04/07/2022 | Yazar: Murat Çekiç

Başkalarını beklemeden, başka hareketlerin müdahalesine, protestosuna gerek kalmadan kapılarımızın gerçekten kime açık kime kapalı olduğunu iyi kontrol etmeliyiz. Çünkü bazen aydınlık evlere açıldığını varsaydığımız kapılar küçük karanlık odaları da içinde saklayabilir.

Bayard Rustin’den İstanbul Sözleşmesi’ne: İnsan hakları hareketlerinin lubunyalarla imtihanı Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

“I have a dream!” (Benim bir hayalim var!) Martin Luther King Jr bu meşhur konuşmasını 1963 yazında Washington D.C.’de siyahların eşitlik mücadelesi için yapılan İş ve Özgürlük için Büyük Yürüyüş’ün sonunda yaptı. 25000 kişinin katıldığı bu tarihi eylem, Amerika’da ayrımcılığın yasaklanması için en önemli yasal adım olan Medeni Haklar Yasası’nın hayata geçmesine vesile olacak ve etkileri bugünkü cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılığın yasaklanması kararlarına kadar uzanacaktı. Unutmamanın kaybolmamak için en önemli eylem olduğu bu günlerde, bu eylemi ve ırkçılıkla mücadele tarihini kayıt altına almak için kolektif bir çaba devam ediyor. Mesela, medya ve akademik araştırmalar bir yana dursun, Netflix dizilerinden ödüllü Hollywood filmlerine çok sık işlenen bu eylem geçtiğimiz aylarda Epic Games tarafından Fortnite bilgisayar oyununa yeni bir bölüm olarak eklendi.

Geçtiğimiz 50 yıl içerisinde bu yürüyüş (ve ABD siyah hakları tarihi) en ufak detaylarına kadar araştırıldı, incelendi, yazıldı. Öyle ki, eylem esnasında sahnenin etrafında güvenliği sağlamak için bulunan gönüllülerin hangi üniversitede öğrenci olduğuna kadar her türlü detayı biliyoruz. Ama bu elli yılın çok uzun bir bölümünde silinmeye çalışan önemli bir insan var: Daha önce eşi benzeri görülmemiş bir koalisyon kurarak birbirinden farklı siyah, işçi, sendika, inanç ve hak hareketlerini bir araya getirip bu yürüyüşü düzenleyen kişi, Bayard Rustin. Çünkü Bayard Rustin, 1940’ların 50’lerin ateş hattında bile gizlenmeyi reddeden açık bir eşcinseldi.

1912 yılında doğan Bayard Rustin, gençlik yıllarından itibaren hak mücadelesinin içinde yer aldı. 1936 yılında, düzenlediği eylemler nedeniyle okuduğu üniversiteden atıldıktan hemen sonra New York’a taşındı. 1941’de dönemin ABD başkanı Roosevelt’le Beyaz Saray’da görüşürken eğer federal kurumlarda siyah ayrımcılığı bitmezse düzenleyeceği grevleri tek tek yüzüne söyledi. 1944’te vicdani retçi olduğu için hapis yattı. Birkaç yıl sonra, yani siyahların otobüslerin arkasına oturmasını zorunlu kılan ayrımcı yasalara karşı Montgomerry otobüs boykotu başlamadan on yıl önce, bir otobüsün arka sırasına oturmayı reddettiği için dayak yedi ve cezalandırıldı. Tıpkı, 1953 yılında bir arabanın arkasında hemcinsleriyle sevişirken yakalandığı için yaklaşık 2 ay hapisle cezalandırılması gibi.

İlk gençlik yıllarında şiddetsizlik kavramıyla tanışıp benimsediği için bütün ırkçılık hareketinin şiddetsiz eylemlilik etrafında örülmesinde rol oynadı. Martin Luther King Jr gibi kişileri rehberlik, hocalık yaparak şiddetsizlik ve şiddetsiz eylem kavramlarıyla tanıştırdı. 1955 yılına gelindiğinde artık ırkçılıkla mücadele hareketinin baş stratejisti olmuştu. Bütün stratejileri planlayan, o güne kadarki tarihin en büyük eylemini düzenleyen kişi olmasına rağmen hep arka planda kalmayı tercih etti. Martin Luther King Jr.‘nin evine ilk gittiğinde 1956 yılıydı. Cinsel yönelimi ve eşcinselliği nedeniyle aldığı ceza biliniyordu, yine de harekete kattıkları nedeniyle görmezden gelindi. Ta ki, 1960 yılında başkan adayı Kennedy’ye yönelik protestoları önlemek için Kennedy’nin ekibi Bayard Rustin’in eşcinselliğini siyah hareketin liderlerine hatırlatana kadar. 1953 yılında aldığı ceza tekrar gündeme getirildi. Öyle ki, Martin Luther King Jr. ile Bayard arasında bir ilişki var diye dedikodu yayarız ve bir daha hareketiniz iflah olmaz diye tehdit ettiler. Hiçbir tehdide pabuç bırakmamasıyla ve cesaretiyle ünlü King Jr’nin icraatı ise Bayard’ı hareketten dışlamak oldu. Üç yıl boyunca uzak kalması hareketin başarısını gözle görülür biçimde olumsuz etkileyince 1963 yılında tekrar liderlerin arasındaki yerini aldı. Tam da o tarihte en başta bahsettiğimiz büyük eylemin düzenlenmesi kararını aldı. Tabii ki Bayard Rustin, bu tarihi eylemi hayata geçirebilecek tek kişiydi. Bayard’ı dışlamak için bahane mi yok? Siyah hareketin önderlerinden bazıları “homoseksüelliğini” bahane ederken, bazıları “asker kaçağı” (vicdani retçi) olmasından dem vuruyordu. 1953 yılında aldığı ceza yine konuşuldu. Üstelik bu sefer işin içinde sadece siyah hakları hareketi yoktu. Eylemi Hristiyan, Musevi, Budist dini gruplardan işçi sendikalarına, barolardan sol yapılara birbirinden çok farklı yapılar birlikte düzenliyordu. Ancak, bu eylemin başarılı olabilmesi için Bayard’dan başka çare görmeyen King Jr ve ekibi ise şöyle bir çözüm buldu: Bayard Rustin’in mentörü, hocası sayılan, yıllardır birlikte çalıştığı ve onu hak mücadelesinin içine çeken A. Philip Randolph’u büyük yürüyüşün düzenleme komitesinin başkanı seçtiler. Randolph herkesin saygı gösterdiği önemli bir isimdi ve haliyle kimse karşı çıkmadı. Oysa Randolph başkan olur olmaz ilk iş Rustin’i yardımcısı yaptı ve fiilen tüm süreci Bayard Rustin yürüttü ve eylemi organize etti. Randolph ise sembolik olarak ismen başkan göründü. Tabii 1953’teki ceza yine konuşuldu. Bazı muhafazakâr isimler yine gündeme getirdi. Bu süreçte, Bayard “komünist, asker kaçağı, sapkın ve homoseksüel” olduğu için medyada saldırılara maruz kalsa da, eylemin arkasında duran tüm dini, siyasi ve sosyal gruplar ortak karar alıp Bayard’ın arkasında durdular. A. Philip Randolph da tüm bu birbirinden farklı gruplar adına medyanın karşısında geçip Bayard’a kefil olduklarını ve onu desteklerini ilan etti.

Amerikan tarihinin belki de en önemli protesto eylemi muhteşem bir başarıya dönüştü. Bu eylem, siyahlara yönelik saldırı ve katliamların ayyuka çıktığı bir dönemde bütün harekete moral verip ülkedeki ayrımcılıkla mücadele yasası Medeni Haklar Yasası’nın kabulünü hızlandırırken dünyadaki bütün insan hakları hareketine de güç verdi. Bayard Rustin 1968 yılına kadar siyah hareketin baş stratejisti olmaya devam etti. O yıl, artık çok belirgin olan görüş ayrılıkları nedeniyle hareketteki liderlik görevlerinden ayrıldı ve farklı hak mücadeleleri içinde görevler aldı. 1980’li yıllarda ise (o dönemki adıyla) gey hakları mücadelesinde aktif rol üstlenmeye başladı. 1987 yılında hayatını kaybettiğinde, on yıldır partneri olan Walter Naegle, asistanı ve evlatlık oğlu olarak yazılıyordu. Çünkü, otoriteye karşı son bir şiddetsiz eylem geliştirip sevdiği kişiyle evlenmesini engelleyen devleti alt etmek için onu evlat edinmişti.

Bu genel bilgilerin büyük bir kısmını Bayard’ın kendisinden değil, hareketin içindeki diğer kişilerden öğreniyoruz. Çünkü Amerikan tarihinin bu en önemli olaylarından birinin başındaki kişinin kendi ağzından çok az kayıt var. Hareketin bütün liderlerinin hayatları en detaylı şekilde arşivlenmişken Bayard’ın gündeme gelmesi ancak 2000’li yıllarla birlikte gerçekleşti. Öldükten 16 yıl sonra, 2013 yılında Obama tarafından Amerika’nın vatandaşlarına verebileceği en büyük onur olan Özgürlük Madalyası ile onurlandırıldı. (Madalyayı Obama’nın elinden Bayard Rustin adına, ölüm ilanında evlatlık oğlu olarak anılan partneri Walter Naegle aldı.) 2020 yılında ise tam 67 yıllık bir haksızlık son buldu ve arabanın arkasında hemcinsiyle seviştiği gerekçesiyle verilen hapis cezası California valisi tarafından affedildi ve gıyaben özür dilendi. Vali Weber ise Bayard için şunları söylecekti: “O adalet mücadelesinin en büyük isimlerinden biri olarak hatırlanmayı hak ediyor. Bu af, tarihimizde onun hatırasının söz konusu cezayla lekelenmeden sürmesini sağlayacaktır.”

Dönemin birçok tanığına göre, Bayard Rustin’in siyah ırkçılık karşıtı hareketin içinde dışlanmasının temel nedeni eşcinsel olmasından çok, eşcinsel olduğunu gizlemeyi reddetmesiydi. Bayard 1947 yılında açılmaya karar vermişti. Siyah olduğu için belirli sokaklara girmesinin bile düşünülmediği, resmen, kanunen ikinci sınıf insan olduğu bir dönemde açılmaya karar vermişti. Bayard’ın lubunya kimliğiyle ilgili tek bir ses kaydı var. 1986 yılında yerel bir lubunya dergisi için yapılan röportajda Bayard açılma kararını vermesine neden olan olayı şöyle anlatıyor:

“Daha fazla kendimi gizlememem gerektiğine karar vermemin nedenlerinden biri, siyah bir kişi olarak yaşadığım bir deneyimden kaynaklandı. Bir gün, 1947 yılı kadar eski bir tarihte Güney’de bir otobüse bindim. Her zaman Güney’de yaptığım gibi arka koltuklara oturmak üzere kendimi hazırlamıştım. Arkaya doğru ilerlerken ikinci sırada bir beyaz çocuk boynumdaki kırmızı kravata doğru uzandı ve çekti. O anda çocuğun annesi “bir nigger[1]a dokunma” dedi. O anda bir şey oldu ve kendi kendime dedim ki: Eğer şimdi gidip sessizce otobüsün arkasına oturursam, ırk ilişkilerinden habersiz benimle oynamak isteyen bu masum çocuk, arkaya gidip sessizce oturan birçok siyahla karşılaştıkça şunu düşünecek “onlar arkada oturmaktan hoşlanıyor, buna karşı çıkan kimseyi görmedim.” Güney’deki insanların düşündüğü tam da bu. Bu yüzden, sadece kendi onuruma değil, bu çocuğa da borçluyum. Bu çocuğa da siyahların arkada oturmak istemediğini öğretmekle borçluyum. İşte bu yüzden arkada oturmayı reddedip tutuklanmayı göze alarak bu otobüsteki beyazların arkada oturmak istemediğimi bilmelerini sağlamayalım. İşte hemen onun ardından eşcinsel olduğumu beyan edip açılmanın benim için mutlak bir zorunluluk olduğunu anladım. Çünkü açılmadığım sürece önyargının bir parçası olacaktım. Açılmadığım sürece beni yok etmeye çalışanlara yardım ve yataklık ediyordum. Ve en sonunda benim özgür ve tam bir insan olmamı sağlamanın tek yolu bu zulümle yüzleşmekti. Ancak, bu deneyimimden öğrendiğim şey bir insanın kendini özgürleştirmesinin ne kadar uzun sürebileceği oldu. Otuz dört yıl kendini özgürleştirmek için çok uzun bir süre.”

Bayard kendini özgürleştirmekle kalmadı, bıraktığı miras kendisinden sonra gelen milyonlarca kişinin daha insanca bir hayat sürmesi için gerekli koşulları sağladı. Büyük Yürüyüş’ün de etkisiyle kabul edilen Medeni Haklar Yasası cinsiyet ayrımcılığından engellilere yönelik ayrımcılığın yasaklanmasına kadar birçok konuda belkemiği işlevini gördü. Ama bir yandan da, Bayard’ın hikayesi en büyük etkileri yaratan hak hareketlerinin, mücadelelerin bile ayrımcılıktan ve nefretten tam olarak arınamayabileceğini bize hatırlatıyor. Çünkü Amerika’yı bile dönüştüren Bayard ırkçılık karşıtı hareketin homofobisini dönüştüremedi. İşte tam da bu yüzden, günümüzde, insan haklarının birbirinden ayrılamaz, bölünemez, evrensel olduğunu koşulsuz kabul edenlerin dahi her türlü kararını neden ve niçin aldığını Bayard’ın hikayesi gibi hikayelerden dersler çıkararak değerlendirmesi gerekiyor. Çünkü Bayard’ın hikayesi kaldığı yerden devam edebiliyor. Öyle ki, ölümünden yıllar sonra Türkiye’deki bir grup insan hakları örgütü İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlükten kaldırılmasıyla ilgili yazdıkları metinde, bu geri çekilme sürecinden doğrudan etkilenen lubunyaları unutuverdiler. Ancak bu komediye karşı güçlü bir patırtı çıktıktan sonra (ilk metni imzalayan din referanslı bir örgütün de çekilmesi koşuluyla) lubunyaların da korunmasını desteklediklerini ifade etmek zorunda kaldılar.

Bu deneyimleri tekrar tekrar yaşamamak için, “hak mücadelelerinin birbirlerini özgürleştirmeye imkân tanımasına ihtiyacımız var” gibi beylik laflardan uzaklaşıp içinde yer aldığımız hak hareketlerimize bakmalıyız. Başkalarını beklemeden, başka hareketlerin müdahalesine, protestosuna gerek kalmadan kapılarımızın gerçekten kime açık kime kapalı olduğunu iyi kontrol etmeliyiz. Çünkü bazen aydınlık evlere açıldığını varsaydığımız kapılar küçük karanlık odaları da içinde saklayabilir.

Kaos GL Dergisine ulaşın

Bu yazı ilk olarak Kaos GL Dergisinin Kesişimsel Aktivizm dosya konulu 182. sayısında yayınlanmıştır. Dergiye kitapçılardan veya Notebene Yayınları’nın sitesinden ulaşabilirsiniz. Online aboneler dergi sitesinden dergiyi okuyabilir.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.

 



[1] Nigger: ABD’deki siyah tenli insanları tanımlamak için kullanılan bir hakaret sözcüğüdür. Bazen Türkçe’ye zenci diye çevrilmektedir. Ancak yazar, Türkçe’de zenci kelimesi nigger kelimesindeki aşağılamayı içermediği için, bu tür yanlış çevirileri ayrımcılık ithali olarak değerlendirmektedir. Yazar farklı dillerdeki ayrımcı ifadelere çevrildiği yeni dilden karşılık bulup bir dili çeviri kelimelerle kirletmektense orjinal dilinde kullanmayı tercih etmektedir.


Etiketler: insan hakları
Dijital