17/04/2011 | Yazar: Rahmi Öğdül

Ev, tüm yaşamışlığıyla, barındırdığı  tarihle kirli bir mekândır; anılarla, kişisel eşyalarla, duvarlardaki lekelerle, bedensel döküntülerle zamanın izlerini ço

Ev, tüm yaşamışlığıyla, barındırdığı  tarihle kirli bir mekândır; anılarla, kişisel eşyalarla, duvarlardaki lekelerle, bedensel döküntülerle zamanın izlerini çoğaltır durmadan. Bedenin bir protezi, bir eklentisi gibidir; mekânları tamamen bedensel işlevlere göre örgütlenmiştir. Ev içi mekânların örgütlenmesinin tarihi, aynı zamanda bedenin kirli tarihidir. İnsanların yerleşik düzene geçişlerinden bu yana beden-mekân ilişkisi üzerinden tüm bedenin toplumsal tarihini okumak mümkündür. Her tarihsel dönem, kendine özgü beden anlayışı ve bu bedene denk düşen konut tipine göre ayırt edilebilir. Günümüzde, uzmanların tasarladığı bir giysi gibi, hazır-giyim ya da haute couture evlerden söz edebiliyoruz mesela.

Oysa ev, doğal olanla, hayvani olanla bağlantılar içeren, içeriden dışarı doğru bedenlerimizle gerçekleştirdiğimiz bir inşa sürecidir aslında. Küçümsediğimiz, dönüştürmeye çalıştığımız gecekondular tam da böyle bir süreci gösteriyor bize. Bedenin gereksinimlerine göre içeriden dışarı  doğru gelişen yapısıyla gecekondu, Michelet’in anlattığı kuşun yuvasını yapmasına nasıl da benziyor: “Kuş, hiç aleti olmayan bir işçidir… Onun kullandığı tek gerçek alet kendi bedenidir; malzemeleri bastırıp sıkıştıran, onları bütünüyle uysallaştıran, ortaya çıkan bütüne baş eğdiren göğsüdür” diye yazar Michelet (aktaran Gaston Bachelard, Mekanın Poetikası, Kesit yayıncılık). Erkek kuşun dışarıdan topladığı çeşitli malzemeleri dişi kuş kendi bedeniyle, göğsüyle bastırarak keçeleştirir. Yuvanın içinde bir merdane gibi sürekli dönerek içeriden dışarı doğru biçimlendirir yuvasını. Yuva bedenin biçimini alır.   “Ortaya çıkan ev, kuşun kendisidir, kendi biçimi ve dolayısıyla çabasıdır; çektiği acıdır” diye ekler Michelet.

Hazır bulduğumuz kabuklara benzeyen günümüz konutlarıyla kurduğumuz ilişki düşünüldüğünde, kuşlardan daha çok keşiş yengeçlerine yakın duruyoruz galiba. Keşiş yengeçleri, bedenlerinin yumuşak arka kısımlarını  korumak için buldukları boş deniz kabuklarının içine yerleşir ve kabuk dar geldiğinde, yeni ve daha geniş bir kabuğa taşınırlar. Keşiş yengeçleri gibi, bedenlerimizin gelişen gereksinimlerine göre yeni kabuklara taşınıyoruz durmadan. Bize dayatılan bir dış kabuk olarak evleri yine de olabildiğince içeriden, bedenlerimizle uysallaştırıyor, dışarıdan toplayıp eve getirdiğimiz malzemeleri bedenlerimizle ezerek keçeleştiriyor, bu kabuğu bir yuvaya dönüştürmeye çabalıyoruz. Ev, bedenlerimizin izini taşıdığı, bedenlerimizle keçeleştiği, kirlendiği ölçüde yuvaya dönüşüyor.

Terk edilmiş konutlarda geçmiş  yaşamların gölgeleri, kokuları sinmiştir her tarafa. Eve yeni taşınanlar, eski sahiplerine ait beden izleri silmek için büyük  çaplı tadilata girişirler hemen. Başka bedenlere ait yazıları  silmek, kendi bedenleriyle yeniden yazmak isterler evlerini. Başka bedenlerin halde hale geçtikleri mekânları kendi halleriyle yeniden kurmaya, kendi bedenleriyle keçeleştirmeye çalışırlar.

MEKANA SİNMİŞ GEÇMİŞ YAŞAMLAR
Asmalımescit’teki Asma Sanat Galerisi’nde ‘Beden ve Halleri’ başlığını taşıyan ve küratörlüğünü Özlem Ekin Teker’in yaptığı bir sergi yer alıyor. Genç bir küratörün genç sanatçılarla kotardığı bu sergide beden temsilleri, mekânın içine sinmiş geçmiş yaşamların izleriyle karışıyor. İdeal galeri mekânıyla, Brian O’Doherty’nin deyişiyle “beyaz küp” ile hiç uyuşmayan, ev olma durumundan, eski bedenlerin mekânda bıraktıkları izlerden henüz kurtulmamış bu galeride sergilenen yapıtlar, hesapta olmayan duygulanımlara yol açabiliyor. O’Doherty’nin vurguladığı gibi ideal galeri mekânı, sanat yapıtının “sanat” olarak algılanışına engel oluşturan her türlü öğeyi dışlayan mekândır. Bedenin ve zamanın her türlü izi yok edilmiştir burada; bembeyaz duvarları, pürüzsüz, temiz yüzeyleri olan estetik, steril bir mekanla karşılaşırız. Sergiyi izlemeye gelen insanların bedenleri bile bir fazlalık gibi durur.  Gözlerin ve zihnin girmesine izin verilir ama bedenin kendisi, yapıtların sanat statüsü kazanmasında bir engel teşkil eder gibidir. Yapıtlarla gözün arasına giren başka bedenler yapıtın tüm anlamını değiştirebilir. Asma Sanat Galerisi’nde ise araya giren bedenler dışında, mekâna eski bedensel deneyimlerin kirliliği sinmiş. Bu yüzden sanat yapıtlarına, mekânın yaşanmışlığı, tarihi bulaşıyor ve sergi kavramıyla birlikte yapıtları çok farklı düzeylerde algılamaya başlıyoruz. Beyaz küp içinde pürüzsüz yüzeyler olarak kurulan beden temsilleri, bu sergide mekânla birlikte pürüzleşiyor.

EVİN MAHREM ALANININ TEMSİLİ
Sergide yer alan sanatçı Güneş  Bulut ‘iki adet vesikalık fotoğraf’ adlı yağlı  boya tablosunda, fizyognomistin didik didik ettiği, bize kimliğimizi kazandıran vesikalık fotoğraflarımızın dışladığı beden kısımlarını görünür hale getirerek, tersten bir vesikalık yaratmış. Kameranın karşısında poz veren birey, yüzüne en katı, donuk ifadeyi yakıştırırken, fotoğraf karesi dışında kalan beden parçalarına gerekli özeni göstermez aslında. Vesikalıkta beliren yüz kamusalı, bedenin görünmeyen kısımları ise evin mahrem alanını temsil ediyor. Kıymet Daştan, ‘Gidiyorum’ adlı işiyle yer alıyor sergide. Perdeye vurmuş iki insan gölgesi, mahrem hayatı bir gölge oyununu olarak sunuyor dışarıya. Küçük bir valiz olarak tasarladığı ev ise her an taşınabilecek geçici meskene vurgu yapıyor. Gülsün Toker, serginin inşası sırasında kaydettiği çekiç sesleriyle bir ses yerleştirmesi gerçekleştirmiş. Dilan Bozyel’e ait, yarı çıplak yatağa uzanmış ve kafasına kese kâğıdı geçirmiş kadın fotoğrafının altında ‘ben bir hiçim’ yazıyor. Yuşa Yalçıntaş’ın tavana astığı kâğıt çocuk figürlerinin gölgeleri duvara vuruyor.  Ayrıca Güneş Güven, Nurgül Öztürk, Seda Aytar, Serpil Odabaşı, Sezer Arıcı’nın yine bedenin hallerini yansıtan işleri yer alıyor sergide.

Henüz ev olmaktan çıkmamış, hala evin izlerini taşıyan bir mekânda yapıtlar beyaz küpte olduğu denli sanat statüsüne ulaşıyor mu gerçekten? Modernizmin yarattığı beyaz küp tamamen zamansız ve bedensiz bir mekân olarak, içine konulan her şeyi otomatikman bir sanat yapıtı statüsüne ulaştırma gücünü taşıyor. Oysa yaşanmışlıkların odalardan, duvarlardan sızarak mevcut sanat yapıtlarına bulaştığı bir ortamda sergilenen beden temsilleri, evi bir zamanlar işgal etmiş ev ahalisinin bedenleriyle karışarak tüm mekânı geçmişiyle birlikte bir sanat yapıtına dönüştürüyor.

Not: Beden ve Halleri sergisi 24 Nisan’a kadar Asma Sanat Galerisi’nde izlenebilir.

Etiketler: kültür sanat