirgenliğini değil aynı zamanda çok övünülen Türk aile yapısının ve toplumsal değerlerin kırılganlığını da gözler önüne sermiştir. Seks işçilerinin asıl tehlikeye soktuğu güya toplumun ahlakı olduğu için konu güvenlik şube müdürlüğü ve ahlak büro amirliği tarafından ele alınmıştır. İçişleri bakanlığı güvenlik müdürlüğünden bütün Slav kökenli seks işçilerinin fotoğraflarını çekmelerini ve sınır kapılarına dağıtmalarını, aynı zamanda da tarama testleri pozitif çıkanların fotoğraflarının medyada yayınlanmasını talep etmiştir. 90’lar ve 2000’ler boyunca seks işçilerine karşı yapılan tutuklama ve sınır dışı operasyonlarına gazetelerde ‘ahlak operasyonu’, ‘seks bombaları’ veya ‘Türkiye AİDS’in pençelerinde’ gibi manşetler eşlik etmiştir. Seks işçilerinin ötekileştirilmesi ve kriminalize edilmesi aynı zamanda son derece araçsal bir biçimde namus kavramı üzerinden ‘ahlakı Türk kadını’ kategorisinin üretilmesine de katkıda bulunmuştur.

*

Her ne kadar geçmişte yer alan ötekileştirmeleri ve ayrımcılıkları HİV’in ve AİDS’in siyaset ve toplum için yarattığı moral panikten olduğunu öne sürmek kolay olsa da, kuir akademisyen Simon Watney Arzuyu İnzibat Altına Almak adlı eserinde ‘moral panik’ argümanının zayıf noktalarına dikkat çeker.[3] Watney’e göre panikler gelir ve geçer, ancak HİV etrafında ortaya çıkan panik ve nefret dolu söylemler ne geçicidir ne de uçucu. Murtaza Elgin’in, turistlerin, seks işçilerinin, eşcinsellerin, göçmenlerin, siyahilerin ve daha birçok ötekiyle ilgili medyada ve politikada yer bulmuş söylemler bizlere gösterir ki HİV Türkiye’de geçici panik yaratan bir biyomedikal olgu olmaktan ziyade toplumun seks, cinsellik ve aile etrafında şekillenen en daimî ve yerleşmiş muhafazakâr değerlerini toptan yerle bir etme gücünü taşıyan sosyal bir unsurdur. HİV’le yaşayanların bu denli ayrımcılığa uğramalarının sebebi belki de heteronormatif toplumsal değerlere karşı sahip oldukları varsayılan yıkım potansiyeliyse eğer, HİV aktivizminin güçlenmesinin ve HİV’le yaşayanların örgütlenmesinin ardındaki itici güç de aynı tahrip edici kuir potansiyelden gelecek hatta hali hazırda geliyor diyebiliriz.



[1] Bu yazıda referans verilen gazete haberlerine Milliyet’in online arşivinden erişildi.

[2] McKay, R. A. (2017). Patient Zero and the Making of the AIDS Epidemic.

[3] Watney, S. (1987). Policing Desire: Pornography, AIDS and the Media.


Etiketler: insan hakları, medya, yaşam, sağlık, cinsellik, tarihimizden, hiv
Dijital