14/08/2009 | Yazar: Ece Dorsay

Bekleyiş… Albümün çıkışını bekleyiş, şiirlerin ortaya çıkmasını bekleyiş ve beri yandan internette gezinirken rastladığım Bono beyanatları… Müzisyen ve müzik hayranı olarak 1987’den beri hayatıma b

Ece  Dorsay | Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı Gökkuşağı Forumu Köşe Yazarı Ece Dorsay

Bekleyiş… Albümün çıkışını bekleyiş, şiirlerin ortaya çıkmasını bekleyiş ve beri yandan internette gezinirken rastladığım Bono beyanatları… Müzisyen ve müzik hayranı olarak 1987’den beri hayatıma büyük etki yapan U2 grubunun, çocukken videokasetten izlemeye doyamadığım Zoo Tv konserinin, 1997’de Selanik’e bir otobüsle gidip Popmart ayağını izleyip döndüğüm günlerin silüeti geçiyor film şeridimden… Henüz ‘No Line on the Horizon’ adlı son albümünü almamış olacak kadar heyecanım azalmış olsa da, internete girip turne tarihlerine baktım ve gene Türkiye’ye gelmeyi reddettiklerini gördüm.

Sebep gene aynı: İnsan hakları ihlali çok olan bir ülkede konser veremezlermiş. Öyle buyurmuşlar. Her şey bir yana, dinleyicinin günahı ne? Peki, gittikleri diğer ülkeler çok mu kusursuz? Asıl sebep acaba yüz binleri stada doldurabilme kaygısı olmasın? Bilemiyorum. Eskiden hayran olduğum Bono, iyiden iyiye bir iş adamı, bir diplomat, bir reklamcıya dönüştüğünden beri sözlerine güvenemez oldum. Belki de eskiden daha saftım, kimbilir…
 
Ekofeminizm konusunda bana sorular geldi ve bu başlık altında bu olguyu, teoriyi daha fazla açmamı isteyenler oldu. Daha derinlemesine işlemek de mümkün tabii. Ekofeminizme değinmeden evvel ayrımcılığı ve egemen kültürü kabaca özetlersek, çoğu problemin ‘kadın’ kimliğine atfedilen özellikler ve rollerden dolayı ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Aynı şekilde ‘erkek’ kimliğine layık görülen özellikler ve rollerden de tabii…
 
Belli bir dünya görüşünü merkez alıp tek doğru ilan etmek ve diğer her tür bakış açısı ve yaşam tarzını ‘öteki’ gibi algılayıp dışlamak ve marjinalleştirmekten dolayı uçurumlar yaratmış oluyoruz aslında…
 
İnsanları ve yaşamlarını homojenleştirip, tektipleştiriyoruz. Kadınlar makyaj yapar, erkekler ağlamaz, kadınların yeri mutfaktır, erkeklerin yeri ofistir gibi roller yüklüyoruz, koşullandırmalara boğuyoruz. Bitmeyen klişeler, söylemler… Gerçi günümüzde, bir gelişme olarak belirtirsek kadınların iş hayatındaki gücü yadsınamaz. Ama maalesef gene erkeklere benzedikleri ölçüde başarılı olabilecekleri alt metni mevcut. Ben, insan kimliğini çok daha akışkan ve zengin görüyorum. İkiye ayırdığımız özelliklerin bir karışımını taşıdığımıza inanıyorum. Öyle de olmalı… İnsanın zengin ve engin ruhu, yüklenen roller kapanına kıstırılmamalı… Kim nasıl giyinmek ve davranmak istiyorsa, Judith Butler’ın dediği gibi kendi performatif kimliğini oluşturmalı. Hissettiği gibi yaşamak insanın en doğal hakkı olmalı…
 
Ekofeminizme gelirsek, ‘Feminizm ve doğaya hükmetmek’ kitabının yazarı Val Plumwood, kitabın arkasında durumu şöyle özetler: ‘Batı düşüncesinin binlerce yıllık felsefe geleneği içinde şekillendirdiği haliyle ‘akıl’ kavramı, aşağı görülen ‘ötekiler’, yani alt sınıflar, sömürge halkları, kadınlar, hayvanlar ve bir bütün olarak doğa üzerindeki tahakküm ve baskıyla iç içe geçmiştir. Antik Yunan’dan bu yana kadınlık, maddesellik ve insandışı doğa değersiz sayılmış, insani erdem bunların dışında aranmıştır.’ Dünyamızın geldiği bugünkü konumunda aklın, bilimin ve bireyselliğin yeniden tanımlanması gerektiğini, eskisi kadar karşıtlığa ve hiyerarşiye yaslanmayan biçimlerde insanın hem kendisi hem doğa üzerindeki egemenliğinin eleştirisini, ırk-sınıf-doğa ve toplumsal cinsiyet çerçevesinden yapması gerektiğini söyülüyor. Feminist kuramla çevreciliği bağdaştıran Plumwood, feminizm ve ekolojik felsefe arasında köprü kurarak modern ama klasikleşecek bir düşünce sistemi yaratıyor. Doğayı ve insanların farklılıklarını bütünleştirmeyi amaçlaması açısından bu çabayı çok olumlu karşılıyorum. Heyecan verici bir çalışma.
 
Çok daha derinine inip, hakkında daha fazla bilgi vermek istediğim bu teoriyi şimdilik bir dahaki yazılarıma bırakıyorum. Elime gitarımı, basgitarımı, kalemimi, mikrofonumu alıp şarkılarımı ve şiirlerimi söylemek istiyorum.
 
2001 yılında kaydedilip 2002 yılında çıkan ilk albümüm Kum Saati’inden bu yana çok evrimler ve devrimler yaşadım içimde… Ama ilginçtir ki eski şarkı sözlerime bugün baktığımda bilinçaltımın ve yüreğimin bilincimden daha bilgili olduğunu seziyorum. Belki de ara yıllardaki demolarımı çıkaramamamın da bir şans olduğunu düşünmem gerek… Ekim ayında çıkmasını beklediğim ikinci albümüm ve şiir kitabım dışında beni en çok heyecanlandıran şey grubumu kurabilip konserler vermek… Ve sahneden, hep beraber binbir renkteki şarkılarımı söylemek, söyletmek… Kalbin en derin yerinden…
 

Etiketler: kadın
Nefret