17/04/2014 | Yazar: Rahmi Öğdül

"İktidar boşa çabalıyor. Bizler satranç tahtasının geometrik düzleminde değiliz; kıvrımlarıyla sürekli dalgalanan bir madde denizinin içine gömülmüşüz. Kalıpçı bunu bir türlü kabul edemiyor."

İnsanın içi dehlizlerle, labirentlerle kıvrım kıvrım. Birbirinin üzerine katlanan ve kıvrılan dokular. Yeryüzünün kıvrımları insanın içinde de devam ediyor. Yeryüzünün dehlizleri, mağaraları, birbiri üzerine katlanarak kıvrılan labirentimsi katmanları. Yeryüzünden kendimizi kopardığımızdan beri, kıvrımların sürekliliğini ne yazık ki göremiyoruz. Kendi üzerine kapanmış ve deriyle kaplanmış bir varlık olarak insan, uygarlaşma süreciyle birlikte yavaş yavaş yeryüzünün kıvrımlı, dalgalı madde denizinden koparmıştır kendisini. Angelo Musco insan bedenini yeniden yeryüzüne yerleştirerek, yeryüzünün kıvrımları haline getirerek bu kıvrımlı yapının sürekliliğini hatırlatıyor bize. Fotoğraflarında, stüdyoda düzenlediği beden kümelerini bilgisayar ortamına aktarıp çoğaltarak, yeryüzünü insan bedenleriyle yeniden kuruyor. Jeolojik katmanların kıvrımlarını oluşturan bedenler; karınca yuvalarının içinde dolaşan bedenler, suyun içindeki balık sürüleri gibi kümeleşen bedenler. Kalıbının adamı olmayan, sürekli kıvrılan bükülen bedenlerden oluşan mikro peyzajlar.
 
Barok yapıta dönüşen insan bedeni
İtalya’da doğup daha sonra New York’a yerleşen Angelo Musco, Katolik bir ailenin çocuğu olarak sanatında Barok kültürü güncellediğini söyleyebiliriz. İnsan bedenlerinden mikro peyzajlar yaratan fotoğraf sanatçı Angelo Musco, hem bedenin hem de yeryüzünün dehlizlerinde dolaştırıyor bizi. Maddenin kıvrımlı yapısını çoğaltarak doğrudan barok sanatın içine oturtuyor fotoğraflarını. Yeryüzünün kıvrımlarına insan bedenlerini yerleştirdiğinizde, artık beden evrenin madde denizinde dalgalanan ve sürekli kıvrılan barok bir yapıta dönüşür.
 
Özne, sürekli devinen nesneyle birlikte dönüşürken, merkezi bir düzenlemenin, merkezi algının da kırıldığını görmüştük Barok yapıtlarda. Rönesans sanatının tek merkezli algıya yol açan çizgisel perspektifi yerine kıvrımların içine yerleşmiş insanların değişen nesneyle birlikte öznel konumları da değişiyor ve sabit, kendi üzerine kapalı bir özneden değil, sürekli değişen maddeyle birlikte dalgalanan bir özneden söz edebiliriz. Musco’nun fotoğraflarında olduğu gibi her insan bir kıvrımdır; yeryüzünün bir kıvrımı.  Bir kıvrım olarak yeryüzünü kendi kıvrımından deneyimleyeceği için her insanın algısı önem kazanıyor artık ve kıvrımlar arasında dolaşırken çok fazla hissediyoruz birbirimizle konuşmanın, diyaloğun önemini; yeryüzünün kıvrımlarını birlikte keşfetme sanatı olarak diyalog. Konuştukça kıvrımlar arasında dolaşıyor, hakikat denilen şeye bir az daha yaklaşıyoruz. Bizden kaçan bir ufuk çizgisi gibi, kıvrım üstüne kıvrımdan oluşmuş şeylerin bilgisi de hep kaçacak bizden; çünkü hiçbirimiz kalıbının adamı değiliz; bir kalıba sokamazsınız kıvrımları; sürekli kıvrılan bir sonsuzluğun içindeyiz.
 
Kaçacak deliğimiz var
İktidar ise bir kalıpçı ustası gibi çalışıyor; en büyük hayali ise, kalıba sokulmuş taşlardan oluşmuş bir satranç tahtası olarak yeryüzü. Kalıbının adamlarından, sayılara indirgenmiş varlıklardan kendine bir satranç takımı kurmak istiyor. Piyon piyon gibi, kale kale gibi, at at gibi, fil de fil gibi davranmalı; kendisine, bu kalıplarla istediği gibi oynayacağı, yeryüzünü istediği gibi düzenleyeceği bir satranç ustası rolünü uygun görüyor haliyle. Atacağımız her adımın hesaplandığı, kaçacak deliğimizin olmadığı bir düzlemin peşinde. Çıkarılan yasalarla, daha doğrusu kalıplarla yeryüzüne hamleler yapıyor. Ama boşuna uğraşıyor; hamleler yaparak mat etmeye çalıştığı yaşam patlayarak, tüm satranç düzlemini darmadağın etmişti. Şimdi daha büyük bir oyuna kalkışıp bu kez yine şah çekerek yaşamı kesin olarak mat etmeye girişmiş. Yeryüzünün, kentlerin ve insanın kıvrımlı yapısını düzleştirmeye çalışıyor durmadan; satranç tahtasını pürüzsüzleştirerek iktidarın geometrisini yaratmaya koyuluyor. Yasalarla, despot bir yönetimle ütüleyerek kıvrımları düzleştirmek, her şeyin görülebilir, denetlenebilir olmasına çabalamak demektir. Satranç tahtasının rasyonalist, geometrik düzleminde kıvrımlar olmamalı.
 
Rasyonalist ve savaş üstadı Thomas Huxley doğaya yönelik bu savaşı yine satranç tahtası metaforuyla anlatıyordu: “Satranç tahtası dünyadır, taşları ise evrenin fenomenleri; bu oyunun kurallarına Doğa yasaları adını veriyoruz. Karşı taraftaki oyuncu bizden gizleniyor. Onun oyununun her zaman kurallara uygun, adil ve sabırlı olduğunu biliyoruz. Ne var ki hatayı gözden kaçırmayacağını ya da en küçük bilgisizliği bile hesaba katacağını başımıza gelenlerden biliyoruz” (A Liberal Education, 1868). İktidar, doğa yasalarını Newton’un belirlenimci düzlemine ya da satranç tahtasına aktararak doğayı kendi kurallarıyla alt etmeye çabalıyor. Sürekli kıvrılarak, dalgalanan bir madde denizi olarak doğayı bir satranç tahtası, geometrik bir düzlemmiş gibi düşünmek. Ne zavallılık! Hiçbir kalıba sığmayan, iktidarın geometrisini sürekli bozan bir doğayı, satranç tahtasının rasyonalist zeminine çekmek istiyor, ama doğa bu oyuna gelmez. Doğaya ve insan doğasına topyekûn bir savaşa kalkıştığınızda, doğa kıvrımlı yapısıyla bu savaşı boşa çıkaracaktır. Angelo Musco’nun fotoğrafları hiçbir kalıba sığmayan, kıvrımlı yapısıyla sürekli dalgalanan bir madde denizine gömülmüş bedenleri gösteriyor. İktidar boşa çabalıyor. Bizler satranç tahtasının geometrik düzleminde değiliz; kıvrımlarıyla sürekli dalgalanan bir madde denizinin içine gömülmüşüz. Kalıpçı bunu bir türlü kabul edemiyor. 

Etiketler: kültür sanat