05/03/2010 | Yazar: Yıldırım Türker

Babası şu ya da bu nedenle hapse düşmüş çocuklar, yaşıtlarından hızlı büyürler.

Babası şu ya da bu nedenle hapse düşmüş çocuklar, yaşıtlarından hızlı büyürler.

Babanın daha büyük bir otorite tarafından cezalandırılması, evden uzak, soğuk, taş duvarlı bir yerde demir kapılar ardında tutulması çocuğun ruhunda derin yaralar açar. Kaygılarıyla baş başa bırakır. Her şeyden öte, güvence duygusunu zedeler. Babanın dayağı, hakareti, ihmali, bilinmedik bir gücün tehdidine yeğdir. Sonuçta çocuk için dünya, birlikte saklandıklarıyla birlikte anlam taşıyan bir muammadır.

Sözgelimi çocuk, kendini parçaladığı için koparıldığı anasını yine de şefkatli yabancılara yeğler.
Babası hapisteki çocuklar yaşıtlarından hızlı büyürler.
Türkiyelilerin yaşadıkları şu günlerden erişkin olarak çıkabilmeleri ihtimali, yegâne umudumuz.
Bir sabahın köründe evinden alınan, nezarethanelerde günlerce tutulup bir kısmı hapse atılan paşalar karşısında babası hapisteki çocukların komşulardan gördüğü şefkate benzer bir dil kullanılıyor kamuoyuna.

Her gün, hemen hemen her saat başı ajans haberlerinde paşaların ne kadar rahat koşullarda, ne derin saygı gösterilerek ağırlandıklarına yönelik bilgilendiriliyoruz. İncinmeyelim. Gözümüz arkada kalmasın. Bu paşalar, ne yapmış olurlarsa olsunlar; hepimizi birer piyon gibi kah ölüme kah körlüğe sürükleyecek bin bir melanet tuzağı kurmuş olsalar bile, ki asla inanmayız, onlar yine de şanlı Cumhuriyetimizin gözbebeği, kıymetlisidir.

Hepimiz asker doğduk ya, paşalar da doğal olarak nesebimizden sorumlu.  
Şimdi hapisle tanışmış olmaları, çekyatlarda sabahlıyor olmaları, dahası koğuş ranzalarına taşınmış olmaları bu toplum adına tarihi bir adımdır. Yerli yersiz Türk böbürüne bulaşanların pek sevdiği o kalıpsöze sarılacaksak, tarih yazılmakta, milat çizilmektedir.

Ömrünün önemli kısmını asker dayağı-işkencesi-zulmü-baskısı altında yaşamış birçok ‘aklıselim sahibi’nin bu gelişmeler karşısında paniğe kapıldığını, paşalarına bu davranışı reva görmeyip yıllar önce vazgeçmiş oldukları insan hakları manzumesini yeniden keşfettikleri görülüyor.
Babalarının canı yanmadan dünyaya uyanamayanlar. Bastırılmış köle ruhlarına sadık kalıp berbat geçen çocukluklarını yeniden yazanlar. İrticaa, komünizme, Kürtlüğe karşı verilen mücadelede her şeyin mubah olduğuna imanı tam olanlar. Militarist Türk tarihinin kılıç artıkları.

Genelkurmay muhtıraları, talimatları, bildirileriyle içi ferahlayıp, iyi ki evimizin kapısı sıkı sıkı kapalı tutuluyor, iyi ki memleket kurander yapmıyor, iyi ki bildiğimiz gibi itile kakıla laik laik yaşıyoruz diye iç geçirenler. Herkes seferberlikte. Paşalara ayıp ediliyor. Kahramanlara yapılan bu nankörlük hepimizin sonu olacak diye inim inim inliyorlar.

Oysa asker, şimdiye kadar içinde barındırdığı, işlemiş olduğu suçlar sabit unsurlarını bir kez olsun cezalandırdı mı? Bir kez olsun halkına dönüp, hatasını kabul ettiğini belirten bir nedamet cümlesi kurdu mu?

Şimdi ortalığa dökülüveren onca karanlık sayfa, yıllardır birçok münafığın göstermeye, anlatmaya, işaret etmeye çalıştığı gerçeklerle dolu değil mi?
Şaşkınlık taklidi yaparak, inkârın en kirli ve en zavallısına sığınan bu toplum mühendisleri derneğinin, paşalar sorguya alındığında gazetelerinde şıpınişi askerin hâlâ en güvenli kurum seçildiğine yönelik anketler yayınlaması gülünç değil mi?

Statükoya can kurban. Hiç ama hiçbir şey değişmesin. Her on yılda bir asker ayar vermeden yaşayamayız. 

İtinayla kurum yıpratılır
İnsanların kayıp edilmesinden, tecavüze uğramasından, topluca katledilmesinden, yok yere hapislerde çürütülmesinden, yanlışlıkla öldürülüvermesinden, işsiz aşsız bırakılmasından, emek örgütlenmesinden koparılmasından, velhasıl bir insan başına gelebilecek bütün felaketlerden şuncacık rahatsızlık duymayanların en gözde kelimesi şu aralar, ‘yıpratılma’. Onlar ille de kurumların yıpratılmasına karşılar.

Kurumlar meğer yıpranmamış, gıcır gıcır işbaşındaymış. Kendi halkına gözdağı vermek için bin bir numara çevirdiği bilinen silahlılar, onları ne olursa olsun himaye eden diğer silahlılar, düşman bellediklerini süründürmek için yasaları kendi ideoloji gözlükleriyle okuyan mahkemeler, düşman bellediklerinin uğradığı saldırılara alkış tutarcasına, ‘e saldırılanlar da bunlara katlanmalı’ gerekçesiyle vahşileri himaye eden hakimler, yasakçı savcılar, hepsi hepsi pırıl pırıl, güvence duygumuzun temeli olarak işbaşındaymış meğer. Aman yıpratmayalım, diye haykırıyorlar. Kurumları yıpratmayalım.

Koskoca bir toplumun vicdan duygusu, adalet tartısı, analitik düşünebilme yetisi yıpratılmış, ne gam! Yeter ki kurumlar yıpratılmasın.

Paşaların marifetleri birer birer dökülüyor. Dökülecek elbet. Her erkeğin, zekası kıt anılarını ballandırmak dışında anmadıkları askerlik serüvenleri de hatırlanacak. Onlar da dökülecek bir ihtimal. Bu toplum böyle atacak yetişkin olmaya adımını. Babaların dilinden koparılarak. Canı acıyanlar da gelecek nesilleri düşünüp teselli etsinler kendilerini.

Duvar yıkıldıktan sonra Doğu Almanlarla tanışan Batılılar birden yan yana yaşamak, çalışmak zorunda kaldıkları bu 40 yıl önce ayrılmış oldukları insanların tuhaf bir yanlarıyla sarsıldı. 40 yıl içinde dil değişmişti. Doğu Almanlar, kimi kelimeler türetmiş (sözgelimi melek yerine kanatlı göksel varlık) devlet ideolojisiyle, kapitalizmin daha uzun bir sürede yaptığını 40 yıla sığdırarak, Almancayı dönüştürmüştü. Kimi kelimelerin birer kodlama tınısı taşıdığından yakınıyordu batılılar.

‘1984’ ün yazarı George Orwell dilin kaçınılmaz olarak, anlamlarını yitiren veya daha kötüsü, aslında ‘yalanları gerçek gibi göstermek ve cinayeti kabul edilebilir kılmak için’ tasarlanan ifadelerle dolacağı uyarısında bulunuyordu. Ve bir tavsiyesi de vardı: “Eğer insan bu kötü alışkanlıklardan kurtulursa, daha açık düşünebilir ve daha açık düşünmek, siyasi yenilenme yönünde atılması gereken ilk adımdır.””
Şimdi, artık ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ tamlamasıyla devletin örgütlü katliamının, ‘münferit’le devletin halkının canına kasteden unsurlarının, ‘barış harekâtı’yla savaşın, ‘devletin kendini koruma refleksi’yle yargısız infazların, ‘mini demokrasi paketi’yle demokrasiye getirilen kısıtlamaların, ‘istikrar’la statüko bekçiliğinin, ‘aklıselim’ ile (artık insanlara sıfat olarak kullanılıyor) söz konusu bekçilerin, ‘milli hassasiyet’le devletin sevmediklerini katledenlerin söz konusu edildiğini biliyoruz. Onlarca yıldır, devletimiz tarafından bize dayatılmış bir kodlamalar sistemiyle iletişim kurmaya çalışıyoruz.

‘Kurumların yıpratılması’ tamlaması da son mevsimin meyvesi.
Onun anlamı da ‘aman hiçbir şey değişmesin’ den başka bir şey değil.
Bu dilimizi otoriteryan bir imlaya bağlayan babamızdan kurtulma zamanı gelmiştir.
Zor günler bekliyor hepimizi. Dokunulmazlıkları zedelenen söz konusu kurumlar tepeden tırnağa değişimden geçmek zorunda. Elbette buna çok direnecekler. Katliamcı paşa dedesinin fotografını şöminesinin üstüne asan gururlu küçük burjuva da bu direnişin baş destekçisi olacak haliyle.

Artık itinayla bu kurumları yıpratmak, zaten dokunulmazlığın karanlığında için için çürümüş bu kurumlar hakkında korkmadan söz almak gerek.

Babalarımız hapisten çıktığında bambaşka bir Türkiye görmeli.
En önemlisi bu toplumu, bıraktıkları çocuk sürüsü olmaktan çıkmış, kodlamalar ve sinsi parolalarla anlaşmaktan vazgeçmiş yetişkinler olarak görsünler.

Militarizmin zehri bir çırpıda bünyeden atılamaz ama bir yerinden başlamalı. Hem, farkındaysanız, sivilceler azaldı bile.  


Etiketler: insan hakları, askerlik
Nefret